20110831

Domain şeysi

O kadar demokratik bir insanım ki blogum için alacağım domain için blogu takip eden (hepi topu kaç kişi zaten) insanlara da fikir belirtmeleri için danışıyorum. Durumun bu konuyu düşünmeye üşeniyor olmamla ya da kararsızlığımla alakası yok.

Yorum olarak şeyederseniz zahmet edip

20110829

Mıck












- İsmini nasıl bilebiliyor da Rufus diyince tepki veriyor, hayret.
- Öp dediğinde öpüyor bile anne, ismini bildiğine mi şaşıyorsun?







20110828

Rbço

Şu sıralar yaptığım aile ziyareti sayesinde pek bir özlediğim Rufus'la da hasret gidermeye çalışma fırsatım oldu. Rufus görmeyeli şimdiye kadar gördüğüm en büyük ev kedisi kadar büyümüş. Göbek falan da gitmiş, eski fit haline geri dönmüş. 

Bu arada hasret gidermek derken, yarım metre öteden hasret gidermeye çalışıyorum zira annemin ısrarlı "öp diyince öpüyor" iddialarına rağmen beni hala yanına yaklaştırmıyor. Yaklaşırsam da alışık olduğum pati ve ısırık kombolarını tattırıyor ve eski günleri yadediyoruz böylece. 

Rufus'un da işi zor gerçi, günün büyük kısmını "oğluuuum gel" "hadi koş koş odana" tarzında dilek ve temennilerine maruz kalarak geçiriyor. Salonda iki dakika kafayı dinleyeyim dese rahat yok çocuğa. 

Sanırım bir de köpek edinmem gerekecek bizimkiler için. Annemin "gel oğlum", babamın "hadi yuvarlan" telkinlerini seve seve yerine getirir de hem bizimkiler rahatlar hem Rufus. Belki babamın terliklerini bile getirir.

Sorunu çözmek için ikinci bir yol da bizimkilere kedi ve köpek arasındaki davranışsal farklılıkları anlatmak; kedinin başına buyruk bir hayvan olduğunu, sevilmek/oyun oynamak için hazır kıta beklemediğini, hele kendisiyle gel, yat gibi emir kipinde konuşulmasından hiç hoşlanmadığını fark etmelerini sağlamak. Ki bu davranışlar normal bir kedi için geçerli ve bizim karşımızda utanmasa davranış biçimiyle literatüre girecek Rufus var. Gel gör ki bunları bizimkilere anlatmak için çok geç. Anlatmaya kalksam da "Rufuus gel. Hıh, sen ne anlatıyordun oğlum?" şeklinde devam eder çabam. 

Hadi hepsini geçtim, Freud falan gelse kurtaramayacak anneciğimi bir yerden sonra. 

Sanırım en iyisi bir golden falan. 

20110827

Kara

Bir adam vardı. 

Battıktan sonra gemisi, tam da okyanus ortasında filikada; bir başına kalmaya alışmışken bir rüzgar çıktı, sürükledi onu birden beliriveren karaya. Minik bir adaya. Önce bir çeşit serap sandı adam. Sonra gerçek olduğunu anladı. Öyle bir fırtına gibi değildi rüzgar da.  hafifçe, serin serin esip de sıcakta rahatlatan tatlı bir rüzgar. Bir meltem gibi. Arada mis kokular saçan. 

Fırtınaya kapılıp da karaya vurmadı.  Kayığıyla yanaşıp karaya çıktı adam, rüzgar onu sürüklemiş olsa da. Dönebilirdi denizine geri, dönmedi.  Çıkmasa karaya yine ölmeyecekti. Ama adam kalmayı tercih etti. 

Mavi güzeldi de kara rengarenkti. Yeşil vardı en çok, adamın en sevdiğinden. Papağanların kuyruğunda kırmızı vardı sonra; yaban lalelerinde sarı, eflatun, turuncu. Hele bir de gökkuşağı çıkardı ki yağmurdan sonra, her yanı rengarenk boyardı.

Sevdi karada yaşamayı. Alıştı. Kendine bir barınak yaptı, üşüdüğünde içine sığındı. 

O denizin ortasında yalnız, adaysa ıssızdı eskiden. O karaya çıktı, ada canlandı. 

Ara ara fırtınalar çıktı, depremler oldu. Bir seferinde barınağı yıkıldı fırtınadan, ama adam hemen ertesi gün tekrar yaptı. Gitmeyi düşünmedi karadan; depremler, fırtınalar her yerde olurdu. Hem sevmişti o karada yaşamayı. Öğrenmişti, yağmurlar bazen günler sürse de ıslanıp hasta olmamayı. 

Bir sabah bir gürültüyle uyandı. Önce yine deprem oluyor sandı. Daha önce de olmuştu. Çok uzun sürmezdi. Bekledi, geçer diye. Bekledi, bekledi.  Geçmedi. Deprem miydi, herneydiyse o, hiç dinmedi. 

Bir gümbürtü koptu ve kara suya batmaya, suyla bir olmaya başladı. Tamemen gömüldü sonra suya. Ada okyanusun dibine batarken adam artık hem karasız hem de kayıksız kaldı. "dalsam, çeksem yukarı" diye düşündü. Ama biliyordu, ne yapsa faydasızdı. O karadan gitmedi de daha zoru oldu, kara onu bıraktı.

Elinde adadan bir avuç toprak kaldı.

20110824

Nefes

Yangını söndürmek için alevin oksijenle temasını kesmelisin ya hani. 

Ciğerinin yanıyor olmasıysa derdin; tut nefesini, boğ kendini.

20110822

Gemi

Gemiler yakılmış, köprüler yıkılmış.
Geri dönebilmek için tek çare, uçmayı öğrenmek kalmış.

20110821

d=m/v

Enimiz boyumuz, yüksekliğimiz belli. Haliyle hacmimiz, bir araya gelince şu diyarda yaşayacaklarımıza kap etmek için limitimiz belli. 

Bizim elimizdeyse bir tek yaşayacaklarımızın yoğunluğunu ayarlama şansı var. Ne kadar yoğun; o kadar ağır, o kadar oturaklı kap.



Sahi, bir kilo pamuk mu daha ağırdır yoksa bir kilo demir mi?

Bıp

Sen küçücük şeylerle dertlenirken acı acı çalan sireni  duyup camdan aşağı bakarsın da trafiğin orta yerinde sıkışmış ambulansı görürsün. 

Sen küçücük şeylere dertlenirken dağ gibi adamın gözünün önünde eriyip gittiğini farketmezsin bile.  Farkedersin de gecikirsin; elinden bir şey gelmez, çaresizsin. 

Sonraları biri silkelenir de kendine gelirsin.

Çok sürmez ama, yine küçük şeylerle dertlenmenin peşine düşersin. 

Her seferinde kendine söz verir de tutmayı beceremezsin. 

20110820

NaZ

Ogün, demiştim. Çok huzurluydum.

Evet, farkındaydım, dedi o da. Öyle olmasa kimse "baksana bayrağa, ne güzel dalgalanıyor nazlı nazlı" demezdi. Buna dikkat etmezdi bile.

Fahrenheit -40

Termometrede fahrenheit ve celcius bile bir noktada aynı değeri gösterebiliyorsa, ki bu nokta -40 ve onu görebiliyorsan normal şartlarda donarak ölmek üzeresindir muhtemelen, birbirinden tamamen kopuk iki insanın da anlaşabileceği ortak bir nokta vardır.

O noktayı ölüm eşiğine gelmeden bulursun şanslıysan.

alış (vermeyiş)

"benim hiç alışkanlığım yok galiba" dedi, durumdan şikayet edercesine.

"Neden hayıflanıyorsun ki, bundan güzel çok az şey vardır" dedim şikayetçi olmasına şaşırarak.

Çünkü ben alıştığım şeylerin bokunu çıkaran bir insanım. Alışkanlığın iyi ya da kötü olması bokunu çıkarmamda etken bir parametre olmasa da, istatistik tutsam kötü -en azından yararsız- alışkanlıklarımın daha fazla suyunu (kelimeyi yumuşatayım da tekrarladıkça kanalizasyon çukuruna dönmesin post) çıkardığım ortaya çıkacaktır muhtemelen. Belki iyi alışkanlıklarımın az olmasından, belki iyi alışkanlıkların suyunu çıkarmanın kötü alışkanlıklara nazaran daha uğraştırıcı olmasından. Sebebini bilemiyorum. Bu açıdan bakarsak kötü alışkanlıklar karpuz gibiyken iyi alışkanlıklar en fazla elma gibi. (içerdikleri su miktarlarını kullanarak metafor yaptım farkettiysen)

Sigara içiyorum mesela ve ne yazık ki insan gibi içemiyorum. Abarta abarta içiyorum. Burada alışkanlığı bağımlılıktan ayıran şey, fiziksel ihtiyaç hissetmeden içiyor olmam. Arabaya bindiğimde bir sigara yakarım mesela, bunun gibi. Çoğu zaman nikotinel (var mı böyle bir terim?) değil olay. Her sigaranın da tadını çıkarıyorum. Öyle ki "Bir fahişe gibi sigara içiyorsun" denmişti bana bir kez.

Kahveye hala alışkınım da, suyunu çıkardığım zamanlar normal insanın yatmadan önce süt içtiği gibi ben yatakta kahve içer öyle uyurdum.

Cola da öyle mesela, eve geldiğimde beni "Sana çok kötü bir haberimiz var" diye karşılayan insanlara " Cola mı bitmiş!" tepkisi verdiğim vakidir.

Bazen bilgisayar oyunlarına çok alışırım ve insan gibi değil, tüm boş vaktimde oynarım. Günün 16 saatini DDO ile geçirdiğim olmuştur yıllar önce.

İşyerime de alışkınım.

Bazı eşyalarıma çok alışkınım, eskimiş olsalar bile kullanmaya devam etmek istiyorum.

Şok'a gitmeye, kasa görevlisine hal hatır sormaya alışkınım. Güzel di mi? Şok'a gitmeyi kestiğimden beri "Kasa görevlisine de ayıp ettik" diye düşünmesem daha iyi. Şok'un önünden başka market poşetleriyle geçsem mahalle bakkalı önünden süpermarket poşetiyle geçen mahallelinin psikolojisini yaşayacağım neredeyse. (Kahraman bakkal süpermarkete karşı, değil mi F.Ş?)

İnsanlara çok alışabiliyorum ve suyunu çıkarmsanın en riskli yönü belki de burada ortaya çıkıyor.

Alışkanlık bağımlılıktan daha tehlikeli bile olabilir. Bağımlılıkta bağımlısı olduğunu düşman olarak görüyorsun daha ziyade. Alışkanlıkta ise bir nevi yoldaş. Sonuçta iyi ya da kötü alışkanlık sahibi olmamak güzel.

Mesela ben karizmatiğim. Alışkanlıklarım sayesinde değil, suyunu çıkardığım alışkanlıklarıma rağmen.




20110813

Mola Süremiz

Yirmi dakika mola versek ayrılığa, aylar sonra?

Hani otobüsler bile bir kez duruyor ya, hepi topu altı saatlik yolda.

Haziran 2011

Neyi Neyi


- Neyin peşindesin?
- Evet, ama çalamıyorum.
- Neyi?
- Neyi işte.

20110812

Oh, Beni Bulmuşlar

Geçen yıl şurda bahsettiğim üzere sigara paketleri üzerinde yer alan caydırıcı fotoğraflardan birinde yatak döşek yatan elemanı kendime çok benzetiyordum. Çevremdekilere gösterdiğimde onlar da benzetiyor ve genelde kızıyorlardı, "Benzetme kendini öyle kötü şeylere!" diye.

Neyse, bugün Sinem bir link gönderdi, ki o da şu. Bana biraz üfürük de gelse, haberde de okuyabileceğiniz gibi söz konusu arkadaş mağduriyetlerden mağduriyet beğenmiş. Karısı terk etmiş, işten atılmış/iş bulamamış, mahalleli ona kötü gözle bakmış falan.

Ulan, dedim; ben kitabım çıkmışcasına, ya da bir celebrity'e daha benzediğimi keşfetmişcesine millete "Bak! Bak! Bana benziyo!" diye o paketi gösterirken adam paket yüzünden neler yaşamış. Neyse ki çevremdekiler iyi insanlarmış da, "Lan bu hakikaten o galiba" diyip hor görmediler beni. Sevgilim terk etmedi, patronum işten çıkarmadı. Belki Rufus'un o asabi tavırlarının sebebi bu benzerliktir bak, onu bilemem.

20110811

Kelam



Hemen her gün yolumun işten eve dönerken zorunlu bekleme yaptığım trafik ışıklarından birinde su, kalem falan satan 3-4 çocukla karşılaşıyorum. İçlerinden görece daha büyük, muhtemelen 12-13 yaşlarında olan küçük bir kızın devamlı müşterisi oldum. Beni görünce diğer çocuklar yanıma yanaşmıyor, onun müşterisi olduğumu bildikleri için. Ben de o an ne satıyorsa alıyorum bir tane. Olay müşteri olmayı da geçti zaten, kanka olma yolunda ilerliyoruz sanırım. En son geçenlerde "Abi, geçenlerde kız arkadaşın var mı diye sormuştum, hala aynı mı durumlar?" diye sordu. "O zaman ne cevap vermiştim ki sana, hatırlamıyorum" dedim. (Yazar burda aşk hayatının hızlı olduğunu ima etmiyor. Bir ara kafasının karışık olduğunu ima ediyordur en fazla). O kadar anlatmışım kıza, her biri en fazla 60 saniye süren kırmızı ışık muhabbetlerimizde.

Sırf para istiyor olsa muhabbet etmem muhtemelen de, en azından bir şeyler satmaya çalışıyor. Bir şekilde emek harcıyor. Bu aralar mevsimin de etkisiyle sürekli su satıyor mesela. O yüzden arabamda muhtemelen 15 şişe falan küçük su; ben fren yaptıkça ileri, gaza bastıkça geri olmak üzere cumbul cumbul hareket ederek benimle geliyor her gittiğim yere. Geçenlerde lafı açıldığında Nazlı ve Onur'a demiştim hatta, "artık söyleyeceğim, selpak satsın" diye.

Bir süredir ilk kez bugün karşılaştık kendisiyle tekrar. Ve karşılaşır karşılaşmaz elinde kalem olduğunu (su olmadığını) görüp sevindim. O beni görmedi önce, düt yapıp çağırdım ama kısıtlı zaman vardı yeşilin yanmasına. Hemen elindeki 3-4 bir tanesini tutuşturdu elime. Yeşil olunca hoşuma da gitti. Alış veriş süresince yeşil ışık da yanmış, önümdekiler bir miktar hareketlenmişti. Arkadan gelen bir kaç korna eşliğinde ben de hareketlendim.

Yolun kalan kısmında gözüm kaleme takıldı bi ara. Kafası yoktu! Kafası dediğim şu basıp çıtçıtlattığın yer. Hadi neyse dedim, o kısmı zaten ben kaybedecektim kalemi kullanmaya başlasam. Bir sonraki ışıkta elime alıp baktım, yakana falan takmana yardımcı olacak zımbırtı da kırık! Sonra farkettim ki çıtlatma mekanizması da bozuk. Kalemin ucunu dışarı çıkarıp yazma gibi bir şansın da yok yani.

Bildiğin bozuldum, en güvendiğim sokak satıcım, bir nevi sırdaşım bana kazık attı diye.

Sokak satıcım beni de sattı resmen.



Olric

- Küçük şeylerle mutlu olabilmelisin Olric.
- Oluyorum efendimiz. Star'da Küçük Sırlar başladığında ben hep mutlu oluyorum... Bir de küçük kadınlar.

Daktığs

"Show Tv'nin her biri ikişer saat olmak üzere günde üç posta Doktorlar dizisini yayınladığını; standart bir insanın günde sekiz saat uyuyup on saatini de iş ve iş yolunda harcadığını varsayarsak aynı insanın Show tv açtığında (yemek ve çiş için harcanan zaman göz ardı edilirse) Doktorlar dizisine rastlama olasılığı %100'dür" önermesi her ne kadar hepten yanlış olsa da benim hoşuma gitti.

20110810

Doğru (mu?)

Aşk, iki insanın hayatının bir noktasında diğerininkiyle kesişmesi.

İki doğrunun bir noktada kesişmesi gibi.

Ve iki doğrunun yalnızca bir noktada kesişebileceği gibi, aşkta da iki insan yalnızca bir noktada, bir kez kesişebiliyor.

Kesişim noktasından sonra doğruların yolları ayrılınca; sonrasında ne kadar istesen de, uğraşsan da o iki doğru bir daha kesişemiyor düzlem üzerinde.

Aslında ironik bir biçimde. Çünkü hem düzlem, hem de doğrular -kabul edildiği üzere- sonsuz ve o sonsuzlukta (sonsuzluk diyorum bak) birinin diğeriyle kesişebileceği tek bir nokta var sadece.

İlla ki tekrar kesişilecekse de doğrulardan en az birinin biraz eğilip bükülmesi gerekiyor. O zaman da eğilen taraf doğru olmaktan çıkıp eğri oluyor. İkisinin bir araya geldiği yeni kesişim de eskisi gibi olmuyor, eğreti duruyor.

Bi kez kesişince, o tek noktayı, artık nasıl olacaksa o, elden geldiğince büyük tutmaya çalışmak en iyisi sanki.

Belki de biz insanlar o yüzden doğru, en azından dosdoğru, değiliz. İyi mi bu yoksa kötü mü, bilemedim.

20110729

Arabanın Motoru


Bir şeyi çok düşününce ya olur olmaz karşına çıkıyor, ya da bilinçaltı mı artık her neyse seni farkında olmadan onunla ilişkilendirebileceğin yerlere sürüklüyor.

Yaklaşık iki aydır falan kedi diye inliyorum ya mesela. Her gün farklı bir kedi vakası yaşamaya başladım. Bu durum ikinci dediğime daha yakın sanırım, uzun süredir mıncıklayabileceğim bir kediyle muhatap olmadığımdan muhtelemen daha da açıldı algılarım çevremdeki kediyle ilintili her şeye karşı.

Bu hafta muhtelif forumlarda sürekli yaptığım sahip arayan kedi arayışlarım "çok tatlıymış" diyebildiğim yalnız iki kedinin ikisinin de Ankara'da ikamet ediyor oluşu sebebiyle şimdilik sonuçsuz kaldı. Evet itiraf edeyim, Rufus bence çok güzel bir kedi ve bir kedi daha sahipleneceksem onun kadar güzel olsun istiyorum, biraz önem veriyorum dış güzelliüe.Ama tabi Huyu benzemesin inşallah. Amin.

Bu arada bu internet trafiğim üzerine bizim it departmanından arayıp "abi, bir haftadır senin bilgisayarı 35-40 yaşlarında yalnız yaşayan bir kadın mı kullanıyor?" diye sorabilirler, hiç şaşırmam.

Neyse, Sabah arabama bindim, koltuğa oturunca ön cama, sileceğe iliştirilmiş bir not buldum. Önce birileri "Yanlış yere park etmişsiniz" falan diye not yazmış diye kızacak oldum. Sonra baktım, şşağıdaki not. İndim arabadan, kaputu açıp motoru inceledim bir süre. Görünürde her yer mekanik aksam doluydu, kedisel bir aksam yoktu ortalıkta. Bir taraftan da bir kedi miyavlaması geliyordu kulağıma. Sesi takip edip verandada taşıma çantasına ysrleştirilmiş bir yavrudan geldiğini gördüm. Tekrar arabaya döndüm ama içim rahat etmedi motorda bir kuytuya saklanmış olan bir kedi bulunma ihtimali yüzünden. Arabasız gittim işyerine. Bir taraftan da mutlu oldum komşular da zaten duyarlılar da, not yazma zahmetine girdiler diye.

İşyerinde de, hafta başından beri yerlerinde göremediğim anne ve yavrunun yuvalarının yanında sigara içerken 2 yeni minik daha gördüm. Önce farkına varamadım ama annelerini de görünce dank etti, miniklerin yaklaşık iki ay önce depoda doğan infantlar olduğu. "El öpmeye mi geldiniz?" dedim, korkup kaçtılar. Gerçi dört kardeşin ikisi gelmişti ama bu da yeter, çok bile kedi milleti için bu kadar vefa duygusu.

Yukarıdakileri sabah yazıp telefona kaydetmiştim. Öğleden sonra da hafta başından beri görünmeyen anne ve yavru da çıktı piyasaya. onlarla da selamlaştık.

Sonuç olarak, bir kedi edinip rahata ermek istiyorum. Hakikaten ben de sıkıldım kedilerin her hareketinin beni bu kadar düşündürmesinden ve haliyle yazmaya/fotoğraflamaya sevk etmesinden.


Yakında kedi adam olacağım, o olacak. Kostümüm de hazır sayılır hatta. Rufus'un geçen yıl kemirdiği pikeyi annem kıyamayıp atmamıştır kesin, "Rufus'un kemirdiği ilk pike bu" diye. Hem renk de uygun. En sevdiğim. Onu bulup üzerinde bir iki modifikasyon yaptık mı tamamdır bu iş.


Not

Infants


Adını Sen Koy



Kostüm


00:01 -

Gece yarısından sonra ayakta olmak iyi, her anın sana ait olduğunu hissederek yaşıyorsun falan da.

Kötü, aklındakileri dökecek birini istersen ulaşman zor oluyor o saatlerde.

Hatta bundan sonra günün şarkısı falan mı yapsam? Yaparsam da şununla başlasam.

Bir insanın beni ne kadar tanıdığını ölçmek (genelde pek ölçmem gerçi de) için kullandığım kriterlerden biridir o insanın bu şarkıya -artık biraz zor olsa da- denk geldiğimde şarkıyı hiç çekinmeden söyleyebilecek olduğumu biliyor/bilmiyor oluşu.

Hah, şarkıyı unutmayalım. Akustiği falan daha güzel gerçi de. ("I do love one-hit stars" demiştim galiba)

20110728

Tarif

- Tarifini verir misin bana?
- Mutluluğun mu? : )
- Hayır, şaşkın romantik. Yaptığın menemenin.
- : (

Operasyon: Gece Yarısı

Ben cam şişeleleri biriktirip öyle atıyorum. Doğruyu söylemek gerekirse yaptığım bu uygulamayı geri dönüşüm işçilerine yaptığım ufak bir yardım olarak düşünüyorum, ancak üşengeçlik de uygulamanın temel sebepleri arasında. 

Bu kez 2 büyük poşeti dolduracak kadar şişe birikmiş evde. Biriktirdiğim şişeleri de dönüşüm işçilerinin daha yoğun çalıştıkları zamanlarda, gece yarısı gibi inip otopark girişinin hemen önündeki konteynıra bırakıyorum. Tamam, poşetleri bizzat bırakmamda onları şangırdata şangırdata apartman görevlisine vermeye utanıyor olmam, bırakma zamanı olarak gece yarısını seçmemde de elimde o poşetlerle kimseye görünmek istemiyor olmamın da etkisi var. O yüzden bu uygulamaya Operasyon: Gece Yarısı diyorum ben. Havalı oluyor. 

Bu gece de uygun zamanı kollayıp 2 poşeti zorlukla yüklenip, ki o kadar doldurursanız sahiden ağır oluyorlar, o saatte çıt çıkmayan apartmanda çalar saat misali yankılanmasınlar diye şıngırtı seslerini (cam şişe sağlıklı falan da, çok şıngırdıyir be canısı) minimize etmek için tüm mühendislik donanımımı kullanarak asansöre bindim. Asansörde poşetleri yere bıraksan dert, aynada kendimi izlerken devrilme ihtimalleri yüksek. Bırakmasan ayrı dert, 13 kat inene kadar kolun kopar. Ben de birini bırakıp birini elimde tuttum, nasıl ama? Ben söyleyeyim, hiç de iyi değil. Hem bir kolum koptu hem de kendimi aynada izleyemedim. 

Neyse ki bitti yolculuk. Yine sessiz olmaya dikkat ederek apartman kapısına yöneldim. Apartman kapısına vardığımda Konteyner görüş alanıma girmişti bile, operasyonun başarıyla sonuçlanmasına konteynerla aramdaki yaklaşık 20 metrelik yol dışında bir engel kalmamıştı. 

Ben öyle sanıyordum, çünkü bu düşüncem aklımdan geçer geçmez köpeğiyle uğraşan, sarışın bir kadın gördüm. Onun bizim Soner'in şurda bahsettiği kadın olduğunu düşünüp Ayşen Guruda olmadığından emin olduktan sonra   kadının gitmesi için bir kaç dakika beklemeye karar verdim. Evden çıkarken sırf örtünme amacıyla üzerime geçirdiğim şortum ve yakası esnemiş tişörtümle değil güzel -olduğunu varsaydığım, tamam lan güzel olmasını dilediğim- bir kadınla, apartman kedileriyle bile karşılaşmayı göze alamazdım haklı olarak. Ancak normalde pıt diye sönen ve bir söndü mü tekrar yansın diye önünde sırıkla atlamanı gerektiren fotoselli apartman lambası bu kez bir türlü sönmediğinden gecenin karanlığında apartman girişi bir sahne, ben de bir rockstar gibi görünüyordum. Elinde iki poşet taşıyan bi rockstar. Bendeki ışığı farketmesi an meselesiydi. 

Senaryonun daha kötü kısmı da ben o ışıkla aydınlanınca geldi aklıma. Kadın ve köpeği işlerini bitirdikten sonra İnegöl'e köfte yemeye gitmeyeceklerdi, uyumak üzere evlerinin yolunu tutacak ve dolayısıyla (hala Soner'in bahsettiği kadın olduğunu varsayıyoruz) apartman girişinde benimle burun buruna geleceklerdi.  

Gece 12:30, apartman girişinde güzek bir kadın, cinsini seçemediğim siyah köpeği ve elinde iki koca poşetle, onları taşıyıp üstüne bir de dakikalarca ayakta dikilmiş yakışıklı bir adam (bu benim). Oh la la. Alman eğitici filmleri için bile saçma bir sahne.  Üstelik aynaya bile bakamamışım asansör seyahati boyunca, o an cazibemin hangi evresinde olduğum konusunda hiç fikrim yok o yüzden. 

Tüm bu şartları kısa bir süre boyunca gözden geçirip  Operasyon: Gece Yarısının, ve aslında ilerde gerçekleştirebileceğim Operasyon: xxx'lerin, bir faciayla sonuçlanmaması için insiyatif kullanıp tüm sorumluluğu üzerime alarak operasyonu iptal etme kararı aldım. 

Noldu, emek emek indirdiğim iki poşeti emek emek yukarı taşıdım. 

Not: Aferin lan Soner, takdir ettim bu kez.

20110727

Şeftali indirimde

Dün marketteki kasiyerle şöyle bir diyalog yaşadık, ben her zamanki gibi sigara ve muhtelif içeceklerimi alıp kasaya ulaştığımda:

- Şeftali de indirimde, arzu ederseniz.
- Meyve olan şeftaliden bahsediyoruz değil mi?
- Evet
- Teşekkürler, almayayım o zaman.

Son cümlemi istemsizce biraz garip kurduğumu farkettikten sonra kendi kendime bi utandım ama napayım arkadaşım kasa görevlilerine de olur olmaz herşeyin promosyonunu yaptırmasınlar

12 pt

- Did you get the point yet?
- No
- It is pointless, then.

20110724

Ne Olabilir

Öyle yaşıyoruz ki, herkesin derdi kendisine dünyanın en büyük derdi. Kimi iflas ediyor, kimi beklediği zammı alamıyor, kimi istediği tatile çıkamıyor. Dertlenip duruyoruz.

Demiştim galiba, babamın bir lafı vardır, "İçin sıkıldığında, kendini çaresiz hissettiğinde ya hapishaneye, ya hastaneye, ya da bir kabristana ziyarete git, insanlar ne halde bir gör." der. Ben de mesela, sözlükte hayata dair iç burkan detaylar başlığını okurum böyle durumlarda, ara ara.

Aslına bakarsan, kafamda iki ayrı değerlendirmesi var yukarıdakilerin.

İlki, kusura bakma baba ama, bana biraz adice bir yaklaşım gibi geliyor bu. Ne bileyim, senden daha kötü, daha çaresiz insanlar olduğunu görüp kendi durumunun biraz daha makul olduğuna inanmak.

Tamam, benim durumum da o görüp okuduklarım gibi, belki çok daha kötüsü olabilir. Ama dediğim gibi, çaresizsem görece daha çaresiz insanları görüyor olmam benim içimi rahatlatmamalı.

İkincisi de, dertler liginde küme düşmek üzere olan dertlere takılıp kaldığını farketmeni sağlıyorsa başka insanların ne dertler yaşadığını görmek, o zaman bir faydası var.

İşinden çok memnun olmaman, sevdiğin insanın seni sevmiyor olması, bugün 4-5 yıl önce bugün için kurduğun hayalleri hala gerçekleştirememiş olman falansa en büyük derdin, aslında pek dertli değilsin demektir.

O dertlerini, küçük de olsalar, ortadan kaldırmak için çabalamalısın tabi yine. Ama çok daha büyük dertler yaşayabileceğinin farkında olmalı (bizim yaklaşım burda devreye girer), dertlerini ortadan kaldırmayı başaramazsan da yıkılmamalısın. Dünyanın en dertli insanı olduğunu düşünüp şikayet etmek yerine kendini o dertleri yok etmeye konsantre etmeli, beceremezsen de "sağlık olsun" demeyi bilmelisin bir nevi.

Dertlerin en büyüğü, muhtemelen, ölüm. Aslında ölenden çok, ardında bıraktığı sevenler için dertlerin en büyüğü bu. Ölüm ölen insan için bazen kurtuluş bile olabiliyor çünkü bir yerde. Tedavisi olmayan bir hastalık sebebiyle uzun süre acı çektiyse mesela, acıları diniyor aslında. Öyle ya da böyle, ölüm, son oluyor insan için. Her şey bitiyor. (Öldükten sonra başımıza neler geleceği konusunda çeşitli inanışlar olduğundan sadece dünya yaşamını ele alıyoruz tabi burda)

Ben ölüme çok ciddi bakmazdım eskiden. Babamı ağlarken tek gördüğüm an ismimi borçlu olduğum dedemin öldüğü gündü. Çok üzülmüştüm de, o zaman ben ağlamamıştım. Seviyordum da dedemi. Çocuktum belki, aklım ermiyordu. Ama benden bir yaş küçük olan kuzenim hüngür hüngür ağlamıştı. Belki de çocuk olmakla çok ilgisi yok. Kaybettiğim ilk yakınım dedemdi. Sonra kaybettiğim yakınlarım için de ağlamadım. Marifet diye yazmıyorum tabi bunu.

Ölmek de çok korkutmuyordu beni. Geceyarısı karanlık/ıssız bir sokaktan geçmeye tereddüt ettiğimde "en fazla ölürüm" diye düşünüp dalabiliyordum o sokağa. Ya da sabahın dördünde, boş yolda kıytırık arabamla 170 kilometre hızla giderken karşıma atlayıp öylece kitlenen hayvanla, ve dolaylı olarak ölümle burun buruna geldiğimde aklımdan geçen "naparsam yaşarım" değil, "naparsam acı çekmeden ölürüm" sorusu olmuştu.

Bir ara, gerçi hala ara ara, geceleri sebepsiz yere düşüp bayılma olayım için tomogrofiler, mr'lar çekilirken de ben, kendimi hep en kötüsüne hazırlamıştım.

Bilmiyorum artık, anlamsız bir cesaret midir bu, yoksa kabulleniş mi.

Yaşım ilerledikçe daha ciddi gelmeye başladı bu kavram bana. Sevdiklerimi kaybetme düşüncesi beni korkutmaya başladı. Kendi ölümüm beni korkutmaya başladı. Rufus geçenlerde gün boyu kaybolduğunda, korkuttu beni. Bir de sanırım, bunun genç yaşta gerçekleşme olasılığı beni en çok korkutan.

O yüzdendir, kaynağı kaybedenler kulubü mü, mehmet şenol şişli mi emin değilim, "Ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir" cümlesi bir süredir yazılıdır hep görebileceğim bir yerlerde.

Ölüm, insanın geride bıraktıkları için en büyük çaresizlik. O yüzden birini kaybeden bir tanıdığımı, çok çok yakınım değilse, arayamam ben hemen, biraz zaman geçsin diye beklerim. Başsağlığı dileyemem hemen. Onun o çaresizliğine benim ne faydam olabilir ki o an?

Ama bir taraftan da bir sevdiğini kaybeden insanın en çok ihtiyaç duyduğu yine diğer sevdikleridir galiba. Hatta o büyük çaresizlikte halini tahmin edip sana el uzatan en büyük düşmanınsa bile, tutunacak bir daldır o senin için.

Neyse, sanırım Amy Winehouse kafamı karıştırdı. Konusu falan kalmamış postun.

Çok şükür yaşıyoruz.

20110723

Buro-101

- Bana bir şey anlatırken üç/dört saniyeden fazla es verirsen ve bu esler iki cümlede bir tezahür ederse hem sinirleniyorum, hem anlatığın şeye olan ilgim kayboluyor. Anlatacaksan düzgünce anlat, telefonunu kurcalayarak ya da yan masadaki kadın ne giymiş diye onu süzerek değil. Kahveni de yudumlama demiyorum tabi.

- "Bilmem kimin bi karikatürü vardı" diye bir cümleye girme. Girersen de devam ettirme. Bazı durumlarda nezaketen -ya da susturmaya üşendiğimden- dinliyor gibi görünebilir, anlattığın bittikten sonra karikatür için yapmacık bir gülümseme gönderebilirim ama adı üzerinde karikatür o, adamlar boşuna çizmiyor onları. Sözle anlatılacak bir şey olsa fıkra olurdu. O karikatürü bilmiyorsam geçerli tabi bu. Biliyorsam beraber hatırlayıp gülümseyebiliriz, onda sakınca yok.

- Bilmediğim bir kavramı anlatıyorsan bana, bir kez örnek ver. Hadi ikinciyi de ver. Aslına bakarsan örneğe hiç gerek kalmaz muhtemelen, örneği "şunun gibi mi" diye kendim veririm. Benden talep gelmedikçe üçüncü örneği verme, sinirlenirim. Anlatılanı örneğe gerek kalmadan anlarım genelde.Yeni bir fizik teoremin falan varsa başka tabi, o zaman örnekleri biraz çoğaltmanda sakınca yok.

- Yine bir şey anlatıyorsan, ben "Anladım" dedikten sonra anlatmaya devam etme. Anladım diyorsam sahiden anlamışımdır. Bazen sana göre daha yarısına gelmeden anlamışımdır, olabilir. Anlatmaya devam etme. 3. "Anladım" da sinirlenirim.

- Uzun vadeli (uzun vade, benim için bir ay ve ötesi demek) (bu arada mor vade de, benim için mor ve ötesi demek, ahah)plan yapmayı pek sevmem. "93 gün sonra şuraya gidelim mi?" diye bir teklifle gelirsen vereceğim cevap 93 gün sonra beni bağlayıcı nitelikte olmayacaktır muhtemelen. Sevgilimsen "Gideriz" diye cevap veririm, arkadaşımsan "Bakarız" ya da "He tamam" derim. Söz konusu bir değer verdiğim bir insanın düğünü/nişanı/özel günü falansa başka tabi. O zaman duyduğum an o günü o olaya rezerve ederim.

- Seninle bir plan yaptık diyelim, ay sonu bir yerlere gideceğiz. Ay sonuna bir hafta kala sende o konuda pek hareket yoksa bende de hareket olmaz, plan hafiften suya düşmeye başlar bazı zamanlar. Bu tip konularda biraz iteklenmem gerekir kimi zaman. Üşengecim.

Şimdilik bu kadar müfredat.

Sürpriz

Bunu sözlükte yazmıştım galiba zamanında, kısaca.

En klişe durumlardan biridir ya, sürpriz doğum günü kutlaması.

Bence sürpriz doğum günü diye bir şey yoktur. Yani doğum günü sahibine pek bir sürprizi yoktur bu kutlamanın, yoksa mekanda çalışan garson için sürpriz olabilir, tabi, "Aaa, bu adamın doğum günü bugünmüş" diye şaşırabilir garson.

Çünkü iyi/kötü, küçük/büyük, arkadaş/aile çevresi olan neredeyse her insan doğum gününde çevresinden gelebilecek bir sürpriz kutlamaya hazırlıklıdır. O sürpriz kutlama gerçekleşir ya da gerçekleşmez, o ayrı konu. Sonuçta illa ki bir beklenti vardır doğum günü insanında. Ha, geçen yıl doğum günümü yurt dışında geçirirken otel odamın kapısı çalınsa, karşımda Türkiye'den sevdiğim bir insanı görsem o sahiden sürpriz olabilirdi mesela, ama bu tarz ekstrem durumları örnek uzayımızın dışında tutuyoruz.

Sürpriz doğum günü, annem/babam Gelecek yıl 1 Nisan'da karşıma dikilip "oğlum, senin doğum günün aslında 1 Haziran değil, 1 Nisan'da doğdun da baban nüfusa gitmeye üşendiği için 1 Haziran yazdırdık, sana da öyle dedik" derlerse falan hakkıyla yaşanabilir ancak. Gerçi o zaman da inanmam muhtemelen, "Böyle 1 Nisan şakası mı olur" diyerek.

Hırs

Hep derim ya, fazlaca sakinimdir, beni sinirlendirmek için özel çaba gerekir diye.

Şu sıralar bazen sinirleniyorum. Yolda, sosyal platformlarda, televizyonda, benim ağzımdan/kalemimden çıktığında insanlara hiç anlam ifade etmeyecek cümlelerin, isim yapan insanlar tarafından dillendirildikleri için dilden dile yayılmasına sinirleniyorum, içten içe.

Tabi bunun sebebi, benim bazen kendi cümlelerimi gözümde çok büyütüyor, haddimi aşıp onları o dilden dile gezenlerle aynı kefeye koyuyor oluşumdur yüksek ihtimalle. (O kadar da şuursuz değilim mesajı vermeye çalıştım burda)


Ya da bilmiyorum, belki de yazmak konusunda çok hırs yaptım bu aralar. Hoş, buna emin olursam hayatta ilk kez bir şey için hırs yaptığımı düşünüp kendime şaşacağım. Biraz da sevineceğim belki.

Virgül kullanmayı da arttırdım yine. Yazarken kullandığım virgül sayısı içtiğim sigara sayısıyla doğru orantılı artıyor sanırım.

20110722

Mutluluğa Kement Atalım

Aşağıdakini ciddiye almayacağınızı umuyorum. Hastayım, ona verin.

Ha, ismayl yeke olur, domuş olur, çeşitli şarkıcılar olursa okuyan, onlar ciddiye alabilir. Verebilirim sözleri.


el mutluluğa kement atalım.
Aşk azgın bir boğaysa
Biz de iki kovboy olalım.
Atla da atımın terkisine
aşk peşinde dört nala koşalım
Yetişemedik mi hala aşka?
Atın böğrüne mahmuz vuralım.

Aman ha, ıskalamayasın kementi
Geçenlerde biri ıskaladı da
Kaba etine boynuzu yedi.
Ben yapamam dersen
Sıkı sarıl belime, izle bi beni.

Once iki sallamalı kementi havada
Sonra hızlıca fırlatmalı boğanın boynuna
Geçincence boyundan düğümlü sicim
Sıkmalı kementi yavasca

Ama dikkat, acıtmayalım boğanın canını
Sıkboğaz edip de soğutmayalım aşkla arayı.

Gel aşka kement atalım,
Aşk bir boğaysa eğer
Onu hoyratça yaşayalım.

Rumuz: Romantik Serseri.

Lisa

Lisa, ne tatlısın.


Beren düşünce bile.




Elbisen de öyle.

20110721

Eşik

Aşman gereken eşikler vardır hayatın her yerinde. 

Eşikler kötüdür üstelik. Mesela basamaklar vardır, eşiklere benzeyen  ama aslında öyle olmayan. Onlara çıktığında kendini biraz yükseltmiş olursun çünkü.

Eşiklerse öyle değildir. Yükseltmezler seni, onlar yalnızca birer engeldir önünde. Eşiği aştığında aynı seviyede devam edersin yoluna, yüksekliğin değişmeden.

Ama,

Aşman gereken eşikler vardır hayatın her yerinde. 
 
Kimyasal bir tepkimede bile. Reaksiyonu başlatabilmek için gerekli bir enerji vardır, eşik enerjisi dedikleri. Aşamazsan başlatamazsın. Aşamazsan başaramazsın. Katalizör kullanılır bazen o yüzden, eşiği düşürüp aşmana yardımcı olan, sonra da tepkimeye girdiği gibi, değişmeden tepkimeden çıkan. 

Öğrenme kuramında da vardır mesela, öğrenmenin başlaması için aşılması gereken bir reaksiyon eşiği, biz bunun hiç farkında olmasak da. 

Kimi küçük kimi büyük olur eşiklerin. Görece. Kime göre olduğu kadar ne zaman, hangi durumda karşılaştığına göre de değişir eşiğin ne kadar büyük göründüğü. 

Benim şirkete girerken hiç farketmeden aşıp geçtiğim kapı eşiğine, onu ölmek üzereyken bulduğumda kedim, tek patisiyle bile yetişemiyordu. Şimdi getirsen iki saniyede önce eşiğe, ordan burnuma atlar. 

Sevme eşiği de vardır. 

Aklına düşen insanla zaman geçirirken bir eşiği geçtiğinde onu sevmeye başlarsın. Bazen bir öpücükle olur bu, bazen onun söylediği bir cümleyle. Sevmeni katalizörü de bunlardır bir bakıma. 

Birden sevmezsin tabi. Sevme sürecinin eşiğidir o. 

Unutma eşiği vardır bir de, birini, bir şeyi.

O eşikten sonra daha az aklına gelmeye başlar. Kahve içmeyi bırakırsan bir süre sonra unutursun tadının nasıl bir şey olduğunu. Uzun süre görmezsen bir insanı, bir yerden sonra daha az merak etmeye başlarsın neler yapıp ettiğini. 

Birden unutmazsın tabi. Unutma sürecinin eşiğidir o.

Ne kadar uzun , ne kadar yoğun yaşamış olduğun gibi parametrelere de bağlıdır unutma eşiğinin yüksekliği. On yıldır günde iki paket sigara içen bir insan; yeni başlamış, daha paket bile taşımayan insana göre daha zor aşar sigarayı unutma/bırakma  eşiğini. 

İrade de işin içindedir tabi. 

Kötü olansa, katalizörler pek etkili değildir unutma eşiğinin aşılmasında. Aksine, tepkimeyi daha da yavaşlatan, eşik enerjisini yükselten etkenler olur genelde ortamda. 

Kahve içerken mesela, aklına sigara düşüverir. 

Belki birini unutmak için başka birini alırsın hayatına katalizör niyetine, eşiği geçmene yardımcı olsun diye. 

Belki yardımcı olur da unutmana, ses çıkarmaz kendisine de ona baktığın gibi bakıyor olmana. 

Ama sen bir aştın mı o eşiği, artık katalizöre ihtiyacın kalmaz. Ayırırsın yollarınızı. 

 İşin kötüsü, katalizör bu tepkimeden girdiği gibi çıkamaz. Dağılır, eksilir, rengi bozulur.

Tozpembeyken önce, tepkimeden sonra katran karası olur.




Bunu bağlayabileceğim bir yer yok ama yazmak istedim. Bazen bir eşek  de bir eşiktir, aşman gereken. 

20110720

Amaçsızdır bu, çok da gereksizdir. Sahiden de.

Doğduğun gün, salı günüydü. Ben salı günlerini hiç sevmem, ama o güne bir istisna yapardım belki.

Belki de bayramlarını kutlamak için sokağa dökülen işçilerin bir kısmı yedikleri dayaktan sonra daha yeni yeni sarıyordu yaralarını, sen hayata gözlerini açtığında.

Doğduğun gün, tam da bir bahar günüydü.

Ankara'da 20 dereceydi mesela hava, az bulutlu. Tıpkı senin gibi, hep neşeli, ama her zaman da biraz bulutlu. Hiç kestirilemez bulutlarının ne zaman çoğalacağı, neşeli bahar yüzünün ne zaman düşüvereceği. Aniden daha bir bulutlanır gökyüzü, bırakır yağmuru bulutlardan toprağa, sen yaz günü doğmamış olsan da, bir yaz yağmuru misali. Ne zamanı geçtim, yüzünün neden düştüğü de kestirilemez zaten. Kestiren olur gerçi de, sana söyleyemez.

Doğduğun gün, Bakanlar Kurulu 185 öğretmeni 6-12 aylık stajlar için yurtdışına gönderme kararı almış bir de. İngiltere'ye, Fransa'ya, Almanya'ya, Amerika'ya. Belki de o yüzden gözün hep dışarı kaçmaktaydı senin. Belki de o yüzden öğretmen oldun, çok istemesen de. Neyse ki çoban olmamışsın. Çünkü aynı gün, Bigalı hayvan sahipleri çoban bulmakta zorlandıkları için el ilanları bastırıp çoban aramaya başlamışlar Çanakkale'de.

Dolar 806.72 Lira'ydı o gün. O zamanlar altı sıfırı da vardı Lira'nın, ortalarda pek görünmese de.

Bir kadın denizde boğulmuş olarak bulunmuştu, ailen senin doğumuna çok seviniyorken başka bir aile de kızlarının ölümüne üzülüyordu.

Aynı gün bir kedi öldu, Beyrut'ta, Fransa Büyükelçiliği'nin etrafına koruma amaçlı döşenen mayınların birinin üzerinden geçerek. Belki de o yüzden seviyorsun sen kedileri bu kadar. Belki de o ölen kedinin ruhu işledi senin içinde bir yerlere.

Sen doğduğunda bir ramazan günüydü. Ben o günleri az /çok hatırlarım, çünkü çocuk aklımla, ramazan bayramının başlangıcı demek, benim için dondurma yeme mevsiminin açılması demekti. Bilmezdim çocuk aklımla, hicri takvimin miladi takvime göre her yıl 11 gün sektiğini. Zaten hicri takvim nedir, onu da bilmezdim ki.


Yılın senin doğumuna denk gelen zamanları, benim için hep mutluluk demekti. Belki de sen doğdun diye, içten içe, hiç bilmesem de.

Sen doğduktan 23 yıl sonra, ben kimliğimi değiştirdim, doğduğum gün verilen kimliği saymazsak ikinci defa.

Sen "Oof, ne bahar, ne yaz, ne kış. Umrumda değil." diye doğdun eminim.

Ben o zamanlar çocuktum.

Sen o zamanlar bebek.

Ben şimdi bir adamım.

Sen hala bir bebek.


Doğduğun gün, salı günüydü.
Gittiğin gün, salı günüydü.


Ben salı günlerini hiç sevmem.



Şimdi başlığı okuyalım, bir kez daha. Çünkü sahiden de öyle.

20110719

Ankara'yı Severim Ben

Ankara'yı çocukluğumdan beri hep çok sevdim. Belki annem-babam da üniversiteyi Ankara'da okuduğundan.

Belki de "baban geceleri az sabahlamadı kapımda" diye anlatırken annem; babam anneme iletilmek üzere başkalarının eline tutuşturduğu mektupların itirafını yaparken, onların o zamanlar yaşadığı gençlik heyecanını sadece Ankara'da yaşayabileceğimi sanıyordum çocuk aklımla, içten içe.

O yüzden içimde bir heyecan oluşur hala, Bahçeli 1. caddede annemin öğrenciyken oturduğu evin önünden geçerken, babamın yıllar önce o caddede nasıl sabahladığını düşündükçe.

Çöp

X: Hacı, bizim apartmanda kırmızı bir Peugeot var mı?
B: Bilmem, noldu ki?
X: Az önce otoparka girmeye çalışıyordu da. Hoş bir hatun kullanıyordu, sarışın.
B: Oha, 13. kattan mı anladın kadının sarışın ve hoş olduğunu?
X: Yok, çöp birikmişti onları bırakmaya aşağı inmiştim.
B: Ha, o şekilde karşılaştıysanız kadın Ayşen Guruda değilse pek şansın yok zaten.
X: Ayşen Guruda ne alaka?
B: Çöpçüler Kralı.
Aklınıza 69'dan tavşan falan gelmesin, meme emmeye çalışıyor sadece.

20110718

Medeniyet dediğin, bir kedi, bir köpek.

Bu tespit benden önce milyonlarca kez yapılmıştır muhtemelen de, bir de ben yapayım. Bir de bir erkek olarak bu aralar kedi camiasına bu kadar takmış olmam beni de korkutmaya başladı, itiraf etmeden geçemeyeceğim. Tamam, seversin de bir yere kadar. Aman neyse.

Kedi olsun, köpek olsun, sokakta yaşayan hayvanlara ne kadar yaklaşabildiğiniz o ilde/semtte/mahallede yaşayan insanların medeniyet seviyesiyle direk doğru orantılı.

Medeni insanlar sokakta yaşayan hayvanlara da medeni davranıyor çünkü. Sevgi gösteriyor. Hayvanların kendini -en azından insanlara karşı- savunma içgüdüsü törpüleniyor bir şekilde, sevgi görecekleri varlıklar olarak algılıyorlar insanları.

Bizim apartmanın otoparkında ve bahçesinde mesela, hava ısındıkça kedileri daha çok görür oldum. Geçen yaz falan yoktu bir de bunlar, yeni yerleşmiş/komşu olmuşlar muhtemelen bize. Şahsen çok ilgilendiğim söylenemez onlarla. Biraz da apartman teyzelerimin bu kedilerin yemeklerini sularını eksik etmediklerini bilmenin rahatlığından. Yaz kış görebiliyorum bahçenin çeşitli yerlerinde mama/su kaplarını, onlar için yapıldığı belli olan minik barınakları.

Önceki hafta mı neydi, bir tanesi sıcakta serilmiş uyuyordu. Tam da benim park yerimde. "Bip" diye medenice uyarmaya çalıştım kendisini, pek oralı olmadı. Bir kez daha "bip" ledim, o zaman kafasını kaldırdı da bir baktı, "Ne istiyorsun" dercesine. Ama yine kıpırdamadı yerinden. Arabadan inip yanına gidince doğruldu ancak. O da gelip bacaklarıma sürtünmek için. Sonra anlaştık kendisiyle. Rica ettim, bir kaç metre ileri kaydırdı poposunu.

Geçen hafta da başka bir tanesiyle karşılaştım arabadan indikten sonra. Rufus'un ikizi gibiydi, öyle olunca daha bir tatlı geldi gözüme. Yanına gitmeye yeltendim, ama ben onun yanına gidemeden o geldi zaten yanıma. Sürtündü bacaklarıma. İki okşadım kafasını. Biraz sevdirdi, sonra sıkılıp gitti.

Neyse işte, Moda tarafına falan gittiğimde de görüyorum, her apartmanın önünde su kapları, mama kapları. Oradaki kediler/köpekler de gayet kendinden emin. Bazısı öyle yayılmışlar ki sokakta, geçmek için izin isteme ihtiyacı duyuyorsun. Sanırsın sokağın efendisi onlar. Aslında bir bakıma da doğru. Sokağın efendisi onlar.

Diğer taraftan, şirketimin bulunduğu semtte, teoride Ataşehir olan ama aslında Ümraniye sınırında bulunan mahallede kediler/köpekler insan görünce kaçacak yer arıyor. Köpekler yine üzerine yürümediğin sürece sakin de, kedinin kaçması için göz göze gelmen yetiyor neredeyse. Çünkü orada mahallenin çocukları köpeklerin boynuna çamaşır iği bağlayıp onları sürükleme, kedilerin kuyruklarını çekiştirip onları cırlatma peşinde.

O yüzden mesela, şirketin bahçesindeki anne/bebek ikilisinin anne tarafı bebeğinden daha ürkek. Yemek vermek amacıyla da olsa biraz yaklaşmaya çalışsam kaçıyor hemen. Bebek öyle değil, hayatı tam anlayamamış çünkü. O önce bir bakınıyor, annesinin kaçtığını görünce "vardır bir hikmeti" diyip kaçmaya başlıyor.

Toplumsal muhabbetleri kendi içimde yaparım genelde de. Bunu yazasım geldi. Bağlayamadım da zaten bir yere.


Bu, park yerimi işgal eden.



Bu, Rufus gibi olan



Bu cilveli kızımız




Bu da şirketteki minik ürkek

20110717

Bal

Bal rengiydi gözleri. Böyle nasıl desem, ela gibi değil, açık kahve de değil. Farklıydı, şimdiye kadar gördüklerim gibi değil.

Şekli de öyle, ne kocaman, ne küçük. Ne yuvarlak, ne çekik. Farklıydı, şimdiye kadar gördüklerim gibi değil.

Kirpiklerimin bir kadının kirpiklerine kıyasla bile uzun olduğu söylenir hep, ama onunkiler upuzundu. Şaşırıyordum her göz kırptığında nasıl da birbirlerine dolanıp kalmadıklarına. Üstelik rimel de kullanmıyordu.

Biraz dikkat edince kendimi görebiliyordum gözlerinde. Mecazen değil, fiziken. Siyah, minicik bir leke vardı sol göz bebeğinde, sanki yin yang gibi, "her iyinin içinde azıcık da olsa bir kötü vardır" der gibi.

Farklıydı gözleri, "Bir esmere de aşık olabilirim, tabi yeşil gözlüyse " tezimi, en iddialı tezlerimden birini çürütürcesine.




Aniden "Öyle değil mi ama?" diye sordu. İrkildim bir an, "Ne değil mi?" diye sordum ben de, mecburen.

"Anlatıyorum bir saattir, sen beni dinlemiyor musun?" diye sitem etti. Yok, dedim. Öyle değil aslında.

Bozuldu, onu hiç ciddiye almadığımı düşünerek. Oysa ki söyleyemezdim ki o an, "senin gözlerine dalmış gitmişim. Onları sevip orada kalmışım" diye.

Diyemezdim ki.

Hala diyemedim ki.

20110716

Tatlı olmuş

Zamanında "Sen şarkı söylesen, ben de dinlesem" demiştim bir kadına. Öyle şahane bir sesi olduğundan da değil, içimden geldiği için. Bazen sevdiğinin herşeyi güzel gelir ya sana, onun için.

Şimdiye kadar hiç farketmemiştim de; Daha yeni, Nazım'ın şu şiiriyle azıcık da olsa bağ kurdum o cümleyle. Sanki ona cevapmış gibi.

Tatlı olmuş.

20110714

Bizim Değil. Bize Değil

Bundan sonra şöyle yapalım.

Birbirimizi unutalım. Biri sana benden
Başkası bana senden bahsederse Birbirimizi hiç tanımamış gibi yapalım.
Olur da bir gün yolda karşılaşırsak selamlaşmayalım.
Sen vitrin bakıyormuş gibi yap 
Ben telefonla konuşur gibi.
Sırtın dönükken geçip gideyim yanından.
Ne ben sana bakayım göz ucuyla
Ne de sen bak
Benim vitrindeki yansımama
Ben seni düşürmeyeyim aklıma
Bir başkası sakallarımı okşadığında
Sen gülümseme
Sakarlıklarımı hatırladığında.
Beraber çektirdiğimiz fotoğraflara rastlarsak eğer
Senin gözlerin parlamasın
Benim içim burulmasın
Benim yolum otobüs terminaline düşerse
Seni karşılamak için
Senin İstanbul yolculukların
Bana kavuşmak için olmasın

Sen ben ölmüşüm gibi davran
Ben sen hiç doğmamışsın gibi davranayım.

Bu kadar kolaysa öyle yapalım
Madem olmuyor
Öyle yapalım.

20110710

Anahtar

- Evdesin di mi, anahtar almıyorum ona göre.
- Manyak mısın, alsana anahtarını.

Bu diyalog Soner'in evden kısa süreli çıkışlarının tamamında yaşanıyor.

Sanki aileyiz de, geldiğinde kapıyı açıp "hoşgeldin oğluşum" diyerek yanaklarından öpeceğim.

Kavrayamadı hala ev arkadaşlığı müessesini. Onu geçtim odamdayken kapıyı duymadığımı, her an uyuma potansiyelim olduğunu.



Yerleri yeni sildim Soner. Dışarda çıkar ayakkabılarını.

20110709

Annem, yazık.

A: Baban "Devril" komutunu öğretti, duyunca boğuşmaya hazırlanıyor.
B: Biliyorum anne, sen de öp kelimesini öğrettin, duyunca gelip öpüyor di mi?
A: Aaa onu da mı söyledim ben sana? Bak şimdi de ondan konuştuğumuzu anladı bana bakıyor.
B: Annecim, siz sokak kedilerini falan boşverin, Rufus yetiyor size sahiden. Korkuyorum.
A: Sen bana diyorsun da, baban da benimle aynı şeyleri düşünüyor.
B: Tamam tatlım hadi görüşürüz. Rufus'a da "Buro'nun selamı var" de, o anlar zaten.
A: Anlar di mi?
B: Anne, kapat hadi.

Hiç

Bir trene binmiştir sanki. Sen de gara gitmişsindir onu yolcu etmeye. Aslında gitsin istemiyorsundur, yolcu etmek istemiyorsundur da, son anda yetişmişsindir kalkmak üzere olan trene. Tek seçenek yolcu etmek kalmıştır.

Dedim ya, son anda yetişmişsindir. O trene binmeden önce ona sarılıp onunla vedalaşma şansını zaten kaybetmişsindir. Zaten emin de değilsindir, öyle bir şansın olsa da onun böyle bir vedayı isteyip istemeyeceğinden.

Avcunu açıp elini vagonun camına koyarsın. O da koyar, tam da aynı hizaya. İkiniz de bilirsiniz aslında, dokunmak değildir bu. El ele tutuşmak değildir. Dokunuyor olmanın hayalidir sadece. Göz gözeyken dokunamıyor olmak ne kadar acıdır, o zaman anlarsınız.

Sanki mapus damında ziyarete gelen sevdiğin gibidir.

Görürsün, konuşursun.

Ama

Dokunamazsın, hissedemezsin.

Gözlerinden akan yaşları görürsün de silemezsin.


Sonra bir düdük duyulur. Tren hareket etmeye başlar, o kendine özgü ağır aksak ritmiyle.


Yürümeye başlarsın trenin yanında, avuç içleriniz hala vagonun camında.

Hızlanır tren biraz. Sen de adımlarını hızlandır, rahvan giderken koşmaya başlar, bir taraftan da avuç içini camdan ayırmamaya çalışırsın.

Daha da hızlanır tren. Sen de hızlanırsın, katran dolu akciğerlerini zorlayıp, nefes nefese.

O tutar avcunun içini hala camda, ona giren çıkan yoktur çünkü. Sen trene yetişmek için çabalarken, trenin hızı sıfırdır ona göre, fiziğin görecelik yasasına göre.

Tren hızlandıkça sen zorlanırsın.

Tökezlersin bir yerden sonra.

Yere kapaklanır, düşersin.



Herkes sana bakıyordur, ama senin umrunda değildir.

Dizlerin parçalanmıştır, az önce cama dokunan avcun kanamıştır. Umrunda değildir.

Toparlanıp tekrar koşmaya yeltenirsin önce. Avcunun içinden kayıp gitmesin diye.



Sonra farkedersin, trenin arkasından bakarken.


O zaten o vagona bindiğinde kayıp gitmiştir avcundan. Senin avcunu cama koyduğun andan itibaren hissettiklerin hep olsun istediklerin, kafanda kurduklarındır sadece.



Kalakalırsın trenin ardından bakarken gözünde iki damla yaşla.

Bu da onun umrunda değildir.



Sigara bile kesmez artık o an seni.

Çekersin lokomotifin dumanını içine sigara niyetine.


Ona değil de; bileti kesen gişe memuruna, düdüğü çalan hareket amirine, treni yürüten makiniste, bileti kontrol eden kondüktöre söver, rahatlarsın sonra.

Onunsa hiç umrunda değildir.

20110708

Adak

Geçenlerde yine gözüme çarpmıştı "Adaklık Kurban Bulunur" tabelalarından biri. Hani daha çok

ADAKLIK KU
RBAN BLNUR

tarzından yazılanlardan.

O aralar aklımda bir şeyler vardı, ulan dedim, ben de bir adak adayayım.

500 liralık kedi maması geldi aklıma adak olarak ilk.

Baktım hala olmadı, 500 lira da fakirlere dağıtayım diye bir ek yaptım.

Onda da olmadı. Bir de kurban keseyim, belki eksiğim odur diye düşündüm.

Yine olmadı.


Sonra kendi kendime dedim, ulan her şeye de karşılık bekleme diye.

Şimdi paşa paşa ödeyeceğim adaklarımı.

Taksit taksit.

Hep

2:47

20110707

Bütün suç kahvenin

Aslında bir çoğumuzun doğumunun sebebi/sorumlusu karşılıklı içilen birer kahve kesinlikle.

Malum, toplum şartları gereği evlilik sonrası doğan insanlarız bir çoğumuz. 

Evliliğe ister görücü usulüyle, ister tanışıp aşk yaşanarak karar verilmiş olsun, yine toplum adetleri gereği gerçekleşen "kız isteme" ritüelinin kilit noktalarından biridir kahve faslı. Kahve olmadan hayatta olmaz o iş.  Hatta damat şanssızdır o konuda, genelde tuzlu içer kahvesini. 

Gerçi ben denedim, (evlenme niyetinden değil, sırf merakımdan) tuzu çok abartmadıkça pek hissedilmiyor/rahatsız etmiyor kahvenin içinde. Fincanda hacmen %10 civarı tuz olmalı ki rahatsız etsin. Karşınızdaki kadın da o kadar insafsızsa zaten bir daha düşünün siz. 

Bu arada ek bilgi, kolada da belli bi orana kadar hissedilmiyor tuz, onu da denedim. Ayran, tuz ve suyu ayrı ayrı yiyip/içip midesinde ayran yapmak için zıplayan insanın böyle deneyler yapması doğal bence. 

Neyse. Devir değiştikçe kadın/erkek tanışma şekilleri de değişip çeşitlendi. İnternetten bildiğin biriyle yüzyüze görüşmek garipti mesela eskiden, ama artık çok normal. Sözlük zirveleri, forum toplantıları, birebir randevular. Amacın iyi ya da kötü, ne olursa olsun bunlar da birer opsiyon artık yeni insanlar tanımak için. 

Kahvenin burda da kritik bir rolü var. Geneli bilmem ama kendi açımdan baktığımda şimdiye kadar bir kez olsun şaşmayan şey: 

Kahve=flört belirtisi

Birbiyle zaten bir şekilde tanışmış ama çok samimi olmayan; ya da henüz yüzyüze tanışmamış iki insandan biri görüşmek için "birer kahve içeriz" teklifinde bulunuyorsa bilirim ki (kendim bulunduysam da kendimden emin olurum) teklif sahibi kişinin ilgisi/beklentisi arkadaşlıktan biraz farklıdır. Şimdiye kadar hep öyle oldu en azından, hali hazırda tanıdığım insanlarda da, yeni tanıştıklarımda da; son ilişkimde de, ondan önceki maceralarımda falan da. (lan şimdi bunu yazdık ya kimse kahveye davet etmez beni bunun içi fesat diye, neyse)

Ama sadece kahve teklifinde geçerli bu. Çay öyle değil mesela. "birer çay içelim" diyen insan kanka hissi uyandırır bende. Söyleyiş tarzına göre anane hissi bile uyandırabilir hatta. 

Ya da ne bileyim bir kadın bana "gel birerbuçuk adana yiyelim" teklifiyle gelse hiç o tarafa çekmem bu teklifi. Hatta "sağol, annem 'dünden kalan musakka var dolapta, ısıtıp yersin' diye not bırakmış onu yiycem ben" diye bahane uydurur görüşmem o insanla. 

Musakka sevmem bu arada.  

Bunları geçtim, "gel karşılıklı dondurmalarımızı yalayalım, kavun üstü dondurma yiyelim" falan gibi davetkar teklifler bile kahve teklifi kadar belli etmez bana birşeyleri. (burda abartmış olabilirim)

Sözün özü, eskiden (aslında hala) evlilik niyetinin resmiyete döküldüğü ilk anlardan olan kız istemede kilit rolü olan kahvenin şimdi de tanışmalarda, sevişmelerde, aşklarda kilit rolü var. 

Bir çoğumuzun doğumunda bir fincan kahvenin parmağı var. Bundan sonra doğacaklarda da olacak. 

İster espresso olsun (double olursa daha etkili hatta), ister türk kahvesi, ister mocha. 

Şoför

Mayıs'tan kalmış bu. Hoşuma gitti okuyunca, bir zamanların masum bir serzenişi gibi. Artık serzeniş, şikayet falan değil aslında.


Keşke araba kullanmayı öğretmeye devam etseydim sana. En azından bir süre daha.

Belki o zaman, beraberken, bilmem kaç kilometre hızla ilerlerken pat diye geri vitese takmazdın.

En azından önce bi durur, sonra geriye takardın.

Durmayı bırak, debriyaja bile basmadın sen vites değiştirirken.

Dağıttın lan duygusal şanzımanımı.




Debriyaj soldaki bu arada.

20110704

One -to- Love

Beni tanıyanların gayet iyi bildiği üzere bazı konularda arkamdan itekleyen biri olmazsa dünyanın en öteleyici insanlarından biri olabiliyorum. Hele konu uçak/otobüs yolculuğu, konser/aktivite gibi katılımı bilet gerektiren olaylarsa bu "hallederiz" hissiyatım doruğa çıkıyor. 

Sanırım bilet kelimesinin ekstra bir rahatlama, bir üşengeçlik gibi yan etkileri var bünyemde, onu henüz çözemedim.

Neyse ki çoğu zaman bir problem yaşamadım bu huyum sebebiyle. Ama bu aşırı sakinlik durumunun katılmayı çok istediğim bazı etkinliklere katılmamı engellediği, beni gişe görevlisi arkadaşlara neredeyse yalvarttığı zamanlar da oldu tabi.

Hele bir de etkinlik arkadaşlarımdan biri bu konulara yaklaşımı benden farklı olmayan Güven'se bu rahatlık (ve haliyle problem yaşama olasılığımız) bir kat daha artıyor. Bilmiyorum artık bu huy yirmi yılda hangimizden hangimize bulaştı. 

Nitekim dün de malum festival için benzer bir problem yaşadık. Gitmeye önceden karar vermiş olmamıza rağmen birbirimize verdiğimiz "alırız hacı" telkinleri gayet etkili oldu ve bilet alma işi son ana, kapıdaki gişelere kaldı. 

Etkinlik alanına gelip "Kapı açılışı üzerinden üç saat geçmiş, çok sıra yoktur" diye sallana sallana yürürken gişeler önünde kıvrıla kıvrıla metrelerce uzayan kuyrukla karşılaşmak bünyelerimize küçük birer şok yaşattı tabi. 

Kuyruk öylesine uzun ve kıvrımlıydı ki kalabalığın kuşbakışı bir fotoğrafını çekip Nokia 3210 ekranında açsam "Aaa yılan oyununu bitirmişsin!" diyip bana bir kat daha fazla hayran olurdu görenler. 

O kuyruğu gördükten sonra beraber gittiğimiz ancak biletlerini önceden tedarik eden iki arkadaş bize hayatmızın kalan kısmında başarılar dileyerek yollarına devam etme kararı aldılar ki o iki arkadaştan biri Güven'in ablası. Bildiğin öz ablası. "Bu devirde bilet yüzünden kim bilir kaç aile dağılıyordur arkadaş. Kumardan daha büyük illet vallahi bu bilet olayı" diye geçti aklımdan o an ama kader ortağım Güven'e söylemedim tabi  bunu. Aynı yola baş koyduğum dava arkadaşımın bu maceraya moralsiz başlamasını istemezdim sonuçta. 

Neyse, kurtuluş yok diyip sıcağın altında eklendik biz de yılanın sonuna, çıngırağın son iki halkası misali.  Kendimizi duruma alıştırmaya, o kuyrukta kaç dakika geçirip zaten başladığını duyduğumuz konserin ne kadarını kaçıracağımızı kestirmeye çalışarak sağa sola bakınırken bir adam geldi yanımıza ki söylediklerinden sonra ak sakallı Gandalf'a dönüştü benim gözümde:

"GELİN, BU KUYRUKTA BEKLENİR Mİ!"

Biz mi sıcaktan çok bezmiştik, yoksa Gandalf bize "Charm Biletsiz" büyüsü mü yapmıştı artık bilmiyorum,  "nereye?" diye bile sormadan düştük biz de ak Gandalf'ın peşine. O önde, biz arkada giderken öyle kaptırmıştım ki  "hah, birazdan Khazad-dum köprüsünden de geçeriz" diye kendimi hazırlamış, şahin gözlerimi kısarak etrafı kesmeye başlamıştım Legolas misali. 

Uzatmayayım, biraz dolanbaçlı yollardan da olsa (davetiye vasıtasıyla diyelim) kazasız belasız girdik içeri o kuyruğu beklemeden; ben ve yol arkadaşım, yüzük kardeşim. 

Şimdi ikilem içerisindeyim, bundan sonraki etkinlikler için biletimi önceden tedarik etmek mi, yoksa maceralar eşliğinde hayal dünyamı genişletmek mi. 

Bunu sonra düşüneceğim. Şimdi adamantin chain mail'imi çıkarıp biraz dinlenmem gerek.

20110701

Tabiri Popo

Sabah ilkokulda beri tanıdığım, ortaokul, lise ve üniversite boyunca nadiren ayrıldığımız bir arkadaşım aradı. Okuldan sonra evlendi, kocasının memleketine yerleşti o. Muhtemelen ikimiz de yeterince inatçı olduğumuzdan ve bir yerden sonra "arayacaksa o arasın" diye düşünmeye başladığımızdan yaklaşık iki yıldır telefonda bile görüşmüyorduk. Geçen yıl ikiz bebekleri oldu, o zaman bile aramadım bazen ne kadar sığır bir adam olabiliyorsam.

"Rüyamda seni gördüm olm" dedi. Hayırdır dedim, gündüz gözüyle anlat. "gündüz zaten, salak" dedi. Olsun adettendir. Adetlerimize bağlıyım ben" dedim.

"Rüyamda yüzük vardı parmağında. Sen en son fotoğrafa falan sarmıştın ya, yanındaki de böyle sanatçı ruhlu biriydi. Dövme falan yapıyormuş hatta. Var mı öyle bir şey" diye anlatıp sordu.

Yok tatlim, ben aynen devam.

Senin popon açıkta kalmış.

Eos 450p

İki üç gün önce bahsettiğim pinhole girişimim ne yazık ki başarısızlıkla sonuçlandı. İşin arasında yardır yardır gidip verdiğim filmi almak için fotoğrafçıya tekrar gittiğimde "boş çıktı abi" cevabını aldım. Alır almaz da boynum büküldü, hevesim kırıldı. Fotoğrafçıya iki göz süzüp çıktım. 

Eve geldiğimdeyse aslında başarısız olmadığımı farkettim filmleri incelerken. Karelerin çoğu boştu tamam ama bir kaç tanesi pozlanmıştı. Bir kaç karede görebiliyordum bana poz veren ütümü (evet o an sıcak bi dokunuşa ihtiyacım vardı ve evde bunu tek sağlayabilecek varlık ütüydü). Fotoğrafçı ya bakmamıştı bile pozların tamamına, ya da muhtemelen soluk benizli ve eciş bücüş görünen ütüyü bir şeye benzetememişti. "sen anca biyometrik vesikalık çek" diye geçirdim içimden. Ama götürüp o pozları adamın gözüne dürtmeye üşendim. 

Sonra "Bu iş analogda oluyorsa dijitalde neden olmasın?" gibi dahiyane bi fikir geldi aklıma. Bu da zaten uygulananmbir yöntemdir kesin ama zaten bulunmuş şeyleri tekrar keşfetmekte, söylenmiş  sözleri tekrar söylemekte üzerime yoktur. Makinemin koruyucu kapağını feda ederek üzerınde minik bir delik açtım ve başladım yardırmaya. Bu pek el emeği sayılmaz gerçi ama en azından sınırsız deneme/yanılma şansı var elimde. Fena da olmadı sonuçlar. Biraz geliştirme ve daha iyi ışık/pozlamayla daha başarılı pozlar da çıkacak sanki.

Üstelik sütyene de gerek kalmadan!

Akşama paylaşırım sonuçları.

20110629

Mahalle fotoğrafçısına poz veren kadın tipli insan

İlla ki dikkat etmişsinizdir, sokak aralarındaki fotoğrafçıların vitrinini, hatta bazen de dükkan içindeki duvarları, tezgahları ya bebek, ya gelin+damat, ya da bu tip kadınların fotoğrafları süsler.

Bahsettiğim kadın tipi de, işte, varoştan hallice, mahalle delikanlılarının başka kimse bulamadıkları için yazdığı kadın. Hani fotoğrafı güzel görünür de , kendisini hiç görmemiş olsanız bile anlarsınız aslında o kadar güzel olmadığını. Güzel olmamaya ek olarak bir de varoş olmaktan son anda yırttığını. Vardır o fotoğrafta bir eğretilik, tüm çabalara rağmen. Üstelik vitrindeki o fotoğrafı da yatmadan önce yüz photoshop darbesinden geçirilmiş olur fotoğrafçı tarafından.

Ama yine de fotoğrafı o vitrinde durduğu sürece o sokaktan gururla geçiyor, mahallesinde kasılarak yürüyordur kızımız/kadınımız eminim. Fotoğrafı ordan inip de halefininki gelince gidip fotoğrafçıya sitem edeni bile vardır bence. Tadını çıkarır o mikro şöhretin.

Çok şükür bu tip bir insan tanımadım da, bu aralar sağda solda extreme havalı bazı kadınları gördükçe aklıma geliyor, "Mahalle fotoğrafçısına poz veren kadın tipli insan" tabiri.

Kadını/erkeği küçümsemiyorum burda yanlış anlaşılmasın. Benim fotoğrafım sadece bebekken fotoğrafçı vitrinini süslemiş, belki de o yüzden bir eziklik hissediyorumdur.

20110628

How to pin the hole

Derya Bıyıkal günlerime geri dönme iç güdüsüyle yanıp tutuşuyordum bir haftadır. Hazır dönecekken bu kez taştı, topraktı uğraşmayıp görece daha elle tutulur bir şeyler deneyeyim dedim, "yanımda bi Patti Smith olsa benim de bir Robert Mapplethorpe olmam daha kolay olurdu." düsturumu hatırladım ve ne zamandır aklımda olan pinhole kamera fantezimi gerçekleştirmeye karar verdim.

Yalnız bu sefer karar verip uygulamakla da kalmadım, üşenmedim bir de tutorial hazırladım. Aslında hazırlamadım, yazmaya devam ettikçe ortaya çıkacak tutorial. Eğer siz de bir pinhole yapmak isterseniz çok kolay, eskiyen sütyenlerinizin askılarını falan bile kullanabilirsiniz.

Neyse,

Chapter 1: İşin teorisini bile teoride bildiğimi farkedip biraz araştırdım bugün, bu zımbırtı nasıl yapılıyordu falan diye. İncelediğim sitelerden farklı bilgiler edindim. Örneğin kullanmak istediğiniz odak uzaklığını girdikten sonra size iğne deliğinin çapının, pozlama süresinin ve yaklaşık kamera açısının hesaplandığı siteler var.

Onun dışında, pinhole için hazır şablonlar barındıran siteler var (ben birini buldum sadece) 80 sonu 90 başı gibi gazetelerin verdiği maket evler gibi, kesip yapıştırıp makineyi yapıyorsunuz. Şablon kullanmak istemezseniz kahve kutusu, yeterince iddialıysanız bir oda bile kullanılabilir aslında. İlk etapta en mantıklısı şablon gibi geldi deneysel ama üşengeç bünyeme.

Literatür taramasını geçtikten sonra geldik makine için lazım gelen malzemelere:

Öncelikle film tabi, suyla çalışmıyor alet. Fotoğraf kağıdı da olabilir film yerine, hani şu polaroid'lerde kullanılan cinsten. Yalnız ben onu biraz araştırdım, karaköy dışında temin edebileceğim bir yer bulamadım. Karaköy'e de kim gidecek afedersin. Şablonunu kullanacağım makine de filmli olduğundan 35 mm'lik film tedarik ederek işe başladım.

Sonra siyah boya, kutunuzun, dolayısıyla makinenizin içinin olası ışık yansımalarından arındırılması için. Sprey boya ozona zararlı olduğundan (duyarlıyımdır) ben ayakkabı boyası (şaka lan, sonra ayakkabı falan boyarız diye) tercih ettim. Gerçi siyah diye aldığım ayakkabı boyası bok rengi çıkınca bi bozulmadım değil ama mallık bende, simsiyah boya kutuları arasından gidip de krem rengi kutuyu seçip aklım sıra fark yaratan ürünü tercih ederken o boyanın siyah olmayacağı hiç aklıma gelmemişti. 3 yıl önce bulunsun diye aldığım guaj boya seti duruyordu neyse ki hala, onca zaman boyaları Rufus'tan saklayabilmiş olmanın gururunun verdiği gazla biraz dolap tepelerinde dolaşıp buldum boya setini. Onun siyahını kullandım. (En sevdiğim renk siyah, guajımın siyahı) Ben hep derim atma, ilerde lazım olur diye. Bak iyi ki atmamışız.

Neyse, sonra kırtasiyelik malzemeler, maket bıçağı, siyah bant, iki tarafı yapışkanlı bant (bunu aldım ama kullanmadım. Olsun, bulunsun) sıvı yapıştırıcı (marka vermeyeyim diye ne hale düştük) makas, sütyen falan lazım. (Bu sütyen nerden girdi aklıma hiç bilmiyorum sahiden. Hep derya bıyıkal yüzünden)

Malzemeleri de derleyip toparladıktan sonra, malkoçoğlu: anadolu destanı filmini izleyerek çalışmaya başladım. Özellikle bu filmi izledim ki daha bi gaza geleyim. Sahiden de öyle oldu, malkoçoğlu "senin kahpe kelleni kancık bedeninden ayırmaya geldim" dedikçe daha bi gaza geldim ben. Çalışmalarım sırasında bir taraftan da Soner'i fişteklemeyi unutmadım, gidip bana siyah ayakkabı boyası alması konusunda. (O sırada aklımda yoktu evdeki guajlar). Neyse, sonunda gitti. 3 saat sonra bi tane Erman alıp gelmiş. Ayakkabı boyası hala ortada yok.

Yazarken sıkılmaya başladım o yüzden ben fotoğraflarla devam edeyim olaya. Hem görsel hafıza falan, daha kolay anlaşılır proses.

Makineyi bitirdikten sonra bir makara da film bitirdim ama açıkçası ne kadar başarılı olduğum konusunda hiç bir fikrim yok şu an. Malum pozlama süresi falan biraz deneme yanılma yoluyla ortaya çıkacak ki o da filmleri yakmadıysak. Yarın bir taba vereyim, çıkan bir şey olursa onları da paylaşırım. Üşenmezsem şablonları hangi siteden buldum ona da bakar yazarım yarın.

Gelecek programda nasıl bir ürün/araç yaparız bilmiyorum ama ihtiyacımız olan malzemeler arasında sütyen... töbe töbe, kandil gecesi bi de.




Post başlığı olarak "Pinholümü kendim yaptım" yazmadığıma şükredin ayrıca.





1. Şablonu bir kartona yapıştıralım ki daha kuvvetli olsun. Soldaki gövde, sağdaki içteki mekanizma.

2. İşaretli yerlerden kesince böyle oluyor

3. mekanizmayı katladık. İçini boyayacağız aslında, ki karanlık olsun.

4. Deklanşör böyle oluyor

5. Boş bir film makarasının kapağını açıp içinden çıkan mili ters çevirip takıyoruz. Fotoğraf barındıran film o makaraya girecek. Böylece yerleştiriyoruz mekanizmaya.

6. Mekanizmayı da katladığımız kutuya.

7. Yapıştırınca edince, sonuç aşağı yukarı böyle bir şey.

Şablonlar da buradaymış.

20110627

Biliyorum, bu aralar çok sıkıcı yazıyorum

Mutlak bir boşluk içindeydi kadın, ne sesin ne ışığın zerresini bulamadığı.   Etrafındaki ışık aniden kaybolalı çok olmuştu ama hala alışamamıştı gözleri karanlığa. Bağırıp sesini duyurmaya çalışmaktan da artık vazgeçmişti. Biliyordu nafile bir çaba  olduğunu, gırtlağını parçalamaktan başka işe yaramayan. 

El yordamıyla etrafını yokluyor, kendine bir yol bulmaya çalışıyordu. Ama kendisi de tahmin ediyordu aslında aynı yerde boş yere dönüp durduğunu. Defalarca etrafındaki engellere çarpmış, takılmış, düşmüştü. Yara bere içinde kalmıştı dizleri, dirsekleri. Ama her düştüğünde tekrar kalkmıştı. İnatçıydı, burada yok olup gidecekse de bu o elinden geleni yaptıktan sonra olacaktı. 

Kendine itiraf etmiyor olsa da içten içe farkındaydı artık direncinin kalmadığının. Her adımda biraz daha sendeliyordu. Tökezledi, toparlamak için bir kaç aksak adım attı ama beceremedi, kapaklandı yere yüz üstü. Bu seferki düşüşü onlarcası arasından en çok acı vereniydi. "Bitti"'diye düşündü. 

Tam teslim olmak üzereyken garip bir içgüdüyle elini biraz öne attı, bir kulaç atarmış gibi. Hiç beklemiyorken bir şeye çarptı eli, eskilerden tanıdık bir şeye. Aynı anda bir kıvılcım çaktı ve  aralandı mutlak karanlık. 

Dokunduğu, kendisi gibi karanlıkta gezen bir adamın eliydi. 

20110625

Haz

İki saatte hazırlayabildikten sonra yirmi dakikada bitirdiğin yemeğin ardından kalanın seni bir saat uğraştıracak bulaşıklar olması güzel bir örnektir hayatın yaşadığın hazlar için sana ödeteceği bedele.

2. Vites

Kahvaltımız biteli yarım saat kadar olmuştu ve yaklaşık yirmi dakikadır sessizdik ikimiz de. O pazar ekini karıştırıyordu gazetenin, ben de onun günlerdir elinden düşürmediğini bildiğim kitaba göz atıyordum.  Hava güneşliydi ama esiyordu arada. Estikçe ürperdiğini farkettim beyaz teninin, ses etmedim. Şaşılacak şekilde etrafta çocuklu aileler yoktu bu kez. O yüzden çocuk zırıltıları yerine martı sesleri hakimdi, biz de tadını çıkarıyorduk bunun.

Birden kafasını kaldırıp "Hadi" dedi kaküllerinin arasından bana bakarken gözleri.   "Dolaşalım biraz." nereye, diye sordum, "farketmez, ben çok severim arabada amaçsızca dolaşmayı" dedi.

Sahil yolunda giderken martı sesleri hala bizimleydi. Camı açıp bir sigara yaktı. Ardından da ben. Çattı kaşlarını hemen, "eksik kalma  sen zaten" dercesine baktı yüzüme. Bir süredir çok sigara içiyordum ve o da bunun farkındaydı. Sigarasını içerken sürekli radyo istasyonları arasında geziniyor, beğendiği bir şarkı bulamayınca sinirleniyordu içten içe. "Ufacık şeylere bile çok sinirleniyorsun bazen" dedim. "Sen de hep çok sakinsin ama" dedi. Öyle, dedim. Bazen birinin sakin kalması gerekli. Hem sakin güzeldir.

"Senden balıkçı da olmaz" dediğimde anlamayan gözlerle baktı yüzüme. "Radyoda istediğin şarkıyı bulmayı beklemek denize olta atıp balık vurmasını beklemek gibi. Sen şarkıyı bulmak için sürekli istasyon değiştiriyorsan oltayı her boş çekişinden sonra da sandalın yerini değiştirirsin. Balık tutmak biraz sabır ister."

O buna gülümserken benim aklımdan birinin radyo kanalını sürekli değiştirmesinin normalde beni ne kadar rahatsız ettiği geçiyordu ama ona söylemedim bunu. O yaparken rahatsız olmamıştım çünkü. Bilmem neden.

"Araba kullanmayı öğretsene bana" dedi. "Öğreteyim, ama sen de savcı hanım gibi kandırıyor olma beni, behzat gibi uğraşmayayım boşuna" dedim. Iyyy, dedi. Biliyordum savcı hanımı hiç sevmediğini.

Trafik ışıkları yeşile döndüğünde hareket ettik tekrar. Vites değiştiren sağ elim onun sol dizine gitti istemsizce. Biraz kaldı öyle. Sonra o, elini elimin üzerine koydu. Bir şey hissettim o an, ürperti gibi, heyecan gibi. Hoşuma giden bir his, sanki daha önce hiç el ele tutuşmamış gibi. Bakmadım yüzüne o an. O da benimkine bakmadı sanırım, sessizce önümüze bakmak daha güzel geldi ikimize de.

Bana dönüp "Neden bu kadar yavaş gitmeye başladık?" diye sordu bir süre devam eden sessizlikten sonra. "Çünkü ikinci viteste gidiyoruz" dedim. "E üçüncü vites?" dedi. "Sonra da dört? Araba kullanmayı bilmiyorsam da bu kadarını biliyorum en azından"

"Üçe atamam ki şimdi" dedim. Kaşlarını kaldırdı merakla.

"Atamam, çünkü sağ elim senin elinde. Ve öyle kalsın istiyorum"

Utandı, omuzlarını yukarı çekip gülümserken. Beni yıllar sonra gördüğüm en masum gülümsemeye tanık ediyordu, haberi yoktu.

20110624

Paspal

Bazen saçmalıp boklar yediğim, hatta kendimi komik durumlara soktuğum oluyor. Yaptıklarımı farkettiğimde önce bir kızıyorum kendime, sonra da boşver diyorum, herkesin zaman zaman yaşayabileceği şeyler bunlar. O yüzden bir bok yediysem arkasında dururum genelde. Temizlemeye çalışmam.

Saçmalamış, boklar yemiş olmak sorun değil de, ister yoldan geçen adam olsun, ister en yakınımdaki insan olsun, saçmaladığıma tanıklık edenlere neden saçmaladığımı ifade edemediğim zamanlar üzerime bir ağırlık yüklüyor bu durum. Çünkü sebebini anlatamadığında o saçma halinle kalırsın tanıkların aklında; normalde ne kadar tutarlı, ne kadar aklı başında biri olursan ol.

Şey gibi bu, giyimine kuşamına hep çok özen gösterirsin ama hayatında bir kez evde giydiklerinle markete gider, orda hayatında gördüğün en güzel insanla karşılaşırsın ya. Orda göz göze geldiğinizde bitmiştir herşey. İstersen bir moda ikonu ol, paspalın birisindir sen onun gözünde dizleri çıkmış pijama altınla, yakası esnemiş tişörtünle. Anlatamazsın aslında ne kadar bakımlı olduğunu. Bilirsin, bir daha karşılaşsanız bile onun aklında o paspal halin kalacaktır hep. O yüzden karşılaşmamayı dilersin. Olur da karşılaşırsan kaçacak yer ararsın.

Aslına bakarsan büyük bir lükstür yediğin bokların, neden komik duruma düştüğünün sebebini anlatabilmek. Çok nadiren sahip olabileceğin bir lüks. Çünkü umrunda olmaz kimsenin, "yerken bana mı sordun" der, sana açıklama şansı vermez karşındaki haklı olarak. Sen açıklamayı denesen ters teper.

Durumun böyle olduğunu çok iyi bildiğim halde bu lükse sahip olabilmek istiyorum bazen. Yine paspal olarak hatırlanacağımı bilsem de içimi dökebilmek istiyorum. Çünkü ben de insanım. Paspal bile olsam, sanırım iyi bir insanım.

Çünkü çok ağır geliyor bazen içimi dökememek, yediğim bokun sebebini açıklayamamak. Ve samimi olarak söylüyorum, bu ağırlığı taşımakta sahiden zorlanıyorum bazen.

Bu post da son saçmalayışım olacak umarım. Sonra kaçacağım ben de tanıklardan tek tek.

20110623

Çiçek

Aklıma geleli iki yılı geçmiş, ama bugün gerçekleştirdim şurdaki fikrimi.

Neyse ki medeni insanmış muhatabım, önce şaşırdı, sonra gülümseyip teşekkür etti.

20110615

Öyle Değil

Yaşadığım bir şey de olsa yazdığım, kurguladığım bir olay da; ister istemez doğumumdan o ana kadar düşündüklerimin/yaşadıklarımın etkisiyle çıkıyor ortaya. Doğal olarak. Herkeste olduğu gibi. Bazen tek bir durum oluyor aklımdaki, bazen farklı durumların bir karması. Bazen ben bile bilmiyorum, geliveriyor bir cümle diye başladığım şeyin üç sayfa arkası.

Neyse, bugün şunu farkettim. Ne yazarsam yazayım hiç kimse tarafından beğenilmeyeceğini düşünerek yazıyorum ben hep. Durumu yeni farkettiğim için sebebini de bulamadım henüz. Belki sadece kendim için yazdığımdan, belki -beğenilmek hoşuma gitse de- yazarken beğenilmek gibi bir beklentim olmadığından.

Çok özel durumlar dışında yazdıklarımla ilgili fikrini beyan eden, bana fikir veren yalnızca iki insan var, belki de ondan. Yazdıklarım fikir beyan edilecek şeyler de değil pek, orası ayrı. Dünya barışına katkıda bulunmaya, açlığa son vermeye falan çalışmıyorum sonuçta burada.

Bunları yazınca da "yazdıklarımı beğenin, beğendiğinizi de belli edin" gibi bir talepte bulunuyormuşum gibi oldu.

Öyle değil.

Havadan Sudan. Konuşmadan.

Yeni kesilmiş çim kokusu yukarıya kadar çıkıyor, onun hafif parfümüne karışarak odayı dolduruyorurken o, camdan dışarıyı izliyordu. Ben de onu. Geceydi, ama hala biraz manzara vardı izleyebileceği. Sonra birden döndü, kondu kanepeye, yanıma.

Havadan sudan konuşmaya başladık. Sonra işten güçten. Kedilerden konuştuk, "ah bir de bu kadar tüy dökmeseler" dedi. "Olur mu hiç, döksünler" dedim. Dökülen tüylerdi bence kedinin evdeki hakimiyetinin göstergelerinden biri ve birçoğunun aksine bu benim hoşuma giderdi. Kedinin sevdiği minderi kolayca anlardı eve ilk kez gelen bir insan bile, minderin üzerindeki tüy yumaklarına bakarak. Ama kimse bilemezdi kedinin yan yana duran, birbirinin aynı minderler arasında uyumak için neden hep aynı minderi seçtiğini. Kediden başka.

Aşktan konuştuk sonra. Üzenlerden, üzdüklerimizden. Gelip gidenlerden, gelen ama biz git dediğimizde bile bir türlü gitmek bilmeyenlerden. Gurur yapışlarımızdan , gururun gereksizliğinden. "İnsanın en büyük zaaflarından bence aşk" dedi.

"Hani hükümdar olsan, savaşta yenilsen… Koca ordular karşılaşıyor sonuçta. Bir taraf illa ki yenilecek. İlla ki bir taraf kötü hissedecek. Ama bir onuru var savaşıp halkını korumaya çalışmanın.

Hasta olsan, bir virüse yenilsen, ölüp gitsen. Virüs bu. Tıbbın hala çözemediği onca şey var. Düşmanın büyük. İlla ki insan kötü hissedecek. Sen değilsen de geride bıraktıkların. Ve bu çok normal.

Ama bir insan bir insanı bu hale getiriyorsa… Düşünsene, bir çok insanın mutluluğu sadece bir insanın dilinin ucunda. Para, pul, güç, şöhret, zeka, başarı... Hiç biri tek bir insanın tek bir sözüyle yapabileceği kırımı düzeltmiyor bazı zamanlar. Ve bu hiç normal değil. Geçiyor gerçi de, hiç gelmese daha iyi."

"Başlangıçlar daha kolay da, sonlar zor olabiliyor iki tarafa da. Sırf o yüzden başlamaya korkuyor insanlar bazen. Tam tersi olsa daha iyi sanki." dedim. Güldü, "Bu işin doğal süreci bu ama" dedi.

İyi ya da kötü, dedim; yüzleşmen gerekenle yüzleşmelisin, dedi.

İçimizi daraltmaya niyetimiz yoktu ama. Müzik, dedi. Sen konuş dedim, ben dinlerim." Çok konuşmuyorsun, sıkıcısın." dedi saçlarını omzundan savurup. "Bazen az konuşup sadece dinlemeyi severim. Bazen hiç dinlemeyip sadece yanımdakinin varlığını hissetmeyi." diye açıkladım.

"Hissediyor musun?" dedi, eh, dedim. Somurttu.

Kıvrılıverdi kucağıma. Hadi, dedim. Sen konuş, ben dinleyeyim. Hatta sen şarkı söyle, ben dinleyeyim. Mırıldanmaya başladı hiç düşünmeden. Sevdiklerimden bir tanesini. Sanki ben ona söylemişim, o da önceden hazırlık yapıp gelmiş gibi.

Bu havada bile serindi elleri, hani Nazım'ın hava için dediği gibi, üşümüş bebek elleri gibi. Alıp ısıtasın gelir. Aldım ısıttım ben de. Kadife gibiydi şarkı söyleyen sesi, ben elini tutup saçlarını okşarken. Belki de aslında öyle değildi de bana öyle geliyordu o an, bilmem.

Uyumuşum onu dinlerken. Bazen olur olmadık durumlarda uyuyakalırım ben. Hele bir de huzurlu hissediyorsam. Uyandığımda sabah olmuştu. Kollarımın arasında, başını boynuma yerleştirmiş uyuyordu.

Dayanamadım, bir öpücük kondurdum.

20110614

Discovery'de yeni sezon: Raf tepelerinde, kedi peşinde

İçimdeki belgeselci ortaya çıktı resmen. Düştüm falan ama değdi. Işık açıkken çekim biraz daha netti ama gözlerini rahatsız ettiğimi düşünüp kapamak zorunda kaldım ışığı.

Gözlem notlarıma gelince:

Dört kardeşin karakterleri ikiye ayrılıyor şimdiye kadar yaptığım gözlemlere göre. İkisi biraz tırsak ve utangaç, ki videoda da saklanıyorlar kutunun dibine, diğer ikisininse dünya umrunda değil; biri yalanıyor hiç istifini bozmadan, diğeri uykusundan uyanma zahmetine bile girmiyor.

Favorim kafasındaki miğfere güvenirken poposuna şaplak yemiş olan. O yalanıp duran işte. Rufus bu kadarken arka ayaklarının peşinde dönüp duruyordu, yakalayayım da yalayayım diye.

Untitled from buro T on Vimeo.

wassup

Surprise me.

'cause nothing surprises me anymore.

yumuşa

S: Ah, boxerlarını yıkarken de mi yumuşatıcı kullanıyorsun?
B: Deli misin, onlar yumuşatıcıya en çok ihtiyacı olan çamaşırlar.

20110612

Olsun

Bu ara çok boş beleş şeylerle uğraştığımı düşünüyorum. Olsun.

Behzat Ç.'nin şurada bahsettiğim muhabbeti beni fena çarptı, tahmin edebileceğiniz üzere. Bugün de şurada (bu aralar sürekli önceki postlara refer ediyoruz, hadi bakalım) bahsettiğim videoyu bir şekilde edindim, sonra da kendi çapımda yorumlayıp bi çeşit montaj/kolaj yaptım. Sonuç pek istediğim gibi olmadı. Ama emeğime saygı gösterip yayınlıyorum.

Ek: alt(üst?)yazıların da bi kısmı kaymış. neyse, kısmet.

Olsun from buro T on Vimeo.

Um,

- Why does it always rain on me?
- Cause you are, something like... an umbrella man, who shelters the others from the rain.

20110610

Mut(suz)

Şuradakilerden ikincisini izlerken kendi çapımda montajlamak geldi içimden. Sonra ilkini de alayım dedim montajın içine. Ama yazık ki ilki kaldırılmış siteden, indiremedim. O videoyu başka nerde bulurum diye bakınırken şunu öğrendim. Sonra bir şeyler yazmadan önce ne kadar okuduysan yazdıklarının da o kadar güzel olacağını bir kez daha hatırladım:

Kim istemez mutlu olmayı
Ama Mutsuzluğa da var mısın?

Cemal Süreya'nın bu, Mut(suz) adı.

20110609

Sıçtım, bu kez 4 defa.

2009 Eylül'den beri 1.5 yıldan fazla zaman geçmiş.

2009 Eylül, Rufus'un doğduğu ay. Onu işyerimin önünde sürünüp ciyaklarken bulduğum ay. İyi ki de cırlıyordu; önce bulmuştum, sonra mahalleli çocuklar kaçırmıştı. Cırlamalarını takip edip tekrar bulmuştum boş bir arsada. Evime getirmiştim. Getirdim, bir daha da gitmedi zaten.

Şimdi 1.5 yaşını geçti işte. İkinci yaşına daha yakın hatta. Bahsetmiştim şurda; bir süredir de ailemle yaşıyor hem onun hem benim -hem de artık ailem- için daha hayırlı olduğunu düşündüğümden. O çoktan alışmış zaten yeni yuvasına, koca evde peşinde annem, prens gibi gezip durmaya. Evde bir kedinin yaşamasına önceleri pek sıcak bakmayan aile fertlerimizden annem artık karşılıklı kahve içiyor Rufus'la. Yolda gördükleri kedilere bile farklı bakıyorlar artık, babamın eve kucağında başka bir kediyle gelmesi an meselesi. Babamın tek şikayeti ise Rufus'la boğuşurken dişlerini sıkmaktan yakında dişlerinin döküleceğini düşünmesi. Bense onu özlüyorum, hala arada rüyalarımda görüyorum.

Geçenlerde de bir kedi yavrulamıştı şirketin içinde bir yerlere. Almış yavrularını gitmiş sonra, göremedim onları hiç. Bugünse depocu arkadaşlardan biri geldi yanıma. Bir kedi yavrulamış depoda, 2.5 metre kadar yükseklikte bir rafta bir kolinin içine. Kolinin içinden mal almaya çalışırken farketmişler içinde yavrular olduğunu, anneleri bizimkilere hırlayınca. "Sabah anneleri yaklaştırmadı, koli içinden mal alamadık. Sen bi baksan?" dedi.

Çıktım bir merdivene. Kolinin üzeri kapalıydı, açtım yavaşca. "2 tane" dedim. Sonra "yok üç" Sonra "Yok, dört" o kadar sokulmuşlardı ki birbirlerine, minicik kafalarını sayamadım ilk bakışta. Rufus'u ilk bulduğum hallerinden daha küçükler. İki tanesi rahat sığar sanırım avuçlarıma. Gözleri belli belirsiz açılmış, ama hala yürüyemiyorlar. Işıktan biraz rahatsız oldular, iyice sokuldular birbirlerine. Bir tanesi aynı Rufus.

Sıçtım, diye geçirdim içimden. Bu kez bir tane de değil, dört tane. Neyse ki anneleri var şu an yanlarında, Rufus garibi gibi terkedilmemişler. O içimi rahatlattı da bıraktım koliyi olduğu yerde, anneleri döndüğünde rahatça bulsun diye. Ama açıkçası biraz korkuyorum. Anneleri ne kadar bakacak, içlerinden birini bırakacak mı, bilmiyorum. Anneleri bakmazsa bir taraftan onları öyle bırakamayacağımı biliyorum, bir taraftan da onları kolay kolay sahiplendiremeyeğimi. Sonra huni ile gezsin Buro, peşinde dört de kediyle. Yeni doğuran anneye nasıl besin takviyesi yapılır onu soruşturuyorum şimdi, besinsizlikten kedileri besleyemeyip bir ya da bir kaç tanesini bırakıp gitmesin diye.

Post da duygu sömürüsü gibi oldu onun farkındayım. Olsun, yazdım.

Merdiven tepesinde olunca çok net olmadı da fotoğraflar,




Komando gibi ilerleyen Rufus'a benzeyen.



Bir tanesi de kafasına geçirdiği siyah miğfere güvenirken poposuna bir şaplak yemiş gibi.

Footsteps

Silent footsteps were the only way to avoid being caught.

Oh, mine were too loud.

20110608

Kodun ne senin?

Videoya çok abanmış olabilirim bu ara da, şunu görünce abanmamak olmaz ki.

20110607

Hass

Hayatta içtenlikle "Hasssiktiiir" dediğim nadir anlardan biridir, şu bağlantıyı kurduğum an. Yazık ki baya geç kurdum.





Evet, ne var?

20110606

Oynadım.

Beni azıcık tanıyan insan dans etmektir, göbecik atmaktır, bu tarz senkronizasyon ve ritm duygusu gerektiren atraksiyonlardan pek (hiç?) hoşlanmadığımı, hoşlanacak olsam bile beceremediğimi bilir.

Senkronizasyon ya da ritm duygusundan yoksun olduğumdan değil. Aksine, çok senkronize bir insanımdır ben; sol elimi soğan cücüğü gibi yapıp göğsüme vururken sağ elimi de avuç içim gögsüme paralel şekildeyken aşağı yukarı hareket ettirebilirim iki elim birbirine çarpmadan. 3 tenis topunu da havaya atıp atıp tutabilirim ayrıca. Askerde de hep uygun adım yürürdüm. Neyse, bir gün gösteririm.

Ama dans işi bana biraz ters nedense. Beceremiyorum da zaten, hayali bir topu atıp tutamıyor oluşum şahitler huzurunda tescillenmişti bi ara. Olay bana öyle ters ki ben kendi düğünüm olursa onda dans etmem, oynamam diye fikir beyan ederdim. Fikir böyle olunca da, gittiğin düğün/dernek/eğlence atraksiyonlarında genelde bi köşede tüneyip millet dans ederken onları kesen cool adam tribi yapıyor gibi oluyor sergilediğin tavır. Yapacak hiçbir şey yok ne yazık ki.

Ama işte, dün çok yakın iki arkadaşımın düğününe gidince bir ara "acaba" diye geçirdim içimden. Çünkü içimdeki şopar ortaya çıktı, bizimkilerin tamamını hayrete düşürürerek. Sevdiğim diğer insanlar da yanımdaydı, ondan desem. Zaten genelde yanımdalar. Sonra düşündüm, o an eğlendiğim için değil, bizim iki küçüğü evlenirken görünce ben de mutlu olduğum içindir diye karar verdim.

Post böyle gitmeyecekti gerçi ya. Bağlayamadım yine.

Bir de yayınlamadan önce okumadım, yanlışım falan varsa düzeltirsiniz.

içinde

Blogun renkleri çok uyumsuz oldu.

Farkındayım.

20110604

Masal

20110531

The Boss

Müzik konusunda -bazı başka konularda olduğu gibi- sığdır benim bilgim, hep söylerim.

Ama Bruce Springsteen'in hangi videosunu görsem hep gülümseyerek izler, "the boss"u ne kadar hakettiğin içimden geçiririm.

Kaç yaşına gelmiş, her performansında aynı gaz, aynı zevk. Parası pulu, şöhreti değil. Kendi tatmini adamın önemsediği.

Şöyle ki




Tanışmaya 2-0 yenik başlamak.

Klişeler ve genellemeler genel manada bazen fazlasıyla sıkıcı oluyorlar sahiden.

Şimdi, birazdan doğumgünü yaşayacak bir insan olarak, haliyle ikizler burcu erkeğiyim ben. Söz konusu burcun şöhreti de dünya çapında hepinizin malumu olduğu üzere. Kaldı ki ben kendimi ikizler erkeği gibi hissetmiyorum son 4-5 yıldır. Ama gel de bunu karşındakine anlat.

Biriyle tanışırsın mesela, illa ki bir yerden sonra doğum tarihine, burcuna falan gelir laf. Arkadaşım, anlamıyorum, kadınlar her burcun tarih aralığını mı ezbere bilir, yoksa sadece bizimkini mi, ama doğum günümü söylediğimde "Aaa sen ikizlersiiiiin" tepkisini çeşitli şekillerde vermeyen bir kadın tanımadım sanırım şimdiye kadar. Tanımışsam da ikizler kadınıdır kesin ki korktuğum tek burç kadınıdır. Ya da kadın burcudur. Ya da burçlu kadındır... Amaan.

Diyorum ya, ikizler olmak tanışma evresinde direk önyargı oluşturuyor insanda. Dönüp arkasını kaçanı bilirim. İstediğin kadar anlat sen, ikizlerim ama şöyleyim falan diye. Dinlemez, kaçar en rasyonalist olanı bile.

Oldu mu sana 1-0

Hayatta son dakikaya kadar her şey değişebilir diyip 1-0 olayını önemsemedik diyelim. Dedikten sonra da umalım ki olay abi/abla, kardeş muhabbetine gelmesin.

Nitekim ben ailemin tek çocuğuyum. En azından ailecek öyle biliyoruz biz. İnsanların burcumu öğrendiğinde verdiği tepki gibi aynı, tek çocuk olduğumu öğrendiğinde "tek çocuk olanlar şımarık oluuuuğğr" tepkisini vermeyen insanı da çok az tanıdım ben.

Lan sepet, sen "oluuuğr" diye ağzını yaydıra yaydıra tepki verirken şımarık değilsin de, ben tek çocuk olduğumu efendi efendi söylerken mi şımarığım? İstersen 12 çocuklu ailenin en büyüğü ol, yine şımarıksın işte.

Ama yine de, al sana 2-0

Burç olayını falan geçtim de, asıl problem tek çocuk olmak galiba. Tanımaya çalıştığın kadın senden ister arkadaşlarına, ister ailesine bahsediyor olsun, tek çocuk olduğunun bahsi geçtiğinde illa ki "ama tek çocuk şımarık olur" tepkisi geliyor çünkü dinleyenden, tecrübeyle sabit.

Sonra sen istediğin kadar anlatmaya çalış (ya da gerçek bir ikizler ol, çalışma mesela) tek çocuk olduğunu ama yetiştirilme tarzın sebebiyle görece olgun olduğunu falan. Kimse inanmaz.


Geçenlerde de bir yazmıştım. O kadar önyargının hakkını verebilsem bari şu hayatta da, beklentileri karşılasam en azından.