20120430

Yogi

Yoga hakkında çeşitli çıkarımlarla tekrar karşımdayım. Karşımdayım diyorum zira bu postu yazarken karşımda bir ayna var ve haliyle aynaya baktığımda kendi karşımda kendimi görüyorum. Gönül isterdi ki karşımda beni dinlemeye hevesli genç bir güruh olsun, appas güçlü kadar olamasa da ahkam kesip soru sormaya çalışanların bir kısmını tersleyeyim falan, ama eldeki malzeme ayna şimdilik. Kendimle barışık bir insan olmam hasebiyle de karşımda olan kendimi terslemem beklenemez. Neyse. Çıkarımlarım haliyle gayet yüzeysel. Bunu belirtme gereği duymasam da yaptığım her şeyin gerekli olmadığını düşünerek belirtme gereği duydum.

Şimdi yoga -o hareketleri, sesleri falan bir kenara bırakırsak- özünde insanın kendiyle başbaşa kalıp zihnen ve bedenen rahatlaması, mutlu olması olayı; değil mi? (Değil, demeyin, postun bütün dayanağı bu cümle.) Çok yakınımda sayıca fazla olmasalar da çevremde yoga yapan insanlar var. Gel gör ki uzaktan/yakından gözlemlediğim kadarıyla yoga yapanların büyük bölümü paçasından melankoli akan, "mutsuzum ben" diye dolanan, gülümserken gördüğümde "dur lan, galiba ben baş aşağı duruyorum" diye tereddüt etmeme sebep olan insanlar.

Bahsettiğim grubun dışında kalanlar da "hayat zor ama güzel. Arada bi sıçışlar oluyor ama olsun" gibisinden düşünen, mutsuz olmayan ama mutluluktan da bulutların üzerine çıkmayan insanlar.
Onun dışında "yoga yapıyorum, mutluyum" diye havalara zıplayan, zıplamışken de iki ayağının topuğunu birbirine vurabilen insana* hiç denk gelmedim ne yazık ki.

Yogaya bok atmak değil niyetim. Aşağılamak falan zaten haddim değil de, ben bu işi anlamıyorum cidden. Bahsettiğim insan grubu yoga yapmıyor olsalar iyice mi dipte olacaklaar, yoksa yoga önce bi dibe bandırıp kötüyü gösterdikten sonra mı yukarı çekip mutlandırıyor insanları, anlayamadım.

*

20120424

Fly (to stay alive)

Ara ara oluyor, hepimize oluyordur, başkalarının yazdığı cümleleri okuyup onları neden daha önce yazamadığım/dillendiremediğim için kendime kızdığım. Çok alengirli cümleler de olmuyor üstelik bunlar. Aynı fikri içeren cümleleri ben de kurmuş oluyorum da aynı hissi içerenler olmuyor benim kurduklarım. Aynı hissi içerecek şekilde kurmamış oluyorum diyelim, yoksa aslında kuramayacağımdan değil.



Şundan bahsediyorum:

"Seni sevmeyen birini sarhoşken arayamazsın. Seni sevmeyen birini gece yarısından sonra arayamazsın. Seni sevmeyen birini öğleden sonra bile arayamazsın. Belki akşamüstü mesaj çekersin."*



Şunu da ekliyorum:

Çektiğin mesaja da cevap beklemezsin.





* Emrah Serbes



20120414

KKS

Yıllardır aktif araç kullanıyorum (aktif araç kullanmak da nasıl bir terim, pasif kullanan sen aktif kullanırken yanında oturup "ayayay çocuk fırlayacak!", "of çok hızlı kullanıyorsun, yavaşla" diyen anne/baba/sevgili mi oluyor bu durumda, bir nevi pasif içici? hı?) ve trafikte karşılaştığım çoğu durumu tolere edip sakin kalmayı becerebiliyorum.

Tali yoldan önüme atlayanından yol verdiğimde ışığa takılmış tavşan gibi kitlenen şoförüne, adında "yaya" geçiyor diye yaya geçidinde piknik yapma hakkı olduğunu düşüneninden önüme atladığında beni durdurmak için eliyle "DUR!" işareti yapmanın yeterli olduğunu sanan fizik kuralları bihaberi yayasına kadar hemen her şeyi ağzımdan çıkan tek kelimeyle sinirlenmeden geçiştirebiliyorum.

Trafikte sinirlerime hakim olmamı sağlayan sihirli kelimeyi de açıklayayım; sığır. Sığır dediğimde karşı tarafın yaptığı hata sebebiyle oluşan sinirim uçup gidiveriyor. Gerçi genelde kendi kendime söylüyorum bu kelimeyi. Muhatabımın yüzüne bakarak söylesem sonucun yine aynı olacağının garantisini veremiyorum henüz. O yüzden siz sığır demeyi trafiğe kapalı alanda deneyin şimdilik. Ne bileyim tarlada araba sürün de önünüze gelen sığırlara "sığır" diyin, kimsenin kalbi kırılmasın.

Ancak ne yazık ki sığırın da üstesinden gelemediği bir davranış var ki o da korna. Araba kornası yani. Kornayla da kişisel bir problemim yok, o da görevini yapıyor ve basıldığında ses çıkarıyor ancak trafikte gereksiz korna kadar geren bir şey yok beni. Ki kornanın gerekli olduğunu düşündüğüm durumlar "atlama önüme, duramayıp çarparım bak" demek istediğim anlardan ibaret sadece. Onun dışındaki her kullanım küfürden beter benim için. Bana çalınsın çalınmasın farketmez, korna sesi tüylerimi diken diken ediyor, pamuk kalbimi kömür karasına çevirip közlerinde domates pişiriyor adeta.

Gel gör ki memleketimin şoförü için kornanın gereklilik durumları öyle geniş bir yelpazeye dağılmış ki anlatamam. Dolmuş şoförünün kaldırımda iki saat geciken sevgilisini bekleyen ve beklemeye inatla devam eden adama ithafen bapbarabipbap (İçerenköy Carreforsa'ya gidiyo, bincen mi?) yapmasından tutun da gecenin beşinde arkadaşını eve bıraktıktan sonra sokaktan ayrılırken "baribapbap" (bak, öyle vefalıyım ki gecenin beşinde bile eve bırakıyorum seni) diye korna çalmasına kadar çok geniş bir çeşitlilik gösteriyor korna çalmaktaki amaç ve hatta korna çalarken verilen mesaj. (Cümle düşük olmuş olabilir, bilemedim)

İşin kötüsü eğitimle de direk alakalı değil bu korna sevgisi. Bizim (isim vermeyeyim) bir arkadaş var mesela, okumuş etmiş adam ama 5 dakika korna çalmadan duramaz neredeyse. Önümüzde 10 arabalık bir kuyruk olsun, korna. Yan şeritteki adam sinyal verip burnunu bizim şeride biraz soksun, korna. Bir de geçenlerde ileri sürüş teknikleri eğitimine gitti paşam, orada kimin yetkisiyle ders verdiğine şaştığım hoca da "gerekli gördüğünüz her an kornaya basın" demiş. Onun da verdiği rahatlıkla bizimki Türkiye Kupası'ını alıp kutlamaya çıkmış fenerbahçe taraftarı gibi datdiri datdiri geziyor kornaya abana abana, düşün yani adamdaki coşkuyu.

Sözün özü eğitim de üstesinden gelemiyor bu korna olayının eğer içinde bir gram dolmuşçu geni varsa.

Ben de düşündüm taşındım, konuyla ilgili en güzel çözümün eğitimden falan değil, kontörden geçtiğine karar verdim. Artık belediye mi yapar, trafik şube mi yapar kim yapar bilmiyorum da araçların standart donanımına "kontörlü korna" eklenmesi şart koşulsun; basılan korna başına hesaptan belli bir miktar para düşülsün. Bir nevi OGS ya da KGS gibi; bu da KKS olsun. (Kontörlü korna sistemi). Tabi cin korna operatörlerinin çıkıp da "Korna Paket; 20 liraya sınırsız kornalaşma" gibisinden kampanyalar düzenlemesine de izin verilmesin.

Bakın bakalım o zaman trafikteki kornadan kaynaklı gürültü en az %80 azalmıyor mu.

Azalmazsa korna çalıp "Ben sığırım" diye bağıra bağıra 3 tur atacağım İstanbul - Ankara arası.

20120412

3 - 30

Annemin bir huyu vardı, ben küçükken belli dönemlerde elimi/ayağımı kağıdın üzerine koyup etrafından kalemle geçmek suretiyle elimin/ayağımın o zamanki boyutlarını kayda alırdı. Alırmış yani, pek hatırlamıyorum ben o zamanları.

Geçenlerde telefonla konuşurken aklıma geldi, "göndersene onları bana" dedim. Annem de sağolsun, bir şey isteyince bin şey gönderme olayını hiç aksatmadan eskiye dair ne bulduysa göndermiş: Küçükken söylediğim ve onun bir kenara not aldığı cümleleri, hatırladığım ilk aşkımla olan fotoğrafımı, günlük yazma girişimlerimi, yerel gazeteye tekzip yazısı yayınlamaları için yazdığım mektup, çizdiğim -aslında somut olması gerekirken baktığında daha ziyade soyut kavramları andıran- resimler, falan filan. İyi de olmuş. Gel gör ki sadece bir tane el çizimim vardı gönderilerin arasında.

Neyse, hepsine tek tek baktım ve karar verdim ki insanın 3.5 yaşındaki hali 30 yaşındaki halinin ipuçlarını veriyor. Herkes için veriyor mu bilmem de, benim için vermiş en azından. "İnsan 3.5'unda neyse 30'unda da o olur, ekik" dememek için hemen ipuçlarını değerlendirmek istiyorum.

1. Çizim konusunda ta o zamanlar yeteneksizim. Balık diye çizdiğim balona, araba diye çizdiğim balığa benziyor.

2. Yazmak o zamanlar da benim için önemliymiş. Çok sürdüremesem de günlük tutmaya heves etmiş, hiç beceremesem de şiir yazmayı denemişim. Ek ipucu: şiir yazmayı beceremeyeceğim o zamanlardan belliymiş.

3. Mühendis olacağımın sinyallerini de daha okuma yazma bilmiyorken vermişim ki hedeflerim de gayet yüksekmiş bu konuda. Amacım insanlığa hizmet miymiş, yoksa TV'de görünüp meşhur olmak mıymış, tartışılır.

4. Kurumlara çalışanlarını şikayet eden mektuplar yazmaya bayılacağım o zamanlardan belliymiş.

5. O zamanlar çapkın -o zamanlarki tabirimle- "çapman"mışım. Hala öyle olup olmadığım konusunda yorum yapamıyorum.

Resmi kanıtları da ben yayınlayayım ki ileride halka malolan biri olursam biri "flaş flaş" falan diye magazin programlarına düşürmesin belgeleri.

Çizimlerim, ki ölsem yine para etmezler:






Günlüğüm:


Vatana millete hayırlı evlat olma yolundaki hedeflerim:


Tekzip yazısı istemim:


(Hızımı alamamış hafif tehdit de etmişim)



Çapkınlık niyetimi belli edişlerim:



İlk aşkım?: (Aslı bu arada adı)



Muhtemelen ilk şiirim. İçimizdeki takım aşkı bambaşka:






Bu da muhabbetin açılmasının müsebbibi el grafim:
.

—————————


20120306

Başlığı Unuttum

Genelleme yapmayı sevmediğimi yeri geldiğinde ısrarla belirtiyor olmama rağmen sanırım ben baya genelleme yapıyorum. Çünkü galiba ben genelleme olayını baştan beri yanlış anlıyorum. Ya da doğru anlıyorum da şu an yanlış anladığımı sanıyorum, emin değilim.

Mesela, "Yeşil adidas eşofman altı giyen kadınların geneli tombik" gibi bir cümle kursam bence ben genellemiş olmuyorum söz konusu kadınları. Yeşil eşofman giyenlerin bir kısmının tombik olmaması gibi bir pay bırakıyorum ki o da genelleme yapmıyor olmak için yeterli. Bence.

Ama, yine mesela, "Yeşil tayt giyen erkeklerin hepsi elf" gibisinden bir cümle kurarsam sonuna kadar genellemiş oluyorum. Yeşil tayt giyen erkeklerin hepsini bir kalıba, ki o da elf, sokmuş oluyorum. Asıl genelleme bu bence.

Değil mi yoksa. Genelleme olayını yanlış mı algılıyorum?

20120228

Avsk

Vesikalık çektirmeden önce ayna karşısında saçlarımı biraz düzeltmeye çalışırken

- Beyfendi, biraz çabuk olur musunuz, acelem var da.

dedi fotoğrafçı.

Arkadaşım, dedim. Sen acele vesikalık olayını çok yanlış anlamışsın.

20120223

2 2

Oha, ben bu şarkıyı yeni farkettim de bayıldım.

Neyse ki "incecikti" temalı postumu yazdığım zamanlar bilmiyormuşum, yazarken durum daha da koyardı muhtemelen. Ya da hiç yazmazdım, zaten yazılmış diye.

İlk

Başladıktan sonra -artık maymun iştahlı oluşumdan mı, üşengeçliğe yenildiğimden mi bilemiyorum- yarım bıraktığım şeylere devam etseydim bugün o şeylerde ne kadar ilerlemiş olacağım geliyor aklıma ara ara. Geldikçe de canım sıkılıyor.

"Yüksek mühendis olacağım" idealiye başladığım yüksek lisans eğitimimi ilk dönemin sonunda bırakmasaydım, şimdiye bilmem kaç yıllık yüksek mühendis olabilirdim mesela.

Ya da hobi olarak başladığım açıköğretimi yine ilk dönem sonunda bırakmasaydım çoktan ikinci bir diplomam olurdu şimdiye.

İtalyanca öğrenmeyi ilk (evet, yine ilk) kur sonunda bırakmasaydım, Lasciate Mi Cantare dinlerken ne anlama geldiğini anlayabilecek seviyeye gelirdim şimdiye. Evet, ben günde bir kez o şarkıyı dinlemeden uyuyamam.

3 yıl önce tekrar başlamaya karar verip de başladığım sporu ilk/2 yıl (ilkten vazgeçmemek adına) sonunda bırakmamış olsaydım şimdiye kadar bayramda gelen ziyaretçilere ikram edecek kadar baklavam olmazdı ama kendime kadar olurdu en azından.

Heves ettiklerimde "ilk" periyodunu atlatmam gerekli sanırım.

20120211

Kel

Telini sıcak sudan soğuk suya sokmamak gibi jestler yaparak belli edemiyor olsam da saçlarım kendimi bildim bileli benim için önemlidir. Hayal mayal hatırlarım, daha okula başlamamışken, annem de çalıştığı için sabahları babaannemlerde takıldığım zamanlarda dedem beni berberine götürmüştü de saçlarımı kısacık kestirmişti. Benim için hava hoştu da annem çok üzülmüştü gördüğünde, "Upuzun yumuşacık saçların gitti. Bir daha böyle çıkmazlar" diye. Sanırım annemin bu kadar üzüldüğünü görmek bilinçaltıma saçın çok önemli bir şey olduğunu işledi o zamanlar. (Gördüğünüz gibi şimdiki davranışlarımın kaynağını çocukluğuma inmek suretiyle bulacak kadar da sosyal bilimler yanlısı bir insanım.)

İlkokulda kavga ederken saçımdan çekecekler diye de çok korkardım ayrıca. Sanki çektikleri an saçlarım çekenin elinde kalacakmış gibi gelirdi. Ortaokulda saçlarımı şekle sokabilmek için ne mesailer yaptığımı da bir ben bilirim. Ha bir de babam bilir, "Dökülecekler!" der dururdu. (Oha ayrıca, saç dökülmesiyle ilgili iğrenç bir video da yapmıştım buhran zamanlarımdan birinde, şimdi geldi aklıma).

Lisede de durum aynen devam ettikten sonra üniversite kısacık saçın üşengeç bünyeye faydalarıyla tanıştım ve insanları da çaktırmadan bana kısa saçın ne kadar yakıştığına ikna ettim. Neşe de benim yaptığımı yapabilse saçlarını kısacık keserdi de kepek sorunu falan kalmazdı bak. Gerçi kısa saçta da kepek olur. Olsun.

Hal böyle olunca saç kesimi konusunda da çok hassas oldum. Bir süre dedemin bilinçaltımı alt üst eden berberine gitmeye devam ettim. Sonra baktım kendisi ben ilkokuldayken pörtleyen "amerikan traş" stilini "eşek traşı" olarak yorumlayıp o şekilde kesmemeye inat ediyor, yollarımızı üzülerek ayırıp saçlarımı babamın berberinin çırağına emanet ettim.

Bu bahsettiğim nerden baksan 20 yıldan uzun zaman önceydi. Boy uzatmak maksadıyla berber koltuğunun üzerine yerleştirilen tahta aparata oturarak başladım Sonra o bir hikaye anlattı ve ben büyüdüm; çıraksa önce kalfa, sonra usta, sonra da jedi oldu. Jedi olmadı tamam, jokey oldu. Atlar adamın hobisiyse ben napayım.

Ankara'da okurken tanımadığım adama saç kestirmeme konusundaki inadım sonucunda saçlarımı kendim kesmeye başladım. Yılda 3-4 kez ailemi ziyaret ettiğimde jokey berberime de uğrayıp saçlarımı düzelttiriyor, düzelttirirken de onun yıllardır değişmeyen at ve "Güven nerelerde, görünmüyor?" muhabbetini dinliyorum. (En yakın arkadaşlarınla aynı berbere gidersen bu kaçınılmaz bir muhabbet.) Ancak neredeyse 20 yıldır, "oh süper oldu" diye çıktığımı hatırlamıyorum berberimden.

Neyse işte, askerde mecburen iki kez saçımı kestirdiğim asker berberi de sayarsak 30 yıldır saçımı kesen topu topu üç berber.Hayır "berber değdirmesi" gibi bir olaydan korkuyor falan da değilim (yine de değdirmesinler tabi) ama saçlarımı başkalarına neden emanet edemiyorum bilmiyorum. Aslında ben de haklıyım, "Kellik genetik, babamın da fırça gibi saçları var, oh oh." diye gezinirken "Dayıların kel mi?" sorusuyla muhatap olup iki kel dayımı gözümün önüne getirdiğim günden beri kel olacağıma ikna olmuş bir insanım. Bari 3 tel saçım mümkün olduğunca şefkat görsünler istiyorum belki de.

Gel gör ki şartlar gereği en iyisinin kendi kendime kesmek olduğuna karar verdiğim saçlarımı kesmeye çok üşendim bundan üç ay kadar önce. Saçlar biraz uzayınca aldığım "Bebişim, sana uzun saç da yakışıyormuş ya." tepkilerini de üşengeçliğimin verdiği vicdan sızısını dindirmek için kullanınca benim saçlar aldı başını gitti. Favoriler ben diyeyim İngiliz lordu, sen de Americo Vespuci (neden bu örneği verdim bilmiyorum) kıvamına gelmek üzereydi. Ense desen, 3. amatör kümeden çıkamadan jübilesini yapmış futbolcu saçı gibi olacaktı azıcık daha bekleseydim. Sabahları saç kurutmaya ayırdığım 10 dakikalık işkence periyodu da işin içine girince artık "Uzun saçlarının hastasıyım" telkinleri de beni rahatlatmaya yetmemeye, uzun sırma saçlarım beni rahatsız etmeye başladı.

Bu gelişmelerin sonucu olarak dün işten çıkıp bakkala giderken (arada küçük esnafa destek adına dandik süpermarketler yerine bakkaldan alışveriş yapıyorum) gözüme takılan berber dükkanının önünde durdum, birilerinin referansıyla berbere gitmeyi bırak, 3 berber dışında saçını kestirmemiş biri olarak hiç tanımadığım bir berberin koltuğuna oturup saçlarımı ona emanet ettim. Bir ara berberle aynadan göz göze geldiğimizde "Biliyor musun, sen dördüncüsün" diyip içimde kopan duygusal fırtınayı onunla paylaşmak istedim ama sonrasında yaşanacak bir "değdirme" ihtimali beni ürküttü. Duygularımı içime hapsettim.

Zaten berberin traş sonrası "çok saç çıktı ya" lafı da kendisinin olaya ne kadar duygusuz yaklaştığını gösterdi. "İyi ki açık etmemişim duygularımı" dedim içimden.

Sonuç olarak, kendi kestiğim zamanlardaki gibi kısacık değil saçlarım. Kesmediğim zamanlardaki gibi papaz kıvamında da değil. Şimdilik bana boynuyla S drift'i yapan Tayfun saçı gibi hissediyorum ama olsun. Şu da annemin aklına geldikçe dile getirdiği bebeklik saçlarım. Hakikaten de bir daha öyle çıkmadılar.





20120207

TG

Bugün sağolsun Erdem dedi ki, "Abi hadi sana basit bir kokteyl yapayım".

Ne iş çıkaracaksın, diye sordum ben de haliyle. Bilindik bir şey aslında, bira bardağına votka dolu shot bardağını ters tepiştirdikten sonra bira bardağını birayla doldurup karışımı fondip suretiyle içmekten ibaretti olay.

İyi, dedim ben de. Yap madem.

Her şey iyi güzeldi de, o limon diliminin bira içinde ne işi vardı. Zira fondip yaparken yer çekimine biranın büyük bir kısmından daha kısa sürede teslim olan limon dilimi biranın içeri akması gereken deliği (ağzımı lan, ağzımı) tıkadı. Bira da optimum debiyi tutturamadı haliyle.

Ağzımda biriken bira ve limon sebebiyle tam "Hah, demek boğularak ölecekmişim" diye düşünmeye başlamışken "Dur, bira içerken yılan bile dokunmaz" diye düşünme nezaketinde bulunmayan shot bardağı da kendini yer çekiminin kollarına bıraktı ki bu sayede burnumun ortasına doğru inişe geçerken gözümün önünden geçen film şeridini HD kalitesine yükseltti sağolsun.

-Kokteylin- adını Tersten Görmek" koydum.



Burnum da hala hafif sızlıyor.





20111230

God

Üniversite yıllarımda edindiğim arkadaşlarımla dönen muhabbetlerin bir çoğu sırasında "Good old days" cümlesi geçiyor aklımdan. Evet, İngilizce hali geçiyor. Neden ben de bilmiyorum.

10 yıl sonra da bugün için Good old days diyeceğim muhtemelen. Derken üzülmeyeyim diye tadını çıkarıyorum o yüzden.

İki good old days videosu da şunlar olsun madem. On yıl sonrası için bir good old days fotoğrafı da şu.







iaşe

B: Oha Secret Circle'daki abla ne kadar tatlıymış.
...
B: Yok ya, o kadar da tatlı değilmiş.
...
B: Kızım iyi ki ilk görüşte aşk diye bir şey yok, olsa bana baya sıkıntı olacaktı muhtemelen.
N: Kaz

20111228

Aus

A: Ahmet usta kim?
B: Usta bir Ahmet olmalı

20111227

Ben tuttum

Pazar günü aynı anda meylettiğimiz taksinin kapısında burun buruna geldiğim kadınla şu diyaloğu yaşadık;

K: Ya ama biz de taksiye binecektik.
B: Ama önce ben tuttum.

Tuttum derken de gözümle işaret ediyorum kavramış olduğum kapı kolunu, salak gibi.

"Doğru, siz tutmuşsunuz" dedi de gitti sonra kadın.


Kinaye mi yaptı, anlamadım.


Kusura bakmasın, kibarlık yapacak yerlerim üşüyordu o soğukta.

20111219

Yedisiz Bond

İşim Gereği Çin'le ve haliyle Çinliler'le her gün iletişim halindeyim beş yıldan uzun süredir. Her ülkenin olduğu gibi bu ülkenin ve vatandaşlarının da farklı farklı adetleri var, onlara pek girmeyeyim. En çok karşıma çıkan adetleri ise hemen her Çinli'nin batılı bir ad-soyad kombinasyonu seçmesi ve karşısındaki muhataplarına karşı bu ismi kullanması. Bunun sebebi sanırım Çinliler'in latin alfabesinde Wu, Du, Hu, Kiaaaa!, Vadaaaa! gibi kelimelere karşılık gelen isimlere sahip olmaları. (Son iki isme inanacak kadar bana güvenen biri varsa çıksın, öpeceğim. Alnından). Bir çok insan tarafından isim olarak akılda tutulamayacak isimleri yerine daha aşina isimler seçiyorlar akılda kalmak adına benim anladığım kadarıyla. David, Tony, Landy, Maggie, vs. Muhataplarımın isimleri hep böyle. Çoğunun soyadları da isimleriyle uyum içinde.

Bazılarıysa akılda kalma olayında çok daha kestirme yöntemler kullanıyor ve kendilerine celebrity isimleri seçiyor. Bugün mesela, fuarlardan, ziyaretlerden gelen katalog/kartvizit arşivi içinde dolanırken elime geçen bir kartviziti tam benimle hiç alakası olmadığı için bir kenara atıyordum ki gözüm kart üzerindeki isme ilişti. Kartvizit adeta "Merhaba" diyordu bana. Sonra da devam ediyordu, "My name is Bond. James Bond" Merhaba kısmını neden Türkçe söylediğini anlayamadım gerçi, ama olsun. Firma adı da "007 midir acep?" diye düşünüp bir bakındım ama değilmiş ne yazık ki. Arkadaşın tek kusuru, James Bond karizmasına kökten aykırı tasarım ve kalitede bir kartvizite sahip olması.

Bu ilk de değil hem. Söz konusu adet sayesinde Thom Yorke ile karşılıklı kahve içmişliğim, Lucy Liu ile görüşüp kendisinden imza (imzaladığı faturaydı ama olsun) almışlığım var. Ortamda "Thom Yorke da sürekli beni arayıp bir şeyler soruyor, illa sipariş falan istiyor yeaa" diye hava yapsam yalandan karnım ağrımaz resmen.




Thom'un cebi var bende gençler, isteyene vereyim.


20111217

Uyanabilsem

30 yaşında -orta boy bir- kazık kadar olmama rağmen ebeveynin (bu zaten anne ve baba olmak üzere çoğul bir kelimeymiş) liseli ergen çocuğuna yapacağı "gece yatmak bilmiyorsun sabah kalkmak bilmiyorsun" serzenişlerine maruz kalabilecek kadar gece oturması sevdalısı bir adamım. Neyse ki yıllardır ailemden uzak yaşıyorum da böyle şikayetlerle karşılaşmıyorum.

Sabahları hakikaten sancılı bir süreç sonunda uyanabiliyorum. Gerçi bu süreçte sancıyı benden ziyade yakınımdakiler çekiyor ama olsun. Onlara da yazık.

Annem mesela, 1.5 yıl öncesine kadar sabahları arayıp uyandırmaya çabalardı beni, saat alarmını duymayacağımdan gayet emin olduğu için. Ama işte, koynundaki saatin alarmını duymayan bünye 35 cevapsız arama birikene kadar cıyır cıyır çalan telefonu da duymuyordu genelde. Neyse ki telefonu ve saati, hatta bir polis operasyonu sırasında (operasyon bizim eve yapılmadı tabi) camımın önünde tüneyen helikopteri bile duymamamın sebebinin beynimin gece yatarken "oh, oh, ninni niyetine" diyerek kapamadığım ve bütün gece açık tuttuğum televizyona verdiği bir nevi tepki olduğunu anladım da televizyonu uyku moduna alıp televizyonumun ben ninni niyetine garip programları dinleyerek uyuyakaldıktan sonra kapanmasına izin veriyorum son 1.5 yıldır falan. Artık en azından saati duyabiliyorum da beni arama zorunluluğu hissetmeyen annemin sancısı hafifliyor.

Saati duyabiliyorum dediysek olayı fazla büyütmeyelim, çünkü sadece duymakla kalıyorum çoğu zaman. Öyle saati duyar duymaz ortopedik yatak reklamı oyuncusu gibi yüzümde bir gülümsemeyle yataktan fırladığım pek vaki değil.

Sonunda, yirmi küsur yıllık birikimimin bir sonucu olarak geliştirdiğim "kademeli uyanma" sistemini uygulamaya başladığımdan beriyse sancı çekme sırası ev arkadaşlarıma geçti. Çünkü sistemin gereği olarak saati (bugün saydım) ilki 6:30'da olmak üzere, çeşitli (ve hangi mantığa dayandırarak ayarladığımı bilmediğim) zaman aralıklarıyla serpiştirdiğim sekiz adet alarmla donattım. Uyanmam gereken saat ise 8:00 . Sekiz alarmı bir de her alarmı çağın mucizesi "snooze" fonksiyonu ile en az bir kez tekrarlattığımı da hesaba katarsak 1.5 saatlik süreçte 16 kez alarm çalıyor. Her alarma da farklı bir melodi atıyorum ki bünye bir alarm melodisine alışır da sesi es geçerse diğer tonlardan kurtaralım durumu. Hal böyle olunca da sabah benim oda ve havalisi çok sesli alarm korosunun perfotmans sergilediği bir ortam haline geliyor. Zaten sanata ve -saat alarmı olsa bile- sanatçıya saygılıyım, o yüzden benim için sorun yok. Ama dediğim gibi, olan ev arkadaşlarının uykusuna oluyor.

Hem ev arkadaşlarımı düşündüğümden, hem aklım sürekli iyileştirme yönünde fikir geliştirmek için çalıştığından (endüstri mühendisiyim ben ya!), biraz da sığırlığımdan "daha az alarmla nasıl uyanılır" konulu deneysel çalışmalarım sırasında alarmın melodisine "uyusun da büyüsün, tıpış tıpış yürüsün" isimli güzide ve anonim ninnimizi atamaya karar verdim bir ara.
Böylece bilinçaltım sabah kendisine ninni yoluyla diretilen uyuma eylemine karşı tepkisini koyacak, uyumak istiyor olsam da beni uyanmaya zorlayacaktı. Çocukken öyle olurdu çünkü, beni ne zaman ninniyle uyutmaya çalışsalar uyumamak için direnirdim. Ama yemedi. Ya da bilinçaltım üste çıkamadı, bilmiyorum. O gün işe 1.5 saat geç gitmiştim, onu hatırlarım bi.

Sonuç olarak şu an için en etkilisi kademeli uyanma yöntemi. Evdekiler de sabah şenlensin biraz, napayım artık.

20111127

Atp

S: Nescafe'nin türk kahvesini sen mi aldın.
B: Evet ya, merakımdan aldım geçen hafta.
S: Tadı nasıl peki?
B: Bilmem, denemedim daha.

20111126

B

B: Sıçtık!
A: Tamam, sakin. B planına geçelim.
B: O ne peki?
A: Bilmem, ismi B ile başlayan sensin. B planını da sen düşünmeliydin.
B: Tekrar ediyorum, sıçtık.

Hey

Ev arkadaşıma vasiyet ettim: Ölür kalırsam benim balkonun derinliklerine iyice bir bak. Kesin öldükten sonra kıymete binmemi sağlayacak bir yazı, fotoğraf, mermer falan bulursun.

20111125

labebe

Bilinmediği üzere uzun zamandır, ki bu uzun zaman yaklaşık bir yıl, kendime ait bir domain edinme düşüncesindeydim. Haklı olarak da "almışken kısa bir şey alayım, seneye almaya gerek kalmaz" diye düşünüyordum nitekim saray yavrusu uzunluğunda bir adres stüdyo daire kıvamındaki bir adres kadar kolay akılda kalmıyor. Kaldı ki akılda kalsa bile merababenburohemyakisiklihemsempatigim.com gibi bir adresi yazmaya her şeyden önce ben üşenirdim zaten (bi seferlik üşenmedim, hadi yine iyisiniz) Bir de işte uzantısı .com, o olmazsa.co (çakma .com diyorum buna ben. Memesiz .com da diyebilirim tek m yerine iki m ekdik olsa. Ama sadece bir m eksik. Zaten terbiyesiz bir adam da değilim.) (oh, sonunda kapadı parantezi. Bak ama, yine açmış) olsundu. Başka da bir dileğim yoktu.

Gel gör ki hem -en azından kendimce- anlamlı, hem de kısa sayılabilecek bir domain bulmak pek de kolay değildi. Buro.com gibi tam istediğim gibi domainleri boş bulamayacağımı zaten biliyordum, yine de bir umut sorgulattığımda karşıma çıkan "o dolu, ama şunlar var" tavsiyesine uyup ozburo.com, luxburo.com gibi domainleri de alacak değildim tabi. İstediğim gibi bir şey bulamadığımdan da bugüne kadar geldim düşüne düşüne.

Sonunda, sanırım yine Behzat ç izleyip Ankara özlemimi depreştirdiğim bir pazar gecesi, hayatımın üçte birine yakın zamanında yaşamış olmama güvenerek kendime iliştirdiğim "Fahri Ankaralı" nişanıma dayanarak yeni blog adresimi buldum.

Yukarıda görüyor olmanız lazım zaten.

20111116

SoF

Eve dönüş yolunda radyoda karşıma çıkan Soldier of Fortune'u dinlerken geldi aklıma;

Bir yaz gecesi, bir mekanın balkonunda otururken alt kattaki mekandan gelen canlı müziğe takılmıştı da kulağım, "Soldier of Fortune mu çalıyorlar?" diye sormuştum.

Sonradan anladım ki kıraç insanının bir şarkısıymış çaldıkları.

Kıraç şarkısını bile Soldier of Fortune gibi hissettirdikleri için çalan adamlara mı saygı duymalıydı, yoksa aklımın o şarkıyı bu şarkıymış gibi hissedecek kadar havada olmasına mı şaşmalıydı.

Onu bilmiyorum.

20111112

Yemek Yapıyorum

Yemek yapmayı nasıl da sevmediğimi şurada, orada, burada belirtmiştim daha önce. (eheh, bak bu sefer fake attım, naber?) Şurada bahsetmiştim ama sahiden.

Yemek yapmak benim için üşengeçlikten öte bir şey. Ne bileyim, evi toparlaman gerektiğini bilir de toparlamaya üşenirsin. Ama toparlamanın da fayda sağlayacağını bilirsin ya. Hah, yemek yapmak öyle değil işte. Yemek yapmaya üşeniyorum ve yirmi dakikada tüketeceğim yemeği yaparken geçen zaman bana sadece kayıpmış gibi geliyor. (Aslında öyle değil, biliyorum).

Bu konuda pek becerim de yok haliyle. Yemek yapan arkadaşlarıma yardım için mutfağa girdiğimde "sen içeri git, keyfine bak Burocum, nolur" tepkileri alıyorum genelde. Arkadaşlarım beni çok severler zaten. İstemediğim bir işi yaparak yorulmama gönülleri hiç razı gelmez. Yoksa yardım edeyim derken yemeği berbat edecek olma ihtimalim akıllarından geçmiyordur eminim.

Yemek yapmayı bırak, arkadaşlarımın evde yemek yapıyor olması bile beni ara sıra geriyor çünkü kendileri yemek masasında yemekten sonra da bir yarım saat konaklama meraklısı insanlar genelde. Bense yemek bittikten sonra hemen masadan kalkma derdinde oluyorum her zaman. Eh, eşek de sayılmam, hem yemeği yapana saygımdan, hem de "insanlar yemek yaparken ben göbüşümü kaşıya kaşıya gezdim, bari masayı ben toplayayım" düşüncesinden yemek masasından pat diye kalkamıyorum. Sonra da bana daral geliyor.

Hayır horon tepmeyi seviyor olsam "ha uşağum, ha, ha!" diyip horona kaldırma bahanesiyle kaldıracağım adamları masadan, o sırada da kemençe çalar gibi yapıp masayı toplayacağım ama horon da sevmiyorum/bilmiyorum ki.

Neyse işte, hal böyle olunca ve ben yemek yapmayı bir türlü sevemeyince yemek yapma konusunda değil de dışarıdan yemek söyleme konusunda uzmanlaşmayı tercih ettim. Dengeli beslenmek de pizza, hamburger ve dürüm döneri haftanın yedi gününe dengeli bir biçimde yaymak haline geldi benim için. Bu zorlu yolda en büyük yardımı da desteğini benden bir kez olsun esirgemeyen yemeksepeti'nden alıyorum tabi. Hatta kendisine öyle alışmışım ki (bunu şu an kendisinden bir insanmış gibi bahsediyor oluşumdan da farkedebilirsiniz aslında) geçen yıl mıydı neydi, yemeksepeti'nin servis dışı kaldığı bir gece ben resmen aç kaldım. Onsuz dışardan söylediğim yemek boğazımdan geçmiyor olacak ki buzdolabı üzerinde duran onlarca magnet üzerinden bir restoran seçip sipariş vermek aklıma bile gelmemişti. Hatta bu olaydan yemeksepeti yetkililerine de bahsedip "bak, marka bağımlılığı üzerine güzel reklam olur, hem yaşanmış bir hikaye" falan diyeyim diye düşündüm bir ara. Ama "mal mısın?" tepkisi alabileceğim aklıma gelince vazgeçtim bahsetmekten, kendi içimde yaşamaya karar verdim bu ihtirası.

Gel gör ki ikili ilişkilerde (ikili derken ben ve yemeksepeti) gidişatı belirleyen yalnızca iki taraf olamıyor her zaman. Üçüncü şahıslar/farklı koşullar da işin içine girip ikili ilişkinin kaderine etki edebiliyor, huzurlu gidişatın üzerine kabus gibi çökebiliyor bazen.

Ve ne yazık ki bir süre önce bizim üzerimize de bir kabus çöktü: Kapı otomatiğimiz bozuldu!

Bu durumda yaşadığım üşengeçlik ikilemini tarif etmem de gerçekten çok zor. Yemeksepeti'nden söylediği yemeği getirip de apartmandan içeri giremeyen kurye arkadaşa diyafonla "apartman görevlisinin zilini çalar mısınız, eheh" diye laf anlatmaya çalışmakla evde kendim bir şey hazırlamak arasında ne gel gitler yaşadım bir bilseniz.

Bir yerden sonra apartman görevlisinin zilini çaldırmaya da yüzüm tutmamaya başlayınca 13 katı ev halimle ve "lan yakası sünmüş tişörtü giymişken kesin hayatımın aşkıyla karşılaşırım şimdi" korkusuyla inip kurye arkadaşı kapıda karşılamaya başladım.

Baktım bu hayat böyle çekilmiyor, kapı otomatiği de tamir olmuyor, istemeyerek de olsa kendimi yemek yapmaya adadım bir kaç haftadır. Şimdilik yaptığım sadece spagetti, italyan usulü tost ( kaşarlı tosta böyle diyince daha havalı oluyor sanki) falan ama daha alengirli yemekler yapmam da yakındır.

Buro Usta'dan sevgilerle.

20111030

Dantel



S: Kum kabının tabanına neden gazete serili?
B: Çünkü Punto artık tuvalette gazete okuyor.


20111027

3+11

Şunu yazalı 3 yılı geçmiş. Dün, 3 yıl geçtikten 11 gün sonra aydım.

Blogun doğum gününü kutlayacak değilim tabi. Ama üç yıl nasıl da çabuk geçmiş, bu klişeye uğramadan da duramayacağım.

Orada yazan üç maddenin hiç biri gerçekleşmedi tabi ki, ama o zamandan beri değişiklikler oldu haliyle.

Çok büyük değişiklikler de olmadı aslında yahu; işim aynı, arabam aynı,yaşadığım yer aynı, çevremdeki yakın insanların çoğu aynı. (adresim aynı kaderim aynı, nırınım) Biraz olgunlaştım belki, o oldu işte. Hayatıma girip çıkanlar oldu, girip çıkmayanlar oldu, çıkıp girmeyenler oldu. Ne olduysa, iyi oldu. En güzellerinden biri de, Rufus oldu.

Buraya yazmaya tamamen keyfim gereği başlamıştım, 3 yıldır da çok ekstrem durumlar dışında öyle devam ettim. Ama bir kaç ufak faydası da oldu bu canısı blogun. Yazmayı nasıl sevdiğimi tekrar farkettim, eski sevgililerimden birini dolaylı da olsa blogum yardımıyla tavladım, farklı farklı insanlarla çeşit çeşit iletişime geçtim, falan yaptım filan ettim.

Hayatımda değişiklikler oldu diyorum da, 3 yıl öncesine baksam en azından ruhen neredeyse aynı durumdayım. olmayı sevdiğim, daha ziyade kendine yaşayan, hemen her şeyden memnun fazdayım.

Bir arpa boyu yol gitmiş miyiz, o tartışılır. Siz tartışın ama, beni bulaştırmayın.


Hem ben demiştim "Olmaz ama" diye.




Hah, bir de blog anamız pdd'ye teşekkür etmeli.

20111020

3

Biz üç kişiydik; ben, keyfim ve kahyası.

Diğer ikisini öldürdüm, ben.



Şimdi keyifsizim.

Kahya da yok artık, çamaşır yıkayıp ütü yapmak bana kaldı.




"Açıl(ın), ben necromancer'ım" diye gelse ya biri.




Gelmez ki.

20111012

14109

İlkokul öncesi bir çok Türk erkeğinde olduğu gibi futbolla başlayıp ortaokula kadar o şekilde devam eden, ortaokul ve lise yıllarında basketbol ve tenis ile şekillenip üniversite sonrasında darta meyleden; çeşitli kupa, madalya ve popüleriteye katkı gibi ek ödüllerle süslediğim sporcu kişiliğimin  İstanbul'a geldikten sonra da devam etmesi için  bir spor salonuna üye olmuştum neredeyse üç yıl önce.  Salona en yakın arkadaşlarımdan biriyle üye olmuş, üyelik ücretini de peşin ödemiştim ki olası bir üşengeçlik durumunda hem maddi hem manevi teşvikçilerim olsun; arkadaşım beni spora gelmem konusunda darlasın,  ben de "Gitti paracıklar, bari işe yarasın" diye düşünüp kendime gaz vereyim. 

Gel gör ki o en yakın arkadaşlarımdan biri bir sebepten bana küsünce bizim manevi ayak çöktü. Eh, maddeye de mana kadar önem veren bir insan olmadığımdan ücreti peşin ödemiş oluşumun sağlaması gereken itici güç de bir süre sonra tükendi ve salon maceram oracıkta son buldu.

Sonrasında, yaşadığım manevi çöküntüden midir artık bilmem, spor adına hiç bir aktivite yapmamaya başladım. Öyle ki iş arkadaşlarımın "akşam 11-12 halısaha maçı var, gelsene" şeklinde her hafta tekrarlayan davetlerini "oram buram ağrıyo" bahanesiyle savuşturdum hep. Onlar da 10. Haftada vazgeçtiler zaten davet etmekten. Ya da halısaha abonelikleri bitti bilmiyorum. 

Ama bir yerden sonra, geçen yıl bu zamanlar falan,;içimdeki sporcu yerinde duramamaya, adeta düz duvara tırmanmaya başladı (fesatlaşmayın hemen). Tam da o sıralar Avrupsya (search motorlarından alakalı alakasız gelmesinler. Ya da gelsinler ya) Avrasya Maratonu'nun kayıtları vardı. Güzel fırsattı, uzun süredir spor yapmamanın acısını kitleleri peşimden koşturacak bir sporla çıkarmak eğlenceli olurdu. Tamam ilk sırada koşamazdım belki ama ortalarda bile koşsam arkamda koşan hatırı sayılır bir kitle olacaktı sonuçta.

Çekirdek kadromuzdan üç kişiyi daha maratona katılmaları konusunda ikna ettikten sonra hazırlıklara başladık. Bizimkiler nasıl gaza geldilerse hatta, maraton kaydımı bile onlar yaptırdı. Bir taraftan da işime geldi tabi bu, ben konsantrasyonumu ve enerjimi maratona saklamak istiyordum. -Yanlış hatırlamıyorsam- 14109 göğüs numaralı, başarıyı özlemiş bir atlet olarak maraton gününü bekliyordum artık. Hatta bu olaydan şurda da bahsetmişim (yaşası referism) ve evet gögüs numaramı da doğru hatırlamışım

Maratonun bir gece öncesi artık tüm hazırlıklar yapılmıştı. "dönüşümüz zor olur, iki araba Beşiktaş'a gidip bir arabayı orada bırakıp gelsek mi?" gibisinden ince ayarlar
bile düşünülmüştü. 

Ama ne yazık ki, maraton sabahı bir sporcunun yaşayabileceği en acı aksiliği yaşadım. Korkmayın, sakatlandığım falan yoktu, sadece uyanamamıştım. Yapılan onca hazırlık arasında atladığım tek ayrıntı maratonun pazar sabahının bir körü yapılacak olmasıydı ve pazar sabahı erken kalkmak da beni maraton koşmaktan daha fazla zorlayacak bir olaydı. Çoktan hazırlanmış olan üç arkadaşımın iyi niyetli ve ısrarlı uyandırma çabaları da iddialı olamayacak kadar şuursuzca kurduğum "siz koşmaya başlayın, ben size yetişirim" cümlesinden sonra kesilince onlar koşmaya gitmiş bense uyku sporuma geri dönmüştüm. Sağolsun bizimkiler eve döndüklerinde ellerinde benim kılığıma girip benim için aldıkları madalyam vardı da onca hazırlığın bir hatırası kaldı bana en azından. 

Neyse işte, geçen hafta öğrendim bu yılki maratonun bu pazar yapılacağını. Bir an katılım konusunda yine gaza geldim ancak düşününce geçen yılki kadromuzu tekrar toplayamayacağımı farkettim. Erman zaten taşındı. Soner geçen yılki davranışımdan sonra hayatta gelmez. Erdem'e sorsam "Punto'yu da götürelim abi, o da koşsun" diyerek Punto'yu da getirmeye kalkar, sonra bir de kedi peşinde koşarız maraton yetmiyor gibi. 

Başkalarının kanına gitmek için de geç kaldım, şunun şurasında 4 gün mü ne kaldı maratona ki kayıt vs. olayları var bir de. 

Sanırım bu yıl da maratona gönülden katılabileceğim sadece. 

Olsun, o da yeter. 

Hem zaten, hayat başlı başına bir maraton değil mi?

20111010

İki. Üç.

"Neden çift karakterlisin?" diye sormuşlar ikizler insanına.
"Çift karakterli olan ben değilim, diğer karakterim" demiş.

20111006

DD

Çeşitli süpermarketlerin günün önemine binaen yaptığı indirimler sayesinde son iki yıldır bir bayram edasıyla geçirip ( ben neden bayram havasına girdiysem, ne aldıysak Rufus'a aldık) kumdur, mamadır, eve getirdikten yarım saat sonra ortadan kaybolma garantili top/oyuncak faredir, bilimum kedi gıda ve ihtiyaç maddesine hücum ettiğim Hayvanları Koruma günü'nü bu yıl da aynı coşkuyla yaşayabilmek için gözüme bir süpermarket kestirdim hafta başında. Bayramlıklara kavuşmak Punto'nun da hakkıydı, ona Rufus'un küçülenlerini giydiremezdim sonuçta.

Gel gör ki gözüme kestirdiğim marketin yaptığı indirimden yararlanabilmem için o markete ait indirim kartına (böyle mi denir buna?) sahip olmam gerektiğini biraz geç öğrendim. Belki de öyle bir gereklilik yoktur, beni keklemişlerdir. Neyse ki Soner'in söz konusu karta sahip olduğunu öğrendim. Ama bilmek yetmiyor tabi kartın sağlayacağı indirimden faydalanabilmek için. Bir de kartı Soner'den almak gerekiyor ki ben bu konuya biraz geç aydım.

Aydınlandığımda saat gecenin ikisiydi. Bir taraftan gecenin karanlığında aydınlandığım için mutluydum, ama bir taraftan da gecenin o saatinde kartı Soner'den alamayacağım için kaygılıydım. Nitekim kendisi ertesi sabah beşte (ertesi sabah dediğim üç saat sonra işte) bir seyahate çıkmak için uyanacaktı ve bu uyanış için üç saat önce uykuya yatmıştı.

Babasının cep telefonunun hayal olduğu zamanlarda 3 aile ve üç araba gidilecek bir piknik organizasyonu için yola çıkmak üzere diğer aileleri beklemekten sıkılıp "BİLMEMNERESİ - NÜFUS 10.000" tabelasına "Biz yola çıktık, siz de şuraya gelin" notu yazdığına şahitlik etmiş bir insan olarak benim de aklıma not yazmak geldi. (Babamın notu da işe yaramıştı bu arada.)

Biraz o saatte not yazmaya uygun bir kağıt aramaya üşendiğimden, biraz da Punto'nun kapıya yapıştıracağım not için oluşturacağı tehlike sebebiyle, biraz da belki gelecek nesillere miras kalır diye notu mermer tablete yazmak geldi aklıma... Tamam ya, gözüme takılan yazmaya -en azından bana göre- uygun ilk şey mermerdi. Zaten evin her yerinden mermer fışkırıyor, gören taş devrine yeni adım attık sanır.

Neyse işte, notu aşağıda görebileceğiniz gibi yazdım ve kapının önüne bıraktım. Punto'nun o notu yok etmesi, Soner'in de o nota ayağı takılmadan evden çıkması mümkün değildi. Not illa ki okunacaktı ve kart bırakılacaktı. Bunu bilmenin iç huzuruyla uykuya daldım, derin derin uyudum. Rüyamda Punto ona indirimden aldığım paket paket kumun içinde doyasıya eşeleniyor, göbeğine doldurduğu mamalardan sonra yalanırken bana pati sallıyordu.

Beni güzel rüyamdan uyandıransa acı acı çalan telefon oldu. Önce saate baktım, sekizdi. Yine geç kalma sınırındaydım. Sonra arayana baktım, Soner'di. (her telefina verecek cevabım vardır. Ama önce arayana bakarım adam mı diye, sonra saate bakarım laf olsun diye). İki şart da sağlandığı için telefona cevap verdim.

Gel gör ki hem uykulu hem de geç kalıyor olmanın verdiği şaşkınlıkla Soner'in ne dediğini pek anlamadım, "He tamam" diyip telefonu kapadım. "kart arabada" falan diyordu onu anladım bir. Giyinip evden çıktım, arabama yürüdüm ve indirim kartını aşağıdaki halde buldum. Abi arabanın sileceğine kart sıkıştırmak ne, eve bıraksana kartı?

Soner ya önceki hayatında trafikte sıkışmış arabalara masaj salonu flyer'ı dağıtan adamlardan biriydi, ya da orijinal notuma daha orijinal bir karşılık vermek istedi.

Bilmiyorum hangisi.






Yazdan

Yaz gelecekti.

Kiraz ağaçlarına tırmanırken kollarımızı çizecektik

Giyip mayolarımızı denize gidecektik; sen yüzecektin, ben çimecektim.

Yaz gelecekti.

Yaz gelmedi, sen gittin.



(Yazın gelemediği zamanlardan, Mayıs'tan, 2011'den)
Üst not: "Buro, n'oluyor olm?" tepkilerini -belki bir kez daha- göz ardı edeyim diyorum zira yazıp da yayınlamadığın dilinin ucuna getirip de söylemediğin kadar hoşnutsuzluk verici.


Yirmi dakika mola versek ayrılığa, aylar sonra?

Hani otobüsler bile bir kez duruyor ya, hepi topu altı saatlik yolda.

(Temmuz galiba, 2011)



Dip not: Bir şey olmuyor.

20111004

Ama Var



- Veteriner hanım, erkek mi Punto?
- Evet, erkek.
- E ama memeleri var?
- Sizin yok mu, beyfendi?


Neyse ki benim değil, bir arkadaşın başından geçen.

20110928

11

Bildiğiniz üzere (yine böyle başladım ama korkmayın bir yere refer etmeyeceğim) 11 harfin birleşmesiyle meydana gelen, biraz uzun bir ismim var. Voltran'ın bile 5 aslanın birleşmesinden oluşup o kadar güçlü olabiliyosa düşünün artık benim isim ne kadar güçlü. B de başını oluşturuyor tabi. Ayrıca Türk alfabesinde 29 harf olduğunu göz önüne alırsak 11 harfli ismim ve 6 harfli soyismimi yazdığımda alfabemizin yarısından fazlasının halini hatrını sormuş oluyorum sayı bazında.

Neyse, yine ismim konusundaki bir muhabbet esnasında 11 harfli bir ismin ne gibi faydaları olabileceğini düşündüm. Aklıma ilk gelen bir kaç tanesini aktarayım;

1. 11 harfi kullanıp kelime oyunu oynayarak zihninizi geliştirebilirsiniz:

Şöyle bir düşündüğümde bile aklıma (harflerin her biri bir kez kullanılmak suretiyle oluşturulan) 16 kelime geldi. Bir de joker hakkımı kullansam bilmem kaç kelime çıkar. Ama Joker hakkımı kullanmıyorum, çünkü Batman'e ayıp olur.

2. Cetvel olarak kullanabilirsiniz:

Bir şeyleri ölçmeniz gerekiyorsa ancak elinizin altında cetvel yoksa, içinizde bir yerlerde yatan minicik de olsa bir Mc Gyver parçası varsa etrafta bulduğunuz malzemelerden içinde gerekli paket programın da yüklü olduğu bir bilgisayar ve bir yazıcı üretebilir, Times New Roman fontunda 12 puntoyla büyük harflerle yazdığınız ismimi cetvel olara kullanabilirsiniz. Bahsettiğim şartlarda yazıldığında ismimin uzunluğu 2.9 cm oluyor. 3 alabilirsiniz siz sormadan söyleyeyim. İstediğiniz sorudan da başlayabilirsiniz.

Ha yok, "Ben bunları yapana kadar bir cetvel bulurum" derseniz sizin bileceğiniz iş. Ben bulamadım mesela ismimin kaç cm olduğunu öğrenmeye çalışırken. Telefona cetvel aplikasyonu indirdim, öyle ölçtüm.

Ek olarak, her 11 harfli ismin de aynı sonucu vereceği konusunda garanti vermiyorum, ismim İİİİİİİİİİİ olsaydı (ki iyi ki değil, kelime de türemez bundan) uzunluk 2.9 cm'den biraz daha kısa olurdu sanırım.

3. İnsanların sizi ne kadar sevdiğine emin olmakta kullanabilirsiniz:

Mesela sevgiliniz ya da bir hayranınız sizin için isminizi kullanarak akrostiş yaparsa yapan insanın sizi cidden çok sevdiğinden (ya da yapacak hiç işi olmadığından) emin olabilirsiniz. Her harf için anlam bütünlüğünü devam ettirecek bir mısra bulmaya çalışmak yazdığın şiiri aruz veznine uydurmaya çalışmaktan daha yorucu bir iş sonuçta. Benim için bunu yapan olmadı şimdiye dek.

4. Belki Tarihe Geçersiniz:

Olur da size akrostiş yapan o insan isminizi 12 değil de 120 punto ile bir mermerin/taşın üzerine yazarsa yaşadınız, bundan 3000 yıl sonra falan bile isminiz yaşayacak demektir. 3000 yıl sonra o taş blogu bulanlar "Aha, bir dikit daha bulduk, bu yatıyor ama olsun" diye sevinecek, onu şehrin en merkezi yerine dikeceklerdir muhtemelen. Dikitte ne yazdığını anlamak için ne kadar kafa patlatırlar, orasını bilemem.

Ha bir de, o biraz masraflı olur ama, yazan insan mürekkep yerine altın suyu kullandıysa "Tarihe adını altın harflerle yazdırdı" teriminin de kahramanı olursunuz.

5. İnsanların sinirini alırsınız:

Nitekim size kızıp bağırarak 11 harf 4 heceden oluşan isminizi söylemeye başlayan insanın siniri ismin sonuna geldiğinde geçer, gider. Muhtemelen neye kızdığını bile unutur. Sinirlenince içinden 10'a kadar saymaktan daha etkili bir yöntemdir. (Sonuçta 11>10) Anger management olayında yeni çığır.


Aklımda bir kaç madde daha vardı da unuttum nedense, eklerim aklıma gelirse.




20110923

Sevdiğim Mavi

Rakçı olup havalı havalı gezineceğine böyle şarkılar yapmaya devam etseydin keşke.

Bir de adamın yaptığı inceliğe (2:52) en azından bi gülümseseydin


Cool Maymun

En cool adam da olsan karşı cins uğruna bir kez maymun olursun.

Biraz şanslıysan; seni maymun eden, annesinin yokluğunda yemek yedirmeye uğraştığın minik kızın olur.

Şimdi Reklamlar

Kımanç kişisinin benimle rekabet ederken şöhretini kullandığınıdan, reklam filmlerinde oynadığından falan bahsetmiştim. (Önceki postlara refer ede ede blog da ansiklopediye döndü)

Artık ilahi adalet midir, bilmem, o bahisten 2-3 gün sonra bir ajansta çalışan (ki ajansta çalıştığını da ogün öğrendim) bir arkadaşım "İtalyanca bilen biri lazım bize, bir reklam için, ilgilenir misin?" diye sordu. "Benim İtalyancam ilk kurda bıraktığım kurstan ibaret, come stai" dedim ben de. "Olsun, zaten bir cümlelik bir şey, halledersin. Göndereyim mi fotoğraflarını değerlendirmesi için?" dedi. İyi madem, dedim. Zaten beni İtalyanlar'dan ayıran tek nokta da pizzayı kalın hamur seviyor oluşum.

"Yalnız benim de kurallarım var, Buro Kuralları" dedim arkadaşa. Sonuçta baştan bilsinler istedim prensip sahibi bir insan olduğumu. "Nedir kuralların?" dedi. "Öpüşürüm!" dedim. "Hıı, tamam." dedi ama pek de ciddiye almış gibi görünmüyordu beni.

Bir taraftan böyle bir şeyin eğlenceli olabileceğini düşünürken diğer taraftan da yıllardır özenle sakladığım bendeki o ışık artık ortaya çıktığı için içim buruktu. Ama yapabilecek bir şey de yoktu. Güneş balçıkla sıvanmaz sonuçta.

Neyse, iki gün sonra falan aradı beni bir arkadaş.

- Buro Bey, fotoğraflara göre maşallahınız var, yönetmenimiz sizinle yüz yüze görüşüp bir de deneme çekimi yapmak istiyor. Cumartesi uygunsanız.

dedi ve içerikten, İtalyanca söylemem gereken cümleden bahsetti.

- Tamam, çok Avrupai görünüyor olabilirim ama İtalyancam başlangıç seviyesinde, yine belirteyim. Ama cümleyi ezberler gelirim, dert değil.

- Tamam, çok dert değil o kadarı da yeterli.

- Tamam o zaman, görüşürüz.

gibisinden bir telefon görüşmesinden sonra ben çalışmalarıma başladım. Söylemem gereken cümlenin İtalyanca karşılığını İtalyancası iyi bir arkadaşa sorup öğrendim. Öğrenmem gerekeni öğrendikten sonra "Ha bir de, vay vay vay 'ın İtalyanca karşılığı var mıdır ki?" diye sordum arkadaşa. "Git, deli misin" dedi.

Tamam söyleyeceğim cümle zaten belliydi ama şartlar uygun olursa ben de kendimden bir şeyler katmak isterdim oyunculuğuma. Ne bileyim, "Vay vay vay, bilmemne bilmemneye bak" diyebilirdim mesela İtalyanca. Bu cümle de bir yerden tanıdık geliyor bana ya neyse, sonuçta esinlenmeler her zaman olabilir, di mi?

Cumartesi görüşmeye gidip yönetmenle tanıştım. İngilizce konusunda daha bilgili olduğumu öğrenince aynı reklamın İngilizce versiyonunda oynatmaya karar verdiler beni. İtalyanca için çok çalışıp konsantre olmuştum ama "Non importante" dedim, bana uyar. Sonuçta her rolü her dilde oynayabilmeliydim.

Çoğu cümlenin daha aksanlı söylenmesi (ben İngilizceyi İç Anadolu aksanıyla konuştuğum için biraz zorlayan tek kısım bu oldu) gerekliliği sebebiyle yapılan 10-15 tekrardan sonra deneme çekimi başarılı bitti. Yani bitmiş, çünkü ben rolümün biraz daha devam edeceğini düşünüyordum. Sonuçta hala öpüşmemiştim kimseyle. "E öpüşmedim?" dedim. Bi garip baktılar. Sanırım arkadaşım kurallarımdan bahsetmemişti. Neyse, sonuçta ilk sefer için biraz esnetebilirdim kurallarımı.

Haftaya arayacağız sizi, tam tarihi belirtmek için, dediler. Olur, dedim. Beklerim.


Bir aksilik olmazsa böyle eğlenceli bir deneyimim de olacak. Gerçi haftaya diye bahsettikleri hafta bitirmek üzere olduğumuz şu hafta. Benden vazgeçmiş de olabilirler, ama olsun.


20110922

Mevsimi Geldi

Bilirsin ya, kauçuk üretmek için önce kauçuk ağacının gövdesini boy boy çizer çiftçiler. Ağacın gövdesinden çıkar da kaplara süzülür süt, sonra onu işler kauçuk yaparlar.

Haşhaş bitkisi vardır bir de. Yeteri kadar büyüdüğünde kırar onu işçiler de gövdesinden akan sütle afyon elde ederler. Hatta derler ki, tarlada çalışan bebekli kadın bir damla sürermiş o sütten bebeğin ağzına, bebek kafa bir milyon, gıkını çıkarmadan gün boyu uyurmuş kundağında.

Senin -gidişin değil ama- gidiş şeklin de öyle bir kırdı ki beni, öyle çizdi ki beyaz ve narin yerimi; şu aralar kimi zaman kauçuk gibi kalıba dökülüp bir şekle giren, kimi zaman da afyon gibi zehir veren yazılarım öyle döküldü benden dışarı, çiziklerden akan süt gibi.

Belki de o yüzdendi;

Bir süre bir esneyip bir gerilmem kauçuk gibi.

O yüzdendi;

Kafam bir tuhaf gezmem biri ağzıma bir damla afyon çalmış gibi.






Neyse ki haşhaş mevsimi geçti.




(Ağustos,11)

How (not to) pin the hole.


Kendisine çoğu zaman güvendiğim, beni neredeyse hiç yarı yolda bırakmadığı halde zekamı sorguladığım durumlar olabiliyor. İnsanın kendi kendini sorgulaması güzel bir şey bir yandan, o yüzden bu durumu pek de ciddiye almıyorum. Ama yine de yazayım istedim ki ibret-i alem olsun. Aleme olmasa da bana olsun ki, yaptığım mallığın dozu artmasın.

Biliyor olabileceğiniz, bilmiyorsanız da şuradan öğrenebileceğiniz üzere bir pinhole kamera yapmıştım ancak sonuçlar çok da istediğim gibi olmamıştı. Mükemmele yakınsamaktan fazlasıyla hazzeden bir insan olarak bir süredir kamerayı geliştirmeyi, T-800'den T-1000'e terfi ettirmeyi düşünüyordum.

Aslında her şey tamamdı da gövdeyi kartondan değil de daha sağlam bir malzemeden yapmak gerekliydi. Böylece makinayı bir kaç film rulosu harcayacak kadar uzun süre kullanabilecektim . (Kartondan yapınca kullan at gibi bir şey oluyordu makina). Bunun için de maket yapımında kullanıldığını bildiğim balsa ağacını kendime malzeme olarak seçtim, baktığım forumlarda kendisinin bilindik bir yapı marketten tedarik edilebileceğini öğrendim. Üşenmedim gittim, ancak balsa ağacını söz konusu yapı markette bulamadım. Hah, iyi oldu hatırladığım, gideyim o foruma da -rep vereyim balsa ağacının o yapı markette bulunduğunu yazanlar kimlerse. Emeğe de saygım yok kusura bakmasınlar.

Neyse, hammadde sıkıntısı yüzünden bir süre ertelendi benim makine işi. Ta ki bugün marketin kasa sırasında aşağıda görebileceğiniz fotoğraf makinesi gözüme takılana kadar. Görür görmez bir şimşek çaktı kafamda, bu çek at makine çekip atmazsam pinhole kamerama sağlam bir gövde olabilirdi pekala.

Tanıştırayım, kameramız:




Evet, kendisi biraz "girly" olabilirdi ancak benim için önemli olan işleviydi. Gerekirse boyardım, yeter ki güzel bir gövde olsundu. hem yanında bir de kol saati vardı, daha ne isteyebilirdim ki. Hemen sepete attım kendisini. Sonra içimden bir ses "bulunsun" dedi, bir tane daha aldım aynısından. Zaten ölümüm o sesten olacak muhtemen.




Hevesle eve gelip paketi açtım. ve fazlasıyla şirin kameramı çıkardım. Gel gör ki olması gerekenden biraz hafifti makina. Ah, dedim. "Çek at değilmiş bu. Filmi kendim takmam gerekiyor". Çok da problem değildi bu. Arka kapağı açmaya çalışınca biraz zorlandım, açmaya uğraşırken kapağın gövdeye bir vidayla tutturulmuş olduğunu gördüm. Ondan hemen sonra gözüm her pozdan sonra filmi ilerletmek için kullanılan yuvarlak zımbırtıya takıldı. Çevirmeye çalıştım, ama çevrilmiyordu. Gövdeyle birdi resmen. Onun şokunu atlatamadan flaşını gördüm makinenin, o da bi donuk bakıyordu bana.



Ve acı gerçekle yüzleştim...



Makine oyuncaktı!



Yani hiç bir şekilde fotoğraf çekme yetisi yoktu.

Umutlarım yine sönmedi, sonuçta benim için önemli olan içine ışık almayan sağlam bir gövdeydi. Gövdenin ışık alıp almadığını anlamadan önce içimden bir ses (muhtemelen "bulunsun" diyen) vizörden bir bakmamı söyledi. Eh dedim, seni ne zaman kırdım ben.

Gözümü vizöre dayadığım o an anladım, durumun benim için aslında ne kadar da ümitsiz olduğunu. Zira vizörde gördüğüm şey aşağıdaki kutup ayısıydı. Deklanşöre bastıkça vizörde farklı hayvan figürleri beliriyordu ancak ilk gördüğüm figürün kutup ayısı olması beni cidden üzmüştü.



Optimist sayılabilecek bir insan olarak hala kendimi teselli etmeye çalışıyordum: Neyse ki havalar soğumaya başlamıştı. Bir ekşın gerçekleşecekse en azından çöl ikliminde gerçekleşmeyecekti.

Sonra gövdenin de zaten içine fazlasıyla ışık aldığını, almıyor olsa da 35 mm filmi içine sığdırabileceğim boyutlarda olmadığını farkedince oyuncak fotoğraf makinesiyle işim bitmişti. tam o sırada gözüm paketin üzerindeki ibareye takıldı. "Real camera action". Ben ne yazık ki sadece ilk iki kelimeye dikkat etmiştim ürünü satın almadan önce, paket elimdeyken.

"Bari şu saate bakayım, nasıl bir şeymiş" diye düşünüp saati elime aldığımdaysa bir kez daha sarsıldım.



Saat de oyuncaktı!


Tek işlevi üzerinin kapak gibi açılabiliyor olmasıydı ki o da zor anlarında içmek üzere içine zehir gizleyen bir padişah kızı (şehzadenin pembe saat takacak hali yok) olmadığım sürece pek işime yaramazdı.



Sonuç olarak, T-1000 modeline terfi etmem bir süre daha ertelendi.

Durumun bi Punto'ya yararı oldu. Saati önüne attım, onunla oynayıp duruyor. Ondan sıkılsın, makineyi de önüne atarım. Bir haftalık oyuncak ihtiyacını gidermiş oluruz.






20110919

Ah

Şunları öğrenmesem iyiydi.
"Hangisini öğrenmesen daha iyiydi?" diye sorarsanız,

"ikinciyi" derim.




20110909

Rufusav Peşinde

Rufus görmeyeli av yetilerini de iyice geliştirmiş, avcı yönünü dürtükleyen içgüdülerini ayak, burun, göbek gibi insan uzuvları üzerinde test etmek yerine daha farklı avlara yönelmiş. En azından kısmen.

Daha önce üstün sinek yakalama yetilerini bir arı üzerinde de deneyince patisinden sokulmak suretiyle maruz kaldığı bir iş kazası falan da olmuş ama o kadar iş kazası kadı kızında bile olur. Ne bileyim kadı kızı testiyi düşürüp kırar falan mesela. Ama kadına şiddete karşıyız; kadı, kızına nazik davransın. Ne çeşmeye göndermeden önce, ne de kızı çeşmeden geldikten sonra onu hırpalamasın.

Konuyu çok dağıtmayayım, aile ziyaretim sırasında gözlemci yönüm teyakkuz halindeyken Rufus şaşkınını bir sinek peşinde koştururken gördüm. Ben yanına yaklaşana kadar Rufus sineği yere indirmişti bile. Ben de bir belgeselciye yakışır şekilde, kameramı yere bırakıp Rufus'un avıyla olan mücadelesini sessizce kaydetmeye başladım. Yalnız baktım bi ara Rufus kediyi o minik büfemsi şeyin altına kaçırıp şaşkın şaşkın bakınmaya başladı, hem belgeselci etiğimi hem de büfeyi bir kenara çekeyim dedim ki Rufus da avına kavuşsun. Yalnız büfeyi kenara çektiğimde ben de en az Rufus kadar şaşkına döndüm. Çünkü az önce Rufus'un pati darbeleriyle serseme dönen, bırak uçmayı, yürümeyi bile zor beceren sinek ortada yoktu. İyi ki o an biri de benim belgeselimi çekmiyordu, o şaşkınlığım kayda geçsin istemezdim. "Tam çekemedim lan" düşüncesiyle biraz daha ittirdim büfeyi ama avım, amaan, Rufus'un avı, yine yoktu ortalıkta. Emin olmak amacıyla büfeyi tamamen yukarı kaldırdım, ama sinek hala yoktu. Gök yarılmıştı da içine uçmuştu sanki. Gerçi büfeyi tamamen kaldırmamın sebebi birazcık da büfeyi azıcık daha çekersem parkelere vereceğim hasar sonucu annemden yiyeceğim lafların kulağımda çınlamış olduğuydu ama olsun.

Sonuç olarak çabalarımdan vazgeçtim ve bıraktım yerine büfeyi. Rufus da, yavrum, bir iki tur daha atıp çaresiz kaldığının farkına vardı ve mücadeleden vazgeçti. Tabi ki bir sonraki avına kadar.

Rufus'un çaresizliğini de Rufus'un 1:05 gibi attığı "Nerde bu lan?" bakışıyla anlayabilirsiniz.

O zımbırtının adı büfe değil başka bir şey de, aklıma gelmedi şimdi vallahi.

20110908

O kullansın.

Kımanç Tatlıtüy ile olan tatlı rekabetim (oha bu terimi kullanınca da bir tuhaf oluyormuş insan) yaklaşık üç yıl önce annemin bana hediye almaya karar verip hediye olarak da 10 yıldan uzun süredir kullandığım parfümü almaya niyetlenmesi, ancak reyon görevlisinin farklı bir parfüm ittirmek istemesi üzerine annemin beni arayarak "Oğlum sana parfüm alacaktım da, buradaki hanım başka bir parfüm öneriyor, hem Bihlül de bundan kullanıyormuş" demesiyle ortaya çıkmıştı. Şurda da bahsettiğim gibi kendisine ağzının payını bir çırpıda vermiştim. (Görevli Bihlül ile hiç karşılaşmamış, karşılaşmışsa da muhtemelen "Aaa bi kadının salak çocuğu sizin için böle böle dedi" demek yerine "Oh Bihlül" diye Bihlül'ün boynuna atlamış olduğu için yapıştırdığım bu laftan kendisinin muhtemelen hiç haberi olmamıştır, ama olsun.)

Gel zaman git zaman, aynı şahıs bana karşı üstünlük kurabilmek için şöhretini kullanmaya karar verdi. Oysa bu ne kadar bel altı bir yöntemdi. İstesem ben de şöhret olabilirdim ancak ben sokaklarda insanlar boynuma atlamadan yürüyebilmeyi, gece gezmelerimde yanımda kimin olduğu görüntülenmeden rahatça eğlenebilmeyi tercih etmiştim. Bugün bütün ülke beni tanımıyorsa sebebi rahatlığa olan bu düşkünlüğümdür yani.

Ama şahıs, şöhretini kullanıp bir kot reklamında oynadı. Üstelik reklamda kadınlara ayıp ayıp imalarda bulundu falan. Hem de annesinin yanında olana bile! Yakışıyor mu hiç aile yapımıza. Gerçi eleman annenin orada olduğunu bilmiyordu ama olsun. Ayrıca anne de hiçbir şey demiyor maşallah. Arkadaş ben hatunu gözümle yerken "Vay, vay, çantaya bak" desem ve bunu hatunun annesi görse o çanta (varsa tabi) kafamda paralanmakla kalmaz, arkadaşlarımın/sevgililerimin annelerinin gözünde itinayla çizdiğim "efendi çocuk" profili de dağılır gider. (Şaka, itinayla çizmiyorum o profili. Efendi bir adamım, yapacak bir şey yok) Ayrıca burdan söz konusu firmaya da kırgınlığımı belirtmek isterim: Ben sizin markayı resmen ilkokuldan beri kullanıyordum lan, bi ara başka marka kot giymezdim, 174'lerinizi benim için üretirdiniz. Markanızı ben meşhur ettim, haberiniz yok. (Çok oluyorum galiba)

Geçenlerde de aynı şahsı bir dizi fragmanında gördüm. Hatta dizi başladı sanırım. Neymiş, "Işığı kapatma, karanlıkta uyuyamıyorum". İşte şahsın gerek şöhretini kullanmak, gerek türlü ayak oyunları yapmak suretiyle beni yendiğini anladığım an da bu fragmana gelen tepkileri gördükten sonra oldu. Ben "Işığı/TV'yi kapama, karanlıkta uyumayı sevmiyorum" dediğimde "30 yaşına geldin, çocuk musun!" tepkisi alıyorum insanlardan, o aynı lafı ettiğinde "Ayyy canııım", "Oyh, ne seksi" tepkisi falan alıyor.

Sanırım yenik durumdayım şimdilik, nitekim millet "Kımanç, Kımanç" diye ortalarda geziyor. Ama direneceğim, azimliyim. Tamam, bir tatlıtüy değiliz ama bizim de kendimize göre bir karizmamız, muhtelif başarı hikayelerimiz, iz bırakmak için kullanacağımız aleni/gizli silahlarımız var sonuçta.

Işığı kapatma. Çantanı göremiyorum.


Bu arada Anne, neydi ya o parfümün adı?


Satır aralarından çıkarmanız gereken: Bugün yazacak daha anlamlı bir şey bulamadım.

Gezi

Yan koltuğumda oturan, çantasına yerleştirmesine yardımcı olduğum yaşlı kadın sordu, kalkmadan hemen önce:

- Sizin de aile ziyareti mi?
- Yok, aile değil.
- İş seyahati o zaman?

Yok, dedim. İş seyahati de değil. Aşk seyahati.

Gülümsedi kadın, gözlerinin içi parladı.

Sanki gençliğine gitti.

20110905

Naşkolsun


Nazlı bazen acımasızca eleştirir.

N: Olm gelsene Ankara'ya, çok eğleniriz bak. Ben buradayim diye mi gelmiyorsun anlamadım ki
B: Gelirim tabi hacı ya, aşk olsun.
N: Aşk olsun bence de, başka türlü geleceğin yok senin.

Öyleydi-II

Bembeyazdı. 

Geride bıraktığı, belki de o yüzden bir kar tanesi gibi. 

Yuvarlandıkça büyüyen, büyüdükçe bir çığa dönüşen. Üzerimi kaplayıp beni üşüten. 

Güneş yüzünü gôsterdiğinde eriyip giden. 

Öyleydi-I

İncecikti.

Giderken bıraktığı, belki o yüzden kağıt yarası gibi.

Hiç beklemezken derince kesen. İlk anda çok acı veren.

Sonra aklına getirip kurcalamazsan pek de hissedilmeyen.
Bir zaman izi geçmeyen. Sonra kaybolup giden.

20110831

Domain şeysi

O kadar demokratik bir insanım ki blogum için alacağım domain için blogu takip eden (hepi topu kaç kişi zaten) insanlara da fikir belirtmeleri için danışıyorum. Durumun bu konuyu düşünmeye üşeniyor olmamla ya da kararsızlığımla alakası yok.

Yorum olarak şeyederseniz zahmet edip

20110829

Mıck












- İsmini nasıl bilebiliyor da Rufus diyince tepki veriyor, hayret.
- Öp dediğinde öpüyor bile anne, ismini bildiğine mi şaşıyorsun?







20110828

Rbço

Şu sıralar yaptığım aile ziyareti sayesinde pek bir özlediğim Rufus'la da hasret gidermeye çalışma fırsatım oldu. Rufus görmeyeli şimdiye kadar gördüğüm en büyük ev kedisi kadar büyümüş. Göbek falan da gitmiş, eski fit haline geri dönmüş. 

Bu arada hasret gidermek derken, yarım metre öteden hasret gidermeye çalışıyorum zira annemin ısrarlı "öp diyince öpüyor" iddialarına rağmen beni hala yanına yaklaştırmıyor. Yaklaşırsam da alışık olduğum pati ve ısırık kombolarını tattırıyor ve eski günleri yadediyoruz böylece. 

Rufus'un da işi zor gerçi, günün büyük kısmını "oğluuuum gel" "hadi koş koş odana" tarzında dilek ve temennilerine maruz kalarak geçiriyor. Salonda iki dakika kafayı dinleyeyim dese rahat yok çocuğa. 

Sanırım bir de köpek edinmem gerekecek bizimkiler için. Annemin "gel oğlum", babamın "hadi yuvarlan" telkinlerini seve seve yerine getirir de hem bizimkiler rahatlar hem Rufus. Belki babamın terliklerini bile getirir.

Sorunu çözmek için ikinci bir yol da bizimkilere kedi ve köpek arasındaki davranışsal farklılıkları anlatmak; kedinin başına buyruk bir hayvan olduğunu, sevilmek/oyun oynamak için hazır kıta beklemediğini, hele kendisiyle gel, yat gibi emir kipinde konuşulmasından hiç hoşlanmadığını fark etmelerini sağlamak. Ki bu davranışlar normal bir kedi için geçerli ve bizim karşımızda utanmasa davranış biçimiyle literatüre girecek Rufus var. Gel gör ki bunları bizimkilere anlatmak için çok geç. Anlatmaya kalksam da "Rufuus gel. Hıh, sen ne anlatıyordun oğlum?" şeklinde devam eder çabam. 

Hadi hepsini geçtim, Freud falan gelse kurtaramayacak anneciğimi bir yerden sonra. 

Sanırım en iyisi bir golden falan. 

20110827

Kara

Bir adam vardı. 

Battıktan sonra gemisi, tam da okyanus ortasında filikada; bir başına kalmaya alışmışken bir rüzgar çıktı, sürükledi onu birden beliriveren karaya. Minik bir adaya. Önce bir çeşit serap sandı adam. Sonra gerçek olduğunu anladı. Öyle bir fırtına gibi değildi rüzgar da.  hafifçe, serin serin esip de sıcakta rahatlatan tatlı bir rüzgar. Bir meltem gibi. Arada mis kokular saçan. 

Fırtınaya kapılıp da karaya vurmadı.  Kayığıyla yanaşıp karaya çıktı adam, rüzgar onu sürüklemiş olsa da. Dönebilirdi denizine geri, dönmedi.  Çıkmasa karaya yine ölmeyecekti. Ama adam kalmayı tercih etti. 

Mavi güzeldi de kara rengarenkti. Yeşil vardı en çok, adamın en sevdiğinden. Papağanların kuyruğunda kırmızı vardı sonra; yaban lalelerinde sarı, eflatun, turuncu. Hele bir de gökkuşağı çıkardı ki yağmurdan sonra, her yanı rengarenk boyardı.

Sevdi karada yaşamayı. Alıştı. Kendine bir barınak yaptı, üşüdüğünde içine sığındı. 

O denizin ortasında yalnız, adaysa ıssızdı eskiden. O karaya çıktı, ada canlandı. 

Ara ara fırtınalar çıktı, depremler oldu. Bir seferinde barınağı yıkıldı fırtınadan, ama adam hemen ertesi gün tekrar yaptı. Gitmeyi düşünmedi karadan; depremler, fırtınalar her yerde olurdu. Hem sevmişti o karada yaşamayı. Öğrenmişti, yağmurlar bazen günler sürse de ıslanıp hasta olmamayı. 

Bir sabah bir gürültüyle uyandı. Önce yine deprem oluyor sandı. Daha önce de olmuştu. Çok uzun sürmezdi. Bekledi, geçer diye. Bekledi, bekledi.  Geçmedi. Deprem miydi, herneydiyse o, hiç dinmedi. 

Bir gümbürtü koptu ve kara suya batmaya, suyla bir olmaya başladı. Tamemen gömüldü sonra suya. Ada okyanusun dibine batarken adam artık hem karasız hem de kayıksız kaldı. "dalsam, çeksem yukarı" diye düşündü. Ama biliyordu, ne yapsa faydasızdı. O karadan gitmedi de daha zoru oldu, kara onu bıraktı.

Elinde adadan bir avuç toprak kaldı.

20110824

Nefes

Yangını söndürmek için alevin oksijenle temasını kesmelisin ya hani. 

Ciğerinin yanıyor olmasıysa derdin; tut nefesini, boğ kendini.

20110822

Gemi

Gemiler yakılmış, köprüler yıkılmış.
Geri dönebilmek için tek çare, uçmayı öğrenmek kalmış.

20110821

d=m/v

Enimiz boyumuz, yüksekliğimiz belli. Haliyle hacmimiz, bir araya gelince şu diyarda yaşayacaklarımıza kap etmek için limitimiz belli. 

Bizim elimizdeyse bir tek yaşayacaklarımızın yoğunluğunu ayarlama şansı var. Ne kadar yoğun; o kadar ağır, o kadar oturaklı kap.



Sahi, bir kilo pamuk mu daha ağırdır yoksa bir kilo demir mi?

Bıp

Sen küçücük şeylerle dertlenirken acı acı çalan sireni  duyup camdan aşağı bakarsın da trafiğin orta yerinde sıkışmış ambulansı görürsün. 

Sen küçücük şeylere dertlenirken dağ gibi adamın gözünün önünde eriyip gittiğini farketmezsin bile.  Farkedersin de gecikirsin; elinden bir şey gelmez, çaresizsin. 

Sonraları biri silkelenir de kendine gelirsin.

Çok sürmez ama, yine küçük şeylerle dertlenmenin peşine düşersin. 

Her seferinde kendine söz verir de tutmayı beceremezsin. 

20110820

NaZ

Ogün, demiştim. Çok huzurluydum.

Evet, farkındaydım, dedi o da. Öyle olmasa kimse "baksana bayrağa, ne güzel dalgalanıyor nazlı nazlı" demezdi. Buna dikkat etmezdi bile.

Fahrenheit -40

Termometrede fahrenheit ve celcius bile bir noktada aynı değeri gösterebiliyorsa, ki bu nokta -40 ve onu görebiliyorsan normal şartlarda donarak ölmek üzeresindir muhtemelen, birbirinden tamamen kopuk iki insanın da anlaşabileceği ortak bir nokta vardır.

O noktayı ölüm eşiğine gelmeden bulursun şanslıysan.

alış (vermeyiş)

"benim hiç alışkanlığım yok galiba" dedi, durumdan şikayet edercesine.

"Neden hayıflanıyorsun ki, bundan güzel çok az şey vardır" dedim şikayetçi olmasına şaşırarak.

Çünkü ben alıştığım şeylerin bokunu çıkaran bir insanım. Alışkanlığın iyi ya da kötü olması bokunu çıkarmamda etken bir parametre olmasa da, istatistik tutsam kötü -en azından yararsız- alışkanlıklarımın daha fazla suyunu (kelimeyi yumuşatayım da tekrarladıkça kanalizasyon çukuruna dönmesin post) çıkardığım ortaya çıkacaktır muhtemelen. Belki iyi alışkanlıklarımın az olmasından, belki iyi alışkanlıkların suyunu çıkarmanın kötü alışkanlıklara nazaran daha uğraştırıcı olmasından. Sebebini bilemiyorum. Bu açıdan bakarsak kötü alışkanlıklar karpuz gibiyken iyi alışkanlıklar en fazla elma gibi. (içerdikleri su miktarlarını kullanarak metafor yaptım farkettiysen)

Sigara içiyorum mesela ve ne yazık ki insan gibi içemiyorum. Abarta abarta içiyorum. Burada alışkanlığı bağımlılıktan ayıran şey, fiziksel ihtiyaç hissetmeden içiyor olmam. Arabaya bindiğimde bir sigara yakarım mesela, bunun gibi. Çoğu zaman nikotinel (var mı böyle bir terim?) değil olay. Her sigaranın da tadını çıkarıyorum. Öyle ki "Bir fahişe gibi sigara içiyorsun" denmişti bana bir kez.

Kahveye hala alışkınım da, suyunu çıkardığım zamanlar normal insanın yatmadan önce süt içtiği gibi ben yatakta kahve içer öyle uyurdum.

Cola da öyle mesela, eve geldiğimde beni "Sana çok kötü bir haberimiz var" diye karşılayan insanlara " Cola mı bitmiş!" tepkisi verdiğim vakidir.

Bazen bilgisayar oyunlarına çok alışırım ve insan gibi değil, tüm boş vaktimde oynarım. Günün 16 saatini DDO ile geçirdiğim olmuştur yıllar önce.

İşyerime de alışkınım.

Bazı eşyalarıma çok alışkınım, eskimiş olsalar bile kullanmaya devam etmek istiyorum.

Şok'a gitmeye, kasa görevlisine hal hatır sormaya alışkınım. Güzel di mi? Şok'a gitmeyi kestiğimden beri "Kasa görevlisine de ayıp ettik" diye düşünmesem daha iyi. Şok'un önünden başka market poşetleriyle geçsem mahalle bakkalı önünden süpermarket poşetiyle geçen mahallelinin psikolojisini yaşayacağım neredeyse. (Kahraman bakkal süpermarkete karşı, değil mi F.Ş?)

İnsanlara çok alışabiliyorum ve suyunu çıkarmsanın en riskli yönü belki de burada ortaya çıkıyor.

Alışkanlık bağımlılıktan daha tehlikeli bile olabilir. Bağımlılıkta bağımlısı olduğunu düşman olarak görüyorsun daha ziyade. Alışkanlıkta ise bir nevi yoldaş. Sonuçta iyi ya da kötü alışkanlık sahibi olmamak güzel.

Mesela ben karizmatiğim. Alışkanlıklarım sayesinde değil, suyunu çıkardığım alışkanlıklarıma rağmen.




20110813

Mola Süremiz

Yirmi dakika mola versek ayrılığa, aylar sonra?

Hani otobüsler bile bir kez duruyor ya, hepi topu altı saatlik yolda.

Haziran 2011

Neyi Neyi


- Neyin peşindesin?
- Evet, ama çalamıyorum.
- Neyi?
- Neyi işte.

20110812

Oh, Beni Bulmuşlar

Geçen yıl şurda bahsettiğim üzere sigara paketleri üzerinde yer alan caydırıcı fotoğraflardan birinde yatak döşek yatan elemanı kendime çok benzetiyordum. Çevremdekilere gösterdiğimde onlar da benzetiyor ve genelde kızıyorlardı, "Benzetme kendini öyle kötü şeylere!" diye.

Neyse, bugün Sinem bir link gönderdi, ki o da şu. Bana biraz üfürük de gelse, haberde de okuyabileceğiniz gibi söz konusu arkadaş mağduriyetlerden mağduriyet beğenmiş. Karısı terk etmiş, işten atılmış/iş bulamamış, mahalleli ona kötü gözle bakmış falan.

Ulan, dedim; ben kitabım çıkmışcasına, ya da bir celebrity'e daha benzediğimi keşfetmişcesine millete "Bak! Bak! Bana benziyo!" diye o paketi gösterirken adam paket yüzünden neler yaşamış. Neyse ki çevremdekiler iyi insanlarmış da, "Lan bu hakikaten o galiba" diyip hor görmediler beni. Sevgilim terk etmedi, patronum işten çıkarmadı. Belki Rufus'un o asabi tavırlarının sebebi bu benzerliktir bak, onu bilemem.

20110811

Kelam



Hemen her gün yolumun işten eve dönerken zorunlu bekleme yaptığım trafik ışıklarından birinde su, kalem falan satan 3-4 çocukla karşılaşıyorum. İçlerinden görece daha büyük, muhtemelen 12-13 yaşlarında olan küçük bir kızın devamlı müşterisi oldum. Beni görünce diğer çocuklar yanıma yanaşmıyor, onun müşterisi olduğumu bildikleri için. Ben de o an ne satıyorsa alıyorum bir tane. Olay müşteri olmayı da geçti zaten, kanka olma yolunda ilerliyoruz sanırım. En son geçenlerde "Abi, geçenlerde kız arkadaşın var mı diye sormuştum, hala aynı mı durumlar?" diye sordu. "O zaman ne cevap vermiştim ki sana, hatırlamıyorum" dedim. (Yazar burda aşk hayatının hızlı olduğunu ima etmiyor. Bir ara kafasının karışık olduğunu ima ediyordur en fazla). O kadar anlatmışım kıza, her biri en fazla 60 saniye süren kırmızı ışık muhabbetlerimizde.

Sırf para istiyor olsa muhabbet etmem muhtemelen de, en azından bir şeyler satmaya çalışıyor. Bir şekilde emek harcıyor. Bu aralar mevsimin de etkisiyle sürekli su satıyor mesela. O yüzden arabamda muhtemelen 15 şişe falan küçük su; ben fren yaptıkça ileri, gaza bastıkça geri olmak üzere cumbul cumbul hareket ederek benimle geliyor her gittiğim yere. Geçenlerde lafı açıldığında Nazlı ve Onur'a demiştim hatta, "artık söyleyeceğim, selpak satsın" diye.

Bir süredir ilk kez bugün karşılaştık kendisiyle tekrar. Ve karşılaşır karşılaşmaz elinde kalem olduğunu (su olmadığını) görüp sevindim. O beni görmedi önce, düt yapıp çağırdım ama kısıtlı zaman vardı yeşilin yanmasına. Hemen elindeki 3-4 bir tanesini tutuşturdu elime. Yeşil olunca hoşuma da gitti. Alış veriş süresince yeşil ışık da yanmış, önümdekiler bir miktar hareketlenmişti. Arkadan gelen bir kaç korna eşliğinde ben de hareketlendim.

Yolun kalan kısmında gözüm kaleme takıldı bi ara. Kafası yoktu! Kafası dediğim şu basıp çıtçıtlattığın yer. Hadi neyse dedim, o kısmı zaten ben kaybedecektim kalemi kullanmaya başlasam. Bir sonraki ışıkta elime alıp baktım, yakana falan takmana yardımcı olacak zımbırtı da kırık! Sonra farkettim ki çıtlatma mekanizması da bozuk. Kalemin ucunu dışarı çıkarıp yazma gibi bir şansın da yok yani.

Bildiğin bozuldum, en güvendiğim sokak satıcım, bir nevi sırdaşım bana kazık attı diye.

Sokak satıcım beni de sattı resmen.