20100224
Yaşasın Minimalizm
Bu akımının çıkış noktasıyla ilgili bilinen tüm gerçekleri yok sayacak bir teorim var artık.
Minimalizmin kaynağı kesinlikle bi kedi olmalı. Rufus gibi bi kedi.
Daha önce de bahsetmiştim galiba, "Ben odamın çok düzenli olmasını sevmem, biraz kaos olsun" savunmasıyla dağınıklılığıma kılıf bulurdum hep. Ne güzel olur öyle, masam bomboş durmaz; kitaplıkta, raflarda alakasız şeyler barınır. Fotoğraf çekerken kullanırım diye aldığım mum, sim, lolipop, cıvata, conta, mermer gibi bir çok obje kendine oralarda yer bulur.
Bi ara öyleydi en azından.
Birce deli olurdu mesela odamın bu haline, "odanda her şey üzerime üzerime geliyor" derdi. Evimde kalmak yerime bir yatak, bir dolap ve bir aynadan mütevellit otel odasında kalmayı teklif etmesi de bu sebeptendi.
Gel gelelim, Birce'nin bana yaptıramadığını bir kedi yaptırdı arkadaş, var mı ötesi?
Şöyle ki, Rufus beni masum tavırlarıyla kandırıp evimizin içinde kendine yer bulduktan kısa bir süre sonra büyüyüp serpilmeye, serpildikçe de bulduğu her deliğe girip çıkmaya başladı.
Önce masa, komidin gibi yer seviyesine nispeten daha yakın ve Rufus tarafından ulaşılabilecek mecralar problem oldu. Rufus çünkü, yer seviyesinin üzerinde bir şey görmeye dayanamıyor. Görürse hemen minik patileriyle aşağı itip yer seviyesine getiriyor söz konusu objeyi. Eşitlikten yana kendisi. Sosyalist bir kedi.
Bu probleme pratik bir çözüm getirerek bir kısım eşyayı kitaplığımın çeşitli yerlerine -mümkün olduğunca yükseğe- itinayla yerleştirdim. Birazını da çok sevdiğim rafıma dizdim. Sonra gittim, Ikea'dan çeşitli kutular aldım. Ortalıktaki ıvır zıvırın kalan kısmını kutulara tıkıştırdım Rufus'tan uzak tutma düşüncesiyle. Kutuları da kutulara koymadığım bir kaç ıvır zıvırla beraber dolabımın üzerine istifledim, oh mis.
Rufus kitaplığa, rafa ya da dolaba tırmanabilecek değildi sonuçta. (Sen öyle san Buro)
Üç ay falan kısmen rahat iyi geçti. Hem Birce oda görece sakinleştiği için sevindi; Rufus ortalıkta dolu kül tablası, çekirdek kasesi falan unutmadığım sürece ortalığı çok fazla dağıtamadı. Çareyi ellerime, ayaklarıma saldırmakta buldu.
Bu süre zarfında Rufus salona girmesin diye koridordan salona açılan kapıyı Rufus koridor tarafında diye düşünerek kapadıktan sonra Rufus'u salonda bulmamla birkaç kez yaşadığım "Lan, bu kedi kapının altından mı geçiyor?" paranoyası falan var ama onlar önemsiz şeyler.
Neyse işte. Rahat dönemler bitti. Rufus'un son bir haftadır moda haline getirdiği aksiyonu rafa ve dolaba tırmanmak. Tırmanmakla kalmayıp orda bulduğu zımbırtıları aşağı itelemek. Üstelik çok değil, 3 ay önce fotoğraf çekmek için kendisini yerleştirdiğim o rafta korkudan öyle hareketsiz duruyordu ki, bıraksam 5 gün orda kalırdı.
Salak kedi, benim kül tablam ve ezel izlerken kullandığım çekirdek kitim (bi çekirdek dolu kase, bi de kabuklarla dolu kase) için en güvenli yer o rafın üzeriydi, şimdi nerde saklayayım ben onları? Kapalı dolapta, çekmecede saklayayım desem iki aya kalmaz onları açmayı da öğrenirsin sen. Kasa mı yaptırayım lan sırf bu ıvır zıvırı saklamak için?
Burda bi an Rufus'un steteskopla kasanın şifresini çözmeyi denediği bi sahne geldi gözümün önüne. Bu fikirden de vazgeçtim.
Bi de bi haftadır ayrı bi asabileşti. 2-3 haftadır ben uyumak üzere yattığımda ve uyanıp kalkmadan önce yatakta debelendiğim süre zarfında patisiyle alnımı tokatlayıp kaçıyor, bu oyunu bana nisbeten sevimli geliyordu.
Ama dün gece uyumak için yattığımda resmen dayak yedim arkadaş ya. Resmen seri tokatlar yedim alnıma. Patileri gözüme girmesin diye gözümü kapadığım için göremedim, ama çift pati bile dalmış olabilir. Hatta kedilerde dört pati var lan, kesin dört pati dalmıştır. Ciddi manada korktum dün akşam, kedi beni deşecek diye.
Çok uzattım.
Sonuç olarak, canıma tak etti arkadaşım. Odada ıncık gıncık ne varsa satıp savıcam, bi masa, bi yatak, 2 de dolap bırakıcam içerde. Hatta yıllardır "Evde oyun oynuyorum, laptop kaldırmaz" diye devam ettirdiğim desktop kullanma inadımdan da vazgeçip bi laptop almak bile geçti aklımdan. Ama Rufus'un patileriyle laptop'ı yere düşürme ihtimalini düşününce vazgeçtim.
Ortalıkta hiçbir şey bulundurmayacağım, minimalist olacağım.
İşte minimalizm kesin kedisinin teröründen yılmış bir insan tarafından uygulanmaya başladı ilk. Sonra da "aaa ne güzelmiş, Tv üzeri dantel örtü falan çok banal zaten" diye düşünen insanlarca da yayıldı tüm dünyaya.
Minimalizm şimdiye kadar kimsenin aklına gelmemiş olsa Rufus yüzünden benim aklıma gelirdi, bundan da eminim.
Ne diyorduk,
Yaşasın minimalizm.
Yaşasın Rufus terörüne karşı Buro - Minimalizm dayanışması.

20100223
Hedef
diye anlatıyordu yemek yerken karşısındaki arkadaşına, bizim depocu arkadaşlardan biri.
"Vay anasını, helal olsun" diye geçirdim aklımdan bu cümleyi duyar duymaz.
Sonra anlatmaya devam etti arkadaş...
Kız kaçırmaktan bahsediyormuş.
20100222
Başvuru
"If it becomes pozitif I'll be proud and happy dou to work with you"
Dalga geçmek falan değil niyetim. Madem bilmiyorsun, kasma arkadaşım.
20100220
İçecek
Kendi hallerine bırakıldığında kahve, çay gibi genelde sıcak içilmesi tercih edilen içeceklerin soğumasını; cola, limonta gibi soğuk içilmesi tercih edilen içeceklerin ise sıcaklaşmasını buna bağlardım.
Termoslarsa insanlarla içecekler arasındaki amansız çekişmede hem zekaları (sıcakla soğuğu nasıl ayırt edebilirdi ki başka?) hem de heybetleriyle en büyük müttefikimizdi benim gözümde.
Ama ne yazık ki o savaşçı yapılarının altına çok narin bir ruh yatardı, hala öyleler mi bilmem ama teknolojileri gereği bir kere düşürsen hemen kırılırlardı. O yüzden en büyük küçüklük korkularımdan biriydi bi termosu yere düşürmek. Böylesine onurlu bir savaşçının ruhunu incitmek istemezdim çünkü.
Sonra büyüdüm; fizik, kimya falan gördüm de anladım olayın aslını.
20100218
müteahhit
- Karadeniz'de temel çok. Temel atma sıkıntısı çekmezler.
meyil
Meyil adresim sensin.
Hadi İsmail YeniKaramürsel böyle bir isim bulsa anlarım. Kendim bulsam bile anlarım lakin ben bile bu kadar harf oyunu yapmıyorum abicim be. Benim ocakbaşı muhabbeti daha keyifli yeminle.
İlan
Verdiğim ilanlardan birine gelen başvurulara bi baktım da, "Yabancı Dil" (evet bold yazılmış) kısmına "Türkçe" yazıp seviyesini de "Okuma-10, yazma-10, konuşma-10" şeklinde belirten insanlar var.
Nereli olduğuna bakıyorsun, Çorumlu, Zonguldaklı falan. Türk yani.
Varsan baksan bu insanlar 10 verdiği Türkçe'leriyle iki lafı bir araya getiremiyorlardır kesin.
20100217
Yazar Kasa Dinlenme Tesisleri
Teyzecim, görevli aldıklarını kasadan geçirirken tek tek kontrol etmene gerek yok, kasiyer tabiatı gereği önünde bulduğu herşeyin barkodunu okutuyor kasaya. Ha okutmadan mı geçirdi, müesseseden olur o da, daha ne istiyorsun.
Ama olmaz, cüzdanını çıkarmak için illa ki kasiyerin "şu kadar lira" demesini bekleyecek teyze. Sonra cüzdanından kredi kartını ya da banknotlarını çıkaracak. Aldıklarını poşete tıkıştırmaya başlamak için de illa ki kredi kartını geri almayı bekleyecek. Arada kasa çevresinde duran ürünleri işaret ederek fiyat sorgusu da yapabilir kasiyerle, hiç sorun yok bekleriz biz.
Zaten genel itibariyle çevremdekilere saygılı olduğumu düşünürüm, ama kasada ödeme sırasında daha bi dikkat ederim arkamdaki zaten beklemekten bezmiş insanları daha da fazla bekletmemek için. Ürün geçer geçmez poşete tıkıştırmaya başlarım, kasiyer "şu kadar lira" demeden önce poşetleme işlemini bitip elimde cüzdanla hazır bekliyor olmaya gayret ederim.
Başbakanın "bakkallar başının çaresine baksın, ne bilim 3-4 bakkal birleşip markete girsin, gelecek bayramda da ineğe girerler" temalı sözlerinden sonra yaşayacağımız işkence bundan da beter olur muhtemelen.
Çünkü bakkaldan upgrade edilmiş marketlerde durum daha da kötü. o tip marketlerde ne kasa kuyruğu var, ne kasadaki -muhtemelen market ortağı- insanın insanları bekletmemek gibi bi derdi. Önünde son teknoloji yazar kasa, hala kafasını kaşıyarak hesap yapmaya çalışıyor bakkaldan kalma alışkanlıkla.
*O cümle burdaydı
Haftaiçi
Geldi, muhabbet esnasında evden işe, işten eve gidip gelmek dışında pek bir şey yapamıyor olmasından yakındı haklı olarak. Kendisi bizi yıllardır tanıyor olmasına rağmen hala über bir sosyal hayatımız olduğunu düşünüyor sanırım.
Yemek yedik, muhabbet ederken Erman bi yandan internette bilardo oynuyordu, ben zap yaparken rasladığım yeni yarışma programının cumartesi yetenek sizsiniz, pazar wipe-out, pazartesi ezel şeklinde devam edip salı günü boşa çıkan tv fetişimizin (evet, orta sınıf bir aile gibiyiz) tamamlayıcısı olabileceği düşüncesiyle sevinç nidalarımı iletiyordum.
Sonra Erman uyuklamaya başladı, odasına gönderdik. Daha sonra ben uyuklamaya başlamışım, Soner beni odama gönderdi.
Uyumadan önce şikayet ettiği haline şükrediyordu muhtemelen.
20100215
Adnan
Slogan yine aynı; "Bütün dünya anladı"
20100211
buk
Bu muhabbeti yapan insanlar muhabbetin başka bir yerinde de televizyon izlemediklerini sıkıştırırlar zaten araya.
Nasıl listende 700 arkadaş barındırmak marifet değilse, Facebook kullanmamak da bir erdem değil canlarım. Prim yapmıyor artık.
20100210
Kaza
Olmadı tabi böyle bir şey. Oldu da ben abarttım fazlasıyla, neden böyle amerikan filmi havasıyla anlattım bilmem.
İşlek bir caddede yavaşça ilerleyen trafikte bir polis arabasının sağ taraftaki dar sokaktan çıkıp caddeyi keserek sol taraftaki sokağa girmek için sirenlerini çalıştırıp hamle yapması, sağ şeritteki arabayla orta şeritteki benim durarak yol vermem ama sol şeritten kaptırıp gelen arabanın (kamyon falan değil) sireni ve dolayısıyla polis arabasını farketmediği için durmayarak polis arabasıyla öpüşmesinden ibaret aslında olay. Araçlar 2 metre önümde çarpışınca bi gaza geldim galiba.
20100209
Turist
Ülkemizi ziyarete gelen Japon turist Hiroşima Nagazaki'nin tatili bir kabusa dönüştü.
Katıldığı Sultanahmet turu esnasında fotoğraf makinesini otelde unuttuğunu farkeden Nagazaki, başka bir fotoğraf makinesi bulabilmek için kendini adeta paraladı. "Nolur ver 2 poz da ben çekeyim" yakarışları fotoğraf çekerken transa geçen kafiledeki diğer Japon turistler tarafından dikkate alınmayan Nagazaki, çaresiz kalınca "Onurlu yaşayamadım, öyleyse onurlu ölürüm" diye bağırarak yanındaki Japon'un boynundan kaptığı fotoğraf makinesinin flaşını gözüne gözüne patlatmak suretiyle çevredekilerin şaşkın bakışları eşliğinde intihar teşebbüsünde bulundu.
Hemen en yakın fotoğraf stüdyosuna kaldırılan Nagazaki'ye "Gözü kamaşmış" teşhisi konuldu. Yetkililer hastanın hayati tehlikesinin bulunmadığını, karanlık odada banyo yapıldıktan sonra taburcu edileceğini söylediler.
Konuyla ilgili görüşlerini aldığımız kafiledeki başka bir Japon turist; "Bir yere gidip fotoğraf çekemeden dönmek bizler için çok utanç verici bir durumdur. Hele bir de yurt dışına gidip gelmişsek. Böyle insanlara kız bile vermezler bizim orda. Bu yüzden böyle bir utanç yaşayan insanlar gözlerine flaş patlatarak modern harakiri yaparlar" şeklinde konuştu.
20100208
Bilmez Ki
Bilmez ki onun gözünde ne kadar yaramaz görünsem de her sabah ondan önce uyanıp o uyanana kadar onu izler, akşam eve dönüş saati yaklaştığında kapının arkasında onun yolunu gözlerim.
Bilmez ki masada duran selpağı parçalamam, ortada unutulan kül tablasındaki izmaritleri dışarı çıkarıp onlarla oynamam hep yalnızlığımdandır.
Bilmez ki her fırsatta bir yerlerini ısırmam hırsımdan değil, kaşınan dişlerimdendir. Belki de değildir, alışkanlıktandır. Bunu ben de bilmem ki.
Bilmez ki bana aldığı afilli yatakta yatmamamın sebebi, onun yatağında onunla uyumaktan daha çok keyif alıyor olmamdır.
Bilmez ki ben onu ne kadar severim.
Nasıl sevmem ki.
Olmazdı ki sıcak bir yuvam, o beni yolda bulduğunda evine kabul etmeseydi.
Böyle sağlıklı olmazdım ki, ben yemek yiyemiyorken elinde biberonla peşimden koşturmasaydı.
Güzel bir ismim olmazdı, sevgilisi onun için düşünüp bana en yakışanı bulmasaydı.
Bilmez ki, benim tek arkadaşımdır o.
Rüsgar (Evet s ile)
Fidan eğilip bükülür, çünkü bilir ki o asırlık çınar gibi dik durmaya çalışsa kırıp geçecektir rüzgar kendisini.
Teknenin yelkeni gergin kalmaz rüzgar karşısında. Bilir çünkü, beş yıldızlı otel odasında serili duran çarşaf kadar gergin durmaya çalışırsa rüzgar yırtıp geçer onu.
Gelen rüzgarla kendini biraz gevşetir, rüzgarı içine alıp yumuşatır. Hala yeterince yumuşamadıysa rüzgar, yelkenin üzerinde minik delikler açılır. Açılır ki rüzgar o deliklerden süzülüp gidebilsin.
O minik delikler engeller yelkenin yırtılmasını. Kurtarır yelkenin hayatını.
Hayatta herşeyin her zaman, hatta çoğu zaman, yolunda gitmemesi normaldir. Önemli olan, hiç beklemediğin bir anda olsa bile, karşına çıkan zorluklara nasıl/ne kadar direneceğine karar vermektir.
Her zorluk karşısında dimdik ayakta kalmamalı insan. Bazen zorluğu kabullenmeli. Onu aşabilmek için tek başına çabalamamalı. Biraz eğilip bükülmeli zorluk gidene kadar.
Çok umursamamalı. Biraz gevşetmeli kendini, zorlukları tüm şiddetiyle karşılamak yerine onları azıcık olsun hafifletebilmek için.
Kalbinde açmak zorunda kalacağı minik delikleri kabullenmeli o delikler canını acıtacak olsa da. Biraz zaman tanımalı, oluruna bırakmalı. Onları onarmaya uğraşmamalı rüzgar hala tüm şiddetiyle eserken. Bilmeli ki o delikler önleyecek canının daha fazla yanmasını.
Bilmeli o delikler olmazsa kalbinin hepten paramparça olacağını.
Rüzgar durulduğunda, kalp zaten onaracak kendini, kapatacak delikleri.
20100205
20100203
Bazen
Köşeyi döndüğünde onu neyin beklediğini düşünmekten, ağzından çıkan laflar yanlış anlaşılmasın diye onları süzmekten, -süzemeyip üzülmekten-, kar yağarken eve nasıl gideceğini düşünmekten. Trafikte şerit değiştirirken aynayı kontrol etmekten, planladığı işler zamanında gerçekleşsin diye çabalamaktan, hayatta sağdan-soldan-yukarıdan-aşağıdan alacağı darbeleri kestirmeye çalışıp o darbeleri hafifletmek için kendince önlemler almaktan.
Her an bir aksilik çıkabileceğini düşünmekten, canı hiç istemediği halde erken yatmaktan, daha da kötüsü erken kalkmaktan, kediye mama alması gerektiğini kendine hatırlatmaktan, takdir edilmemekten, güvenip kazık yemekten, kazık yememek için güvenmemekten, her an tetikte olmaktan, bahane bulmaktan, kendini savunmaktan, anlayış göstermekten, şimdi çok güzelken elbet bir gün bozulacak olmasından, omzuna binen yüklerden ve bu yüklerden şikayet etmemekten, üçüncü tekil şahıs kullanmaktan.
Bazen bıkar büyük adam olmaktan.
Çocuk olmak ister. Naz yapmayı, plan yapmamayı, gece sabaha kadar oyun oynayıp gündüz bütün gün miskinlik yapmayı, benzinin bitmemesini, trafiğin olmamasını, üzülmemeyi, yazarken cümlelerini tekrar kontrol etmemeyi, sessiz kalmayı/sessizde kalmayı, sarılmayı, birilerinin hayatında önemli olduğunu hissetmeyi, kırgınlıklarının geçivermesini, kırılmamayı, gereksiz kırgınlıklarının hoş görülmesini, bir şeylerin bitmemesini, başka şeylerin başlamamasını, telefonu kapatıp atmayı, otun bokun kendisine sorulmamasını, en beklemediği an en beklemediği şeylerle karşılaşmamayı, akışına bıraktığı şeylerin istediği gibi gitmesini, çabalamamayı, anlamlı cümleler yazmamayı, yük olmamayı, tişörtle gezip üşümemeyi, ne zaman istese saçlarında gezinecek bir elin olduğunu bilmeyi, yalnız hissetmemeyi, geleceği düşünmemeyi, üzmemeyi, takdir edilmeyi, güzel şeyler duymayı, mutlu haberler almayı, yanlış yapmamayı, yaptıklarının da gözüne sokulmamasını, mızmızlanmayı, hatta bazen utanmadan ağlamayı, birinci tekil şahıs kullanabilmeyi ister.
Yürüyüp gitmek ister, kendini bırakmak ister.
20100201
Tiraj
Tirajı komik.
Göbek
Neyse zaten asıl olay o değil. Film cumartesi gecesi için birazcık ağır olduğu için film arasında sigara içmeye yeltendik Erman ve ben. Gerçi film ağır olmasa da sigara içerdik kesin.
Dışarı çıkmak için yürüyen merdivenlerden inerken bi baktım, Soner de arkamızdaymış. Sonerin bi basamak arkasında da bi adam var, ben sanıyorum ki Utku. Yükselti farkından göbek hizasını görüyorum baktığımda. Sonerle konuşurken bi ara gözüm göbeğine takıldı Utku'nun. Biraz göbek yapmış, diye geçirdim içimden ve göbeğini sıktırmak üzere hamle yaptım. Elim tam göbeğe ulaşmak üzereydi ki kafamı kaldırıp Utku'nun yüzüne bakma ihtiyacı hissettim.
Acı gerçekle yüzleştim o an. Utku değildi göbeğine hamle yaptığım. Alakasız bir adamdı. Adam da göbeğine uzanan bir el farkedince o elin sahibine bakmak istedi haklı olarak, ve biz adamla göz göze geldik.
Neyse ki elimi göbeğe ulaşmadan durdurabildim. İki saniye falan anlamsızca havada kaldı elim ama tanımadığım bir adamın göbeğini mıncıklamaktan iyi bir şey tabi bu.
Yaptığım salaklığı savunmak için "Pardon, arkadaşım sandım da bir an sizi" dedim. "Önemli değil" dedi adam da şaşkın bi gülümsemeyle. Hadi bu neyse, insanlık hali. Ama salaklık bende işte, orda kes di mi muhabbeti. Kesmedim tabi, "Sıçtım, bi de sıvayayım" tekniğinin kitaplara geçecek bir örneğini sergileyip adama "Arkadaşa tam da amma göbek yapmışsın oğlum diyecektim, eki eki" dedim.
Adamın suratı değişti biraz, ve ben yaptığım salaklığı farkettim. O cümlemden sonra zaman geçmedi, yürüyen merdiven aşağı inmek bilmedi. Bozulan yürüyen merdivende mahsur kalan Temel gibi hissettim kendimi. Soner ve Erman patlayarak gülerken ben hiç bir şey yapamadım.
Neyse ki filmden önce bir spor salonunun reklamı vardı. Adam filmden çıkar çıkmaz o salona kaydolmuştur muhtemelen.
Genç Celebrity
Cuma akşamı da Beyazıt Öztürk insanı bu iki çocuğu programına çıkarıp gevrek gevrek gülmek suretiyle rating malzemesi yaptı bir güzel.
Tamam, zaten çocukların videosu binlerce insan tarafından izlenmiş olabilir. Çocuklar zaten büyük bir kitle tarafından tanınıyor hale gelmiş olabilir ama sırf iki rating kapacağım diye gece yarısı o çocukları programa çıkarmak niye? Farkında değil mi küçücük çocukların omzuna yüklediği yükün?
Hele çocukların kısa boylu olanı nasıl da müsait program program gezdirilip rating malzemesi yapılmaya.
Bir yerde de kızların birinin babasına soruyorlardı, "büyüyünce ne olmasını istersiniz?" diye. "Başbakan olsun kızım" dedi adam da.
Abicim, kızın bu yaşta celebrity oldu, haberin yok.
** son cümle burdaydı""
20100130
Kaymak
Kızım, "bu maya nası kabarıyooo?" gibi sorular sorduğunu göz önüne alarak mutfakla ilgili bir insan olduğu çıkarımını yaptım. Peki sütü (bildiğin süt hani) kaynatınca üzerinde oluşan beyaz tabakanın ne olduğunu hiç merak etmedin mi sen? "Bu beyaz şey neee? Iyyy?" diye sormadın mı hiç annene ya da babana.
"O sütün posası kızım" falan mı dediler sana?
Kaymak o işte kaymak! Yapılabiliyor evde gayet. Evde yapılmayanı da genelde köylerde yapılıyor zaten, evdekinden biraz daha ilkel şartlarda. Kaymak sentetik bi yiyecek falan değil yani.
İmza: Pratisyen Dr. Oetkar
Gaz
B: Eurosport'ta snooker şampiyonası var. Onu izledik, gaza geldik. Erman'la snooker oynuyoruz internette.
B: Siz Eurosport'ta ne izleseniz gaza geliyorsunuz zaten. Geçen ay da dart turnuvalarını izlediniz, gittiniz dart tahtası aldınız eve.
B: Evet, Eurosport'ta kayakla atlama yarışmalarına falan rastlamaktan korkuyorum zaten. Gaza gelip kayaklarla 13. kattan atlamam an meselesi olur.
20100127
20100126
Felaket Tellalı
Bre gafil, ne diye keyifleniyorsun -15 göreceğimiz için? Hoşuna mı gidecek milletin karda kışta "aman kaseyi yarmayayım" düşüncesiyle seke seke yürüdüğünü görmek? Etrafta kardan adam misali her tarafı kar tabakasıyla kaplı yüzlerce insanı yürümekten ziyade kayarak ilerlerken görmek bi görsel şölen mi olacak senin için? Öyleyse sen artistik patinaj şampiyonalarını da hiç kaçırmıyorsundur Eurosport'ta.
Hadi tahmini sen yapsan anlarım, "bak nasıl da doğru tahmin etmişim" diye sevinebilirsin o zaman. Devlet meteoroloji işleri müdürü senin oğlun da tahmini çıkınca gurur mu duyacaksın bilemedim ki.
Ya da ne bileyim, market sahibi "Himmet abi hava eksi 15 derece olacakmış dedi, yarın içlik giyeyim" diye tedbir alacak mı sanıyorsun senin lafında? Onlarca tv kanalı dururken senin lafını mı dinlesin adam?
Aslında her yerde var bu tip adamlar. Kaza olur, "Nerden baksan 2.000 liralık hasar var" diye bitiverirler hemen olay mahalinde. Bence iş makinelerini hayranlıkla seyreden insanlarla kesişir hayatları çoğu zaman.
Neyse, adamı pek ipleyen de olmadı zaten. Hava durumu konusundaki erken uyarı cümlesini bitirmesinin hemen ardından "Cüzdanı evde unutmuşum bugün. Yaz bunları, yarın öderim" dedi marketçiye. Kafasını yaptığı işten hiç çevirmeden olur, dedi marketçi de. Devam etti işine. Bizimki ispat gereği duyuyor olacak ki devam etti inatla.- Ehliyet de cüzdanda kaldı, kimlik de, kartlar da.
Markette kimse onu iplemezken inatla konuşmaya devam etti.
"Bi de bana ekmek arası birşeyler yapıversen" şeklindeki isteğine marketçinin "Şu an hiç müsait değiliz" cevabı bile yıldırmadı adamı.
En son tezgahtarı sıkıştırıyordu yarım ekmek yarım ekmek diye.
20100125
Yukarı - Aşağı
Kessinler, kurtulsunlar.
20100120
20100119
Şeker Atmış Mıydın?
-Şeker atmış mıydın?
Arkadaşım, ülke sınırlarında çay içenler arasında çayı şekersiz içen insan oranının ignore edilebilecek kadar küçük olduğu gerçeğinden yola çıkarsak; "biz çaya şeker atan bir milletiz" genellemesini yapabilirim rahatlıkla. İstatistik bilgim buna izin veriyor.
Aslında soruyu soran da gayet iyi biliyor çaya şeker attığını.
Ama "ulan az önce karşında ince belliye şekeri doldurup çayı şıngırdata şıngırdata karıştırırken karşımda değil miydin? Hadi gözlerin görmüyor diyelim, kaşığı bardağa vurmak suretiyle beste yaptım resmen onu da mı duymadın?" diye de cevap veremiyorsun işte.
Onun niyeti başka. Bu soruyu soran insan garip bir haz duyar bence. "Evet atmıştım" cevabını almayı bekler içten içe. Cevap verene kadar geçen 2 saniyede cevap aldıktan sonra söyleyeceği "aa, leke çıkmaz o zaman. Vah vah, kazağın da yeniymiş" cümlesinin neresinde nasıl vurgu yapacağını kurgular.
En iyi savunma, olayın zaten farkında olup çay lekesine karşı yaşanan mağlubiyeti baştan kabul etmiş gibi davranmaktır bence bu durumda.
-Ayy çay döküldü. Şeker atmış mıydın?
-Evet bacım attım. Ben çayı 8 şekerli içiyorum. Cosla oxi action reklamında gözlerini pörtlete pörtlete konuşan temizlik sapığı kadın bile gelse kurtaramaz artık kazağımı. Kazağımı da Vakko'dan almıştım üstelik. Kaşmir. Bütün para boşa gitti. Mutlu musun?
Hah, şimdi de o hazzı al da göreyim bacım.
- Şeker atmış mıydın?
- Evet, senin çaya da arsenik damlattımdı 2 damlacık. Tırnak diplerin mavileşirse meraklanma, e mi?
20100117
Winston
dediğim kasiyerin "WİNSTON MU?! (büyük i'lere dikkat)" diye sorup evet cevabımı aldıktan sonra "soft mu baks mı?" diye sorması nası da ironik.
"Kutu" diye cevap verecektim de, hadi dedim boşver.
20100112
Gideri Var
"Gideri var" nedir abi. Banyonun da gideri var ona bakarsan.
20100111
Rufus'un Günlüğü
- Sabah uyandım. Daha Buro uyanmadan onun gaflete düşüp ortada bırakığı sigaralarını kemirdim.
- Karnım aç olduğu için uyuyan Buro'nun ellerini ve ayaklarını ısırdım biraz. Doymadım ama olsun. Zaten tokken de ısırıyorum.
- Öğleye doğru Buro uyandı. Karnımı doyurdu. Azıcık söylendi nedense. Ben de siniri geçsin diye tekrar ısırdım onu biraz.
- Yemekten sonra kahve kupasının dibine batırdığım patilerimi yalamak suretiyle kahve içtim. Kahve güzel bir şey cidden. Yalnız biraz bağımlılık yapıyor sanırım.
- Öğleden sonra koridorda takıldım. Sanırım Buro onu ısırdığım için ödül olarak yaptı bunu. Dışarda olsam salondaki deri koltuk üzerinde biraz tırmalama antremanı yapacaktım ama olsun, başka zaman yaparım.
- Akşama doğru Buro biraz daha uyudu. Ben de Erman'la takıldım azıcık. Bi ara kum kabımın bulunduğu kapalı balkonda gezerken masanın üzerinde duran vantilatörle ısıtıcıyı devirdim yanlışlıkla. Neyse ki duymadı Buro.
- Akşam onlar TV izlerken ben yine koridorda takıldım. Bi ara Buro sandvic yaptı kendisine. O arada bi fırsatını bulup mutfağa girdim, çöpleri karıştıracaktım ki yakalandım. Çöp ne güzel bir şey, insanlar neden onu dışarı atıyor hiç anlayamıyorum. Bardak dibinde kalan coladan içtim azıcık. Cola da güzel bişi cidden.
- Şimdi de odamdayım (Buro'nun kendi odası sandığı oda) Buro TV izliyor. Ben de masamdayım. Buro'nun cola kalmamış diye söylenerek limonata doldurduğu bardağın dibinde kalan son damlalara patilerimi bandırıp bandırıp yalıyorum.. Limonata da güzelmiş.
20100110
2010

20100104
Ocakbaşı
Birce: Ocakbaşı yok mu ya buralarda?
Buro: Canım, zaten Ocak'ın başındayız ya.
20091230
20091228
Aşk-ı Emekli Memur
kazık kadar boyuna bakılırsa üniversitede okuyor Bihlül. Paranın haddi ve hesabının olmadığı düşünülürse de bi vakıf üniversitesinde. (Sonradan öğrendim, Fransa'da okuyormuş önce. Sonra Galatasaray üniversitesine başlamış.)
Tamam Bihlül, hayta olabilirsin. tuzun kuru olduğu için akademik kariyer yerine fındık kırma konusunda kariyer yapmayı hedef belirlemiş ve bu hedef doğrultusunda emin adımlarla ilerliyor da olabilirsin. Biz de üniversite okuduk. Biz de ara ara haytalık yapıp dersleri boşladık. Bizimki de vakıf üniversitesiydi, bu yüzden kendimizden çok daha hayta olan, dersleri hiç umursamayan arkadaşlar da gördük okul yıllarında.
Yalnız aramızda dersleri en umursamayan arkadaşlar bile "Hasktir, bu dersten bu sene de çakarsam okuldan atılacağım" benzeri stresler yaşıyordu bazı bazı.
Bi kerecik de bitter aradığında "yarın vizem var, ona çalışmam lazım" de yahu. Çalışmayacaksan da "vizem var ama koy götüne, seninle olmak varken vize de ne" falan de.
Ya da ne bileyim, bir akşam dönemin en çalışkanı pozisyonundaki arkadaşını arayıp yalakalık yap "hacı, yarın ödev teslimi varmış, sabah erken gel de senden çekeyim olmaz mı" diye sor.
Bi kerecik de eve elinde bölümün en güzel not tutan ama notlarını kimseye vermeyen kızının defterinden çektirdiğin fotokopilerle gel. Hem bak Bitter'i de kıskandırırsın "notlarını kimseye vermez ama ben cazibemi kullanıp aldım" falan diyerek.
Hayır o kadar mı zekisin de dersi derste anlıyorsun bilemedim ki.
Aşk-ı Memur
Bir de bir yerde okudum geçenlerde de nerde bilemedim.
İki genç kız kitapçıda gezinirken biri diğerine "Aaa, aşk-ı Memur'un kitabı çıkmış" müjdeli haberini vermiş.
Kızım, dizinin fragmanında bile inleye inleye söylüyor, "Halit Ziya'nın ölümsüz eserinden" diye. Sen dizinin senaristi mi sanıyorsun Halit Ziya'yı?
20091225
10...9...seki.... hmpf. Neydi!?
Ondan Geriye Sayamayan Gencin Yılbaşı Dramı!
On milyonda bir rastlanan Geri Vites hastalığına yakalanan B.T; ondan geriye sayamamanın ezikliğini her yılbaşında yaşıyor.
Bu ilginç hastalık sebebiyle hayattan zevk alamadığını belirten B.T, içini muhabirimize döktü:
"İlkokul birde sayıları öğrenirken öğretmenimiz sırayla bütün sınıfa ondan geriye doğru saydırıyordu. Sıram geldiğinde ben de sıramda ayağa kalktım, on, dokuz, sekiz diye saydım sıfıra kadar. Başarımın gururunu yaşayarak sırama oturmamla çığlık çığlığa havaya zıplamam bir oldu. Eşek sıra arkadaşımın sırama koyduğu raptiye ben oturunca popoma girmişti. O an zaten sınıfa bi rezil oldum o kadar çığlık atınca.
Bi de raptiyeyi çıkarmaya çalışırken raptiyenin o geniş kısmı kırıldı, sivri kısmı içerde kaldı. Doktora zor yetiştik ondan sonra.
İşte o günden beri ne zaman ondan geriye saymaya çalışsam aklıma o an geliyor. Ter basıyor hemen. Gözlerim kararıyor, kalbim küt küt atmaya başlıyor, karıştırıyorum sayıları.
Çok uğraştım bu hastalığı yenebilmek için. Ne doktorlara, psikologlara, hocalara göründüm; hiç biri derman olamadı hastalığıma. En fazla sekize gelebiliyorum. Sonra apışıp kalıyorum.
En büyük problemi de yılbaşlarında yaşıyorum. Malum, yılbaşının en büyük geleneklerinden biri TRT 1'de çıkan dansözlerin yerlerini devrettiği, cnbc-e'de yayınlanan Victoria's Secret Fashion show, biri tombala, biri de geceyarısına on saniye kala ondan geriye doğru saymak.
Yılbaşı eğlencesinin zirve yaptığı o an... Herkes toplanıp saymaya başlıyor; on... dokuz... diye. Ben kalakalıyorum.
Bilemezsiniz kendimi o an nasıl da yalnız hissediyorum. Düşünebiliyor musunuz, bütün dünya, hadi bütün dünya demeyeyim, gmt+2 zaman diliminde bulunan bütün dünya on, dokuz diye sayarken ben sayamıyorum. Herkes o mutluluğu yaşarken ben sadece uzaktan izliyorum. Sanki dünyalı değil uzaylıyım ben o an.
Herkes neşeyle "Sıfııııır" diye bağırıp birbirine sarılırken ben gözyaşlarımı içime akıtıyorum.
Bu hastalığıma neden tedavi bulunamadığını da biliyorum aslında. Yeni yıla nasıl girersen bütün yıl öyle geçer ya hani. Ben her yeni yıla ondan geri saymaya çalışarak ama sayamayarak giriyorum lan! "
20091224
20091221
Mesane Syndrome
İnsanın başına ne gelirse çişinden gelir.
Hadi o kadar iddialı olmayayım, şöyle diyeyim: insanın başına çişi yüzünden çok şey gelir.
Kendi litaratürümde "çiş geliyorum demez" olarak nitelendirdiğim sendromun beni nasıl maymun ettiğinin örneklerinden bir tanesini yazmıştım zaten şurda .
Başıma çiş kaynaklı -ve saysan on kişinin bilmediği- iki olay daha geldi ki rezalet konusunda direkten döndüğüm asıl iki durum bunlardır.
2004 yılında, bu zamanlar askerdeydim. 12 Aralık'ta teslim olmuştuk işte. Daha ilk günümüz, herkes ilk gördüğü insanla konuşup ortak bir nokta bulur da kanka olurum ümidinde. Şaşkın gibiyiz resmen. Bizi nereye sürerlerse oraya gidiyoruz, yaklaşık 300 kişilik bir grup.
İlk gün yapılması gerekenler bitti, koğuşlarımızın olduğu katlara geçtik. Neyse ki tüm kısa dönemler aynı koğuşlarda kalıyordu da herkes aynı şekilde yabancıydı ortama. Koğuşlarımızın açıldığı koridorlarda sıralı dolaplarımızın önünde pijamalarımızı giyip, botlarımızı da dolaplarımızın önüne bırakarak yataklarımıza gittik kurallar gereği.
Askerlikte ilk gece çok garip cidden. Yatıyorsun, uyuyamıyorsun. Aklında geride bıraktıkların var, askerlikte nelerle karşılaşacağının düşüncesi var falan. Onları düşünürken daldığım uykum çişimin gelmesiyle bölündü gece bi ara. Muhtemelen gecenin üçünde falan. Kalktım, ara katlarda bulunan tuvaletlerin birine ulaşmak için yarım kat yukarı çıktım. Tuvaletten çıktım, koğuşa döndüm, yattım.
Oh, ne güzel.
Ta ki sabaha kadar.
Sabah 5:30'da uyandırıldık. Neyse ki kısa dönemler görece baya medeni oluyorlar da "Arkadaşlar, sabah oldu, hadi kalkın lütfen" diye uyandırıyor o günün koğuş nöbetçisi. Kalktım, giyinmek için koridordaki dolabın başına gittim.
A aa? Botlarım yok! Ulan, botların çalınır demişlerdi, ben de kendimi buna hazırlamıştım, tamam. Ama ilk geceden bot mu çalınır lan? Toplasan 3 sat giymiştim daha. Özene bezene keçe yerleştirmiştim içine. Onu bıraksaydı bari çalan.
Sonra soğukkanlılığımı koruyarak "Neyse, bugün de terlikle gezerim. Komutanlar anlayışla karşılar herhalde" diye düşünüyorum ama bi yandan da ilk günümde böyle bir rezillikle tüm bölüğün celebrity'si olma düşüncesi canımı sıkıyor.
Yapacak bir şey yok diyip dolabımı açtım.
Oha! dolabım da bomboş. Botları çaldın, bari dolaptakileri bıraksaydın lan.
Bomboş dolabı görmenin şoku takriben 2 saniye sürdü, zeki bir Türk askeri olarak kendimi hemen toparladım. Sonra kafamı kaldırıp önünde bulunduğum -ve ilk gecemin yarısını içinde geçirdiğim- koğuş numarasına bakmak geldi aklıma.
Gece koğuşumdan kalkıp, yarım kat yukardaki tuvalete gitmiş, işim bittikten sonra bi yarım kat daha yukarı çıkarak koğuşumun bir üst katındaki, tam koğuşumun hizasına gelen koğuşa dönmüştüm.
Çok büyük bir şans eseri o koğuşta kendi yatağımmışcasına yatıp uyuduğum yatak boştu da, kendimi askere yeni teslim olmuş başka bir kısa dönemin koynunda bulmadım. Neyse ki ilk sabahtı, kimse birbirini tanımıyordu. Haliyle o koğuşta olmaması gereken birinin uyuduğunu da farketmemişlerdi.
Hiçbir şey olmamış gibi indim kendi koğuşuma. Yerli yerinde duran botlarımı ve eşyalarımı giyim, çıktım dışarı.
Bu arada, iki olay demiştim de. Bu postu bile pazartesi yazmaya başlayıp çarşamba gecesi bitirebildim. Diğer olayı da yazarım bi ara.
20091219
Bir entelektüelite göstergesi olarak üç nokta yanyana
Neyse işte, facebook'ta her "status" değiştirdiğinde, her yeni not eklediğinde çeşitli yorumlar geliyor söz konusu kitlenin bir kısmından.
Yorumları pek okumuyorum da, hep gözüme takılıyor. Üç yorumdan iki tanesi falan "..." ile bitiyor.
Bir örnek not;
İstanbul senin için neyi ifade ediyor?
- Özgürlük...
- Mahkumiyet...
- İstabul başımın belası sevgilim...
Eee?
Genel olarak insanlar cümlelerinin sonuna "..." koyunca cümleye edebi bir değer, bir gizem kattıklarını falan düşünüyor sanırım.
Ya da "üstadım, bu konu üzerinde saatlerce tartışabilirim ama şimdilik şu iki kelimeyle idare ediver, çok meşgulüm" demek istiyorlar.
Ama o kadar sık kullanıyorlar ki, tren rayı niyetine üç nokta yan yana kullanılabilseydi şu boşa kullanılan üç noktalarla yurdun dört bir tarafını demiryolu ağlarıyla örebilirdik resmen.
Bense illet olurum bu noktalama işaretinin sürekli kullanımına.
Özellikle bir dönem yardıra yardıra yazardım, varsan baksan sayılıdır bu işarete başvurduğum.
Bi de bana neyse.
Entelektüelite kelimesini de ben mi uydurdum emin olamadım bi an.
20091218
Karşılaşmış Mıydık?
Kadın "Hiç sanmam, karşılaşmış olsak bu güzelliği mutlaka hatırlardım" minvalinde bir cavap alırsa bilsin ki karşısındaki erkek klişelerin, ucuz numaraların adamı.
20091217
Geceleri Teyp Çalan Terör
Ertesi gün arabanın sahibiyle karşılaştım, "dikkatli olun, dün gece daha geçen hafta aldığım navigasyonlu teybimi çalmışlar" dedi.
Adama geçmiş olsun dedikten sonra ne safmışım, dedim kendime de.
Bu sabah, otoparkta arabamın yanında duran arabanın arka camı patlak, o camı taşıyan kapısı da açıktı. Oha dedim, yine hırsız.
Tam bu kez o kadar da saf olmadığım için kendimle gurur duymak üzereyken kendi kapıma ulaşmak için camı patlatılmış arabanın kapısını avuçlayarak kapattığım geldi aklıma.
Şimdi hafiften tırsıyorum parmak izi falan alırlarsa benim parmak izim de tabak gibi çıkacak diye.
20091215
Dev. Fav.
Haliyle hiç de iddiam yok fotoğraf konusunda.
Zaten üç insandan birinin ayna yardımıyla çekilmiş, yüzünün yarısının dslr makine tarafından kapatıldığı self portrait fotoğrafa sahip olduğu bir popülasyon içinde iddialı olma sırası bana gelmez şimdilik.
Asıl olay o değil zaten.
Şu: Deviantart'a eklediğim fotoğrafları favorileri arasına alan kullanıcılara göz gezdirip bir istatistik çıkardım dün kendi çapımda.
Fotoğraflarımı beğenip favori yapan kullanıcıların çoğunun yaşları 18-15 arasında. 14 falan da var hatta. Sanırım bir, hadi en fala iki kişi var 20 yaş üzeri. Büyük çoğunluğu dişi.
Tamam, yaş kesinlikle bir kriter değil. Ama yine de bi bozuldum resmen.
Tam kendimi ortaokullu kızların hastası olduğu Hepsi grubunun fotoğraf çeken hali gibi hissetmeye başlamıştım ki solo takıldığım geldi aklıma.
Azıcık içim rahatladı.
20091211
Eyvah
Hava buz gibiydi. Şirkete geldim, her zaman üşüdüğüm odam sıcaktı.
Bugün bi garip. Dünyanın sonu falan olabilir.
20091210
Mum
Cebindeki son kibriti o mumu yakmak için kullanırsın. Aydınlanır etrafın. Çevreni görmeye başlarsın. Önünü göremediğin için sağa sola çarpmamak için hareketsiz kalmak zorunda değilsindir artık. İçinde bulunduğun odayı keşfe dalar gözlerin. Karanlıkta göremediklerinin farkına varırsın. Duvarların renginin ne güzel olduğunu, köşede duran pikabın eski olmasına rağmen hala nasıl bu kadar bakımlı olabildiğini düşünürsün.
Sonra mumun gelir aklına. Ya sönerse diye korkarsın.
Sönmemelidir o mum. Sönerse yine karanlıkta kalırsın. Artık kibritin de yoktur onu yakacak. Mumun sönerse kim bilir ne zaman tekrar aydınlığa çıkarsın.
Bu korkuyla kuytu bir yere çekersin mumunu, elin çarpar da devirirsen diye.
Sonra bu da yetmez, etrafına bir set çekersin, rüzgarın gelip mumunu söndürmemesi için.
Etrafında o set varken odanın eskisi kadar aydınlanmadığını farkedersin. Ama olsun, bu haliyle de yanıyordur mumun. O senin ışığındır. Hatta sıcaklık da verir sana, içini ısıtır biraz.
Ama mumunun üzerine fazla düşer, rüzgardan sönmesin diye üzerine bir fanus kapatırsan en büyük hatayı yaparsın.
Fanusun içindeki oksijen bitene kadar çok kısa bir süre yanar, sonra gözünün önünde söner gider mumun.
Yine kalırsın karanlıkta. Yaptığın hatanın farkında, tekrar ne zaman aydınlanacağını bilmeyerek.
Aşk da böyledir bazen. Karanlıkta olmasan da biri girer hayatına. Onu tanımadan önceki zamanlardan daha aydınlık oluverir dünya senin için.
Mumun olur senin. Hayatına o girmeden önce de yaşıyorsundur, mutlusundur. Ama o varken hayattan daha fazla keyif almaya başlarsın. Farklı bir gözle görürsün içinde yaşadığın dünyayı. Gökyüzünün mavisinin ne kadar güzel olduğunu, kuşların ne kadar melodik öttüğünü düşünürsün kendi kendine.
Bazen etrafına set çekmen gerekir sevdiğinin. Ama o senden uzaklaşmasın diye değil, o korktuğu şeylerden uzak kalsın diye. Kendini set çekersin, o kimseye anlatamadığı sıkıntılarını sana anlatabilsin, anlatırken omzunda uyuyup kalabilsin diye. Sonra kaldırırsın o seti tekrar. Çünkü bilirsin ki onun ışığı kolay kolay sönmez.
Sevgili de mum gibidir. Senin olsa da, sana ışık vermeye devam etmek için havaya ihtiyacı vardır. Nefes almaya, kendi gibi olmaya.
Işığı hiç sönmesin diye onun üzerine bir fanus kapatırsan çok kısa sürer ışığı. Sonra gözünün önünde söner, gider.
Sevgiye dair son gücünü zaten en başında kibrit misali kullanmışsındır bu sevginin ateşini yakabilmek için.
Işığın sönünce eskiden normal gelen dünyan daha bi karanlık gelmeye başlar sana.
Kim bilir ne zaman kendinde güç, karşında bir mum bulursun da aydınlatırsın dünyanı tekrar.
20091209
Büyük Adam
Nerden baksan 18-19 yıl oldu.
Öğretmenim, saygısızlık etmek istemem ama;
Ben hala o büyük adam olacağım günü bekliyorum lan.
Heveslenmiştim hiç yoktan.
Göz > Gözlük > Gözlükçü > Gözlükçülük
20091208
Trabzon
"Haçan Tirabzon'a dönüşinu" demiş.
20091207
Taksimat
Trafiğin akşam dokuz gibi azalacağını düşündüm. E akşam dokuza kadar da boş boş oturmak olmaz diye bir kaç saat uyudum akşam üzeri. Sırf uyuyabilmek için kendimi bu trafik olayına inandırmış olabileceğim geldi bi an aklıma.
Sonra gitti hemen.
İyi ki de gitmiş, dokuzda evden çıktım, yaydıra yaydıra geçtim karşıya. Trafik falan yoktu pek, ta ki taksime yaklaşana kadar. Bi süre sonra yaydıra yaydıra gidememeye başladım.
Taksim resmen doluydu geçen cumartesi. Öyle mecaz anlamda falan değil, bildiğin doluydu. Alabileceği insan kapasitesini almıştı içine. Hatta dolmuştu da taşıyordu.
Taksim iyi ki bardak değilmiş diye düşündüm. Öyle olsaydı az sonra elinde 3 katlı dandik kağıt havluyla bi manken belirip o taşan kalabalığı siler, sonra da "sabrım taşarsa silerim" gibisinden artistik laflar eder diyebilirdi çünkü.
Korktum.
Hayır kadının öyle iddialı laflar etmesi neyse de, dandik kağıt havluyla silinen insanlara yazık olur. Kim bilir ne kadar serttir o dandik havlunun yüzeyi. Selpak falan olsa o kadar korkmazdım mesela.
Toplam kapasitesi dünyadaki araçların yarısına denk olduğunu düşündüğüm 3 otoparka baktım, üçünde de sıra var deli gibi. Ruhunu sıra beklerken teslim etmezsen beklerken önündeki arabanın üfürdüğü egsoz gazını solumaktan teslim edersin, kaçarın yok. Otoparka girebilmek için arabayı yağlı kızaklar üstüne yerleştirip öküzlere çektirmekten başka çözüm görünmüyor.
Bi taraftan da bizimkileri arıyor ara ara. Oturmadık, seni bekliyoruz diye. En son dayanadım, misafirlerim kusura bakmasın diye düşünerek aradım, siz oturun ben geri dönüyorum dedim. Bekle madem, biz de gelelim dediler. Geldiler de Beşiktaş'a gittik, medeniyete kavuştuk.
20091205
Niyet - Kısmet
Farlarımın birinin ampulü patlamış, ben gidip yeni ampul alana kadar akşam altı oldu. Eh dedim, işler bitsin ondan sonra değiştiririm.
İndim aşağı, daracık bir delikteki ampulü çıkarıp yerine yenisini takmakla uğraşıyorum. Bi tanesini değiştiricem, daha sırada diğeri var. Karanlık. Şirketin önündeki sokak lambasının ışığı en büyük lüksüm. Depocu arkadaşlardan biri gelip dikildi, "abi yardım edeyim mi" diye. "Gölge etme başka ihsan istemem" durumu tam. "Biraz kenara gel de ışığı kesme o yeter, ben hallediyorum" dedim.
Zaten akşam yedi olmuş, gece dışarı çıkmayacak olsam hayatta değiştirmem tek farla giderim eve kadar. Bizimki kenara geldi biraz ama ısrarla izlemeye devam ediyor. Bişeyle uğraşırken dilimi çıkarmışsam çok konsantre olmuşumdur olaya. Ve sinir olurum o an sağdan soldan gelen tavsiyelere.
Ama bizimki illa ki yardım edecek. Bi baktım, çıkarıp karıştırmamak için farklı yerlere koyduğum eski ampulleri almış, "abi bunları atıcaz di mi" diye soruyor. Dur dedim, çalışıyor onlardan biri. Ee? Hangisi? Karıştırdın ikisini. İşin yoksa bi de onu anla şimdi. Hallettik onu da. Ampulleri de taktık.
Eski ama sağlam ampulu kutusuna koymak kaldı bi tek. Kutu nerde? Çöpte. Benim yerime arkadaş atıvermiş.
20091204
2
20091201
Sahibinden Kısa Mesaj
Bilmem umurlarında mı ama kısa mesajla bayramımı kutlayanlara genelde cevap yazmıyorum. Bariz seri mesaj oluyor çünkü onlar, rehberde A'dan başlayıp Z'ye kadar inerek herkese uğrayan mesajlar. Hatırlanmak falan değil yani bu durum. Gönderenin sizi hatırlaması değil, telefon rehberinde sıranızın gelmesi olayı bu.
Bu bayram Nazlı "Bütün bayramlarınızın şahane geçmesini dilerim" diye mesaj atmış, bi ona cevap yazdım "Bütün bayramlarınızın dokuz günlük resmi tatil olmasını dilerim" diye.
Hadi neyse, kısa mesajla bayram kutlama olayını bi yere kadar kabullenebiliyorum. Ama bazı insanların kutlama mesajının sonuna isimlerini yazmasını aklım almıyor bir türlü.
Bayram kutlayacak kadar muhabbetin varsa zaten kutladığın insanın telefon rehberinde kayıtlısındır. Yok kayıtlı değilimdir diyorsan zaten çok da muhabbetin yoktur.
Tanıdığın ama senin numaranı kendi telefon rehberine kaydetmediğini düşündüğün birine neden kutlama mesajı gönderirsin ki?
Belki de "Bak ben rehberinde kayıtlı bile değilim ama bayramını kutluyorum" şeklinde inceden bi utandırma hevesidir bu.
Yine Nazlı hatırlattı, geçen yıl "Bayramınızı en içten dileklerimle kutlar, nice mutlu bayramlar dilerim. Tarık MENGÜÇ" şeklinde bi tebrik mesaj göndermiştim.
Bi nevi bi karşı duruştu, bi protestoydu bu duruma. Gerçi bu protesto mesajını sadece Nazlı'ya gönderdim sanırım -ve umarım- ama olsun.
Seri kısa mesajlar yoluyla kutlanmaktan hazzetmeyen herkes böyle yapmalı belki de. Karşı taraf "Mal mı lan bu?" diye düşünüp mesaj göndermekten vazgeçebilir.
İlk-Okul
Yuh, dedim. Mezun olduktan sonra kapısından içeri girmedim ilkokulumun. Telefonum rehberde kayıtlı değil ki kayıtlı olsa bile sanmıyorum okul idaresi rehberden numara araştırsın. Facebook'tan ilkokul arkadaşlarımı falan bulmuşluğum da yok. Bulmuşluğum var gerçi de bulduklarımda telefon numaram yok. İlkokuldan beri arkadaşlığımın -yakın olarak- devam ettiği bi Emrah var işte. Telefonumu o vermiş olsa bir şekilde bana da söylerdi illa ki. Bilemedim telefonumu nerden bulmuşlar.
İlkokulumdan mesaj almak hoşuma gitti resmen. Sonra ilkokuldan ne zaman mezun oldum diye düşündüm. Üniversite biteli zaten altı yıl olmuş. Dört yıl üniversite, üç yıl lise, dört yıl da ortaokul. Bi daha yuh dedim. Onyedi yıl olmuş.
İlkokula başladığım ilk günü bile hatırlıyorum oysa ki.
20091125
Teşekkürler Turkcell
Ne var ki geçen hafta telefon hattım öyle garipti ki kendilerinin konuyla ilgili gönderdikleri bilgilendirme mesajı ücretsiz görüşme yapabileceğim günden üç gün sonra ulaştı elime.
O da Rufus'un telefonumu düşürüp gövde ve pilin birbirlerinden ayrılmasına sebep olması, haliyle telefonumun kapanması suretiyle.
Telefon kapanıp açılmamış olsa, Turkcell'den ve daha nice insandan gelen mesajları belki de 11. yılımızın sonunda okuyabilecektim.
Vaziyet
Nazlı: Meraklandım.
Buro: Buro is attending tuttending
Nazlı: Olm bulduğun şeyi küçümseme, bu dünyanın en iğrenç şeyi.
20091124
Ezik Şerit
Çoğu zaman üç şeritli yolun en boş şeridinin en sağ şerit olmasının, bu şeritte önünüz bomboşken kapatıp sol şeritte gidebileceğinizden çok daha hızlı ve rahat gidebiliyor olmanızın başka bir açıklaması olamaz zira.
Psikologlar, sosyologlar ve konuyla ilgili donanım sahibi diğer insanlar bir araştırma yapsın rica edeceğim.
Sonuçları açıklasınlar, ben de "ben demiştim" diyeyim.
Tabi müşteri avındaki taksi, minibüs ve otobüs şoförlerini değerlendirme dışı tutuyoruz.
20091122
Mobil Bir Aygıt
Mobil aygıtın peşinden mi gezip duracam Msn'de birşeyler yazmak için.
20091120
Raf
Büyük kupayı alırken altında küçük kupa olduğunu unutup küçük kupayı yere düşürmeniz çok olası.
Ben yapmadım zaten, öyle yazayım dedim. Siz de yapmayın diye.
Newsfeed
hurriyet.com.tr falan olsa "Facebook da domuz gribinden nasibini aldı" başlığı altında yazardı bu bilgiyi.
Facebook'un garip application'ları arasına domuz gribi olma riskimizi ölçen bi test de katılmış.
Yakında suggestions kısmında "Ayşe de domuz gribi, belki beraber doktora gidersiniz" gibisinden öneriler çıkarsa şaşırmamalı.
20091119
B.D.M
Merkeze "Meraba, biz düşünmeye gelmiştik" diyen çok insan gelmiş, merkez talebi karşılayamamış olacak ki "Bilimsel Düşünce Merkezi" olarak değiştirmişler tabelayı.
"Bari boş beleş insanlar gelip düşünmesin" diye düşündüler herhalde.
20091118
Reklam işini yanlış anlamak.
Örnek verelim;
Defacto'nun reklamlarında sürekli kot pantolonlara atıfta bulunması.
Hayır ben olsam, önce kendi markama bakarım, -de facto olarak yazıldığında farklı anlamları olsa da- defective, defect falan çağrıştırıyor insana direk. En azından bana.
Tabak
Döktüm.
20091117
Seyreltik Göz
Ya biri beni anıp duruyor, ki öyleyse bu kadar uzun süre seğirmesine ancak annemin birilerine doğumumdan itibaren beni anlatıyor olması falan sebep olabilir, ya da bir sağlık problemim var.
İnternetten bi bakınayım bari, göz seğirmesi nelere hikmetmiş.
Başlıkla post arasında anlam bütünlüğü olmadığını ben de biliyorum.
20091113
Renk
O geldiğinden beri elimden kolumdan kırmızı çizikler eksik olmuyor.
c/f
Belki de o yüzdendir insanların cool takılayım derken çoğu zaman fool durumuna düşmesi.
Çok Türkçe dışı bir anlatım oldu ya neyse.
Akvaryum
Bi bana kısmet olmadı heralde akvaryumun dinlendirmesi olayı.
İlkokulda mıydım neydim, artık babam beni bahane edip kendi zevkini tatmin etmek için mi, küçük yaşta sorumluluk almayı öğreneyim diye mi, yoksa üç kişilik çepçekirdek ailemiz azıcık kalabalıklaşsın diye mi bilmem, akvaryum alıp gelmişti.
5-6 çeşit balık vardı içinde. En başta da gözümde "akvaryumların hamsisi" rütbesinde bulunan lepistesler vardı. Akvaryum balıklarının en ucuzları bunlar sanırım. Sonra uzun kuyruklarıyla kılıç balıkları, hakikaten şık görünen melek balıkları, "eh, bunlar da burda dursun da akvaryumu temizlesinler bari" kontenjanından yararlanarak akvaryuma girip ebleh ebleh gezen çöpçü balıkları falan vardı.
İlk günkü gibi kalsa akvaryum, ne güzel olur hayat.
Ama lepisteslerin tavşanlarla yarışacak hızda üreyebildiklerini anladığımız an bizim için akvaryumun dinlendiriciliği son bulmaya başladı.
Hala hatırlıyorum, bi gün doğurmaya başladı bi tanesi. Ben de ilk kez şahit oluyorum bu olaya, nası sevinçliyim. Bi de tüccar kafasıyla "Bi balıktan 10 tane daha çıktı, oha bire on" keyfi de yaşıyordum sanırım, yalan yok.
Yetişkin balıklar yavruları yemesin diye babamın anneme verdiği "başlarında dur, yeni doğan balık oldukça küçük havuza alırsın" talimatı yüzünden annem gözlerini dikmiş balıkları izlerken bi ara bi yanık kokusu sardı evi.
Annem çaydanlığı ocakta unutmuştu balıklar yüzünden. Gitti güzelim çaydanlık. Annem de balıkların başından çekilip gitti zaten sonra, 3 balık için demlik gitti diyerek.
Bi süre daha aynı hızla üremeye devam etti lepistesler. Her doğumda "aman yavruları yemesinler" stresi.
Bi yerden sonra biz de bıraktık gittik artık. En azından yemden kara geçerim diyip ilgilenmedim hiç yeni bebek doğumlarıyla.
Sonra akvaryumda balık harici organizmalar türedi, bana evrim teorisinin gerçek olabileceğini düşündüren. Bakımsız kalan balıklar temizlikçi kadın olmuşlardı belki de akvaryumlarını temizlemek için.
Akvaryum maceram bi süre sonra balıkların toplu halde halıya vurarak intiharıyla son buldu. Hepsi birlikte akvaryumdan halıya nasıl atladı hala aklım almaz pek.
Geçen yıl da şirketteki akvaryumun başına beni dikmişlerdi işte. Sonra noldu? Gümrükte mal var, benim aklımda balıkların yaşayıp yaşamadığı var. O akvaryum da balık sabunu yapmak için kullanılan gaz odası gibiydi resmen, 3 parti balık katliyamı yaşandı içine tüm engelleme çabalarıma rağmen.
Balıklara üzülüyordum tabi de, bi de "bi balık bakmayı beceremedin" etiketi yemenin stresi vardı üzerimde.
Ee akvaryum, hani dinlendiriyordun?
20091112
Reklamın Dıdısı
Mesela sırf şu Dilber Hala'lı reklamlar yüzünden ömür billah D-Smart abonesi olmamak için kendi kendine söz vermiş bir insanım ben. Abone olsam en güzel filmde bile sahnede bir anda Dilber hala belirip yaydıra yaydıra "Ben filmimi goruuğğm beğenen izler, beğenmeyen başka kanala zap ediip gider" falan diyecekmiş gibi gelir.
Ki sırf reklamı yüzünden kullanmadığım başka ürünler/hizmetler de var.
"İyisi kötüsü olmaz" sloganı genelde "Akılda kalıyo sonuçta" destek cümlesini getiriyor ya arkadan, ona da ayrı bi sinir oluyorum.
Kötü/itici bir şey akılda kalsa ne faydası var? Hatta mümkünse hatırda kalmasın, çünkü genelde hatırlayana zararı oluyor.
Nuri Alço gazozuma ilaç atıp beni bayıltsa ve gece istemim dışında ahenkli saatler yaşasak mesela; bu olay -ilacın etkisinde geçen saatlerimi saymazsak- hayatım boyunca hatırlayacağım kötü bi anı; Nuri Alço da hayatım boyunca unutamayacağım "pis adam" olur gözümde.
Ee, kötü ama akılda kalıyo. İyi bir şey mi?
Gerçi Nuri Alço bu eylemle markalaşabilir. Kullanılmayan marka.
Sivri
Bu mutluğu dün gece bana tekrar yaşatan sivrisineğe teşekkür eder, Erman hala öldürmediyse kendisine uzun -en azından kış sonuna kadar- ömür dilerim.
FM
Ama arabaya binip radyo tekrar açıldığında bazen frekans 96.2 ya da 94.5'i gösteriyor olsa bile gelen yayın Kral FM'e ait oluyor.
"Senin yerin burası" gibi bir işaret midir, anlayamadım.
National Confusing
20091111
Kedi Bakımı
20091110
Genel
Bir insanın çeşitli platformlarda kullandığı rumuzu "ruh pastası" ise o insan kesin şişmandır.
It should have been Deer, not Dear
İş icabı irtibatta olduğum insanlarla fazla e-mail trafiği yaşıyorum sanırım.
20091109
Domuz Gribine Türk Yaklaşımı
Domuz Gripini
Meşe Odunuyla Dövme Eşiği
Hepsi aklıma gelmez şimdi ama sıralayalım cümlelerin birkaçını:
1. Ankara'nın en güzel ya...
Bu ekstrem bi durum. Daha cümle bitmeden tokatlamak gerekiyor ki ne büyük hata yaptığını anlasın, cümleyi bitirip "eki eki" diye gülemesin.
2. Büyük takımlar aldıkları kupalarla, küçük takımlarsa büyük takımları yenmekle övünürler: Pele olsam kramponumu çıkarıp poposuna fırlatırıp bu lafı edenin. Platini olsam "dilim tutulaydı da söylemeyeydim" derim.
3. Moda insanın kendine yakışanı giymesidir:
Sana hiçbir şey yakışmıyorsa iki seçeneğin var o zaman. ya modaya uyamayacaksın, ya da çıplak gezeceksin.
4. Reklamın iyisi kötüsü olmaz:
"hakan nonoşmuş, beni ellemeye kalktı" diye reklamını yapayım da bi gör, olur mu olmaz mı.
Yazmaya başlamadan önce daha güzel örnekler vardı sanki kafamda. Böyle anlatınca komik olmuyo.
Umut
2003 falandı sanırım. Ankara'da, üniversitedeydik. O zamana kadar verdiği konser/festival haberlerinin hiçbiri doğru çıkmayan Erdem gelip "Abi Bon Jovi geliyormuş" demişti. Gerçi o zaman Bon Jovi bir araya geliyor muydu, yoksa Jon Bon solo takılmaya devam mı ediyordu hatırlamıyorum.
Hem de Ankara'ya. Rock'n coke gibisinden bir festival olacaktı sözde. Gelecek diğer gruplardan biri de Cardigans'dı yanlış hatırlamıyorsam. Diğeri de rammstein olabilir.
Ben de Bon Jovi'yi dünya gözüyle canlı dinlemek isteyen bi insanım ya, olayın tüm mantıksızlığına rağmen inanmıştım bu habere.
Şimdi düşünüyorum da hakikaten ne büyük saflık etmişim. Bi kere olayın haberini veren bu konuda sözüne hiç güven olmayan Erdem. (Daha önce de Red Hot geliyor demişti sanırım) Onu geçtim, adamlar Ankara'ya geliyor.
"Ankara'ya Düden şelalesi geliyor" deseler daha inandırıcı olur resmen. (bkz: Keçiören dolayları)
Ankara'yı da geçtim, festival alanı olarak AOÇ belirtilmişti. AOÇ'ye gelecekti adamlar.
Öyle bi inanmışım ki olaya; Jon Bon Jovi'yi, Richie Sambora'yı ellerinde yarım ekmek sebzeli kokoreçle düşünmek bile ütopik gelmemiş bana.
20091105
Satılık Sesli Harf
Sesli harflerin alfabede süs niyetine bulunduğunu düşünen bir yeni nesil yetişiyor korkarım ki.
Facebook'ta sesli harfleri atılmış isimleri, sağda solda sesli harf kullanılmadan oluşturulmuş e-mail adreslerini görmekten bıkkınlık geldi.
Millet ismini sesli harf kullanmadan yazınca çevresi tarafından bir marka olarak algılandığını mı sanıyor ne?
Arkadaşım, o olay ilk yapıldığında hoştu. Herkesin yaptığı şeyi yapmanın ne manası var?
Ha illa öyle yazacaksan git Wipo'dan da tescil ettir bari.
imza: knykphngllrndn@html.cm
Merak İçindeyim
B for Buro
Kadınlar İçin Teknoloji: 1
Birce: 140 lira.
Buro: E burda 20 liraya da saç düzleştirici var. 20 liralık saçını düzleştiriyorsa 140 liralık olan sen uyurken senin yerine mi düzleştiriyor?
Birce: Hayır, bu teflon kaplı. İyonizer teknolojisiyle saçını kırmıyor, dökmüyor.
Buro: Anladım.
20091104
Yamyam
Hadi bi daha.
Soru: Çağla şikel bir yamyam olsaydı cilveleştiği adama attığı kısa mesajda ne yazardı?
Cevap: Dostumu yedim, bekliyorum.
Crunch
Sayın Crunch yetkilileri. Farkında mısınız bilmiyorum ama Crunch Nestle'nin ürünüdür. Hani Nescafe'nin kuzeni falan bir bakıma.
Gerçi nescafe x'i bir arada reklamları da BKM Mutfak oyuncularının rol aldığı seriyle yaptığı son atak sayesinde taa bi zaman bahsettiğim eski reklamından daha bayıcı hale geldi benim nazarımda. Ancak yine de kabul edilebilir seviyedeydi bu baygınlık.
Ancak Crunch reklamı cidden üzücü. Nestle gibi bir marka hangi akla hizmetle geçen yılın en piyasa (yazar burada piyasa kelimesini ayağa düşmüş anlamında kullanır) şarkılarından birinin sözlerini değiştirip İsmail YK çakması bir adama söylettiği bir reklam filmi çeker/çektirir ki?
Hani reklam Konya'lı bir bisküvi/gofret üreticisinin ürününe ait olsa anlayacağım da, sen yılların çok uluslu Nestle'sisin. Crunch'a bir ısırıkla kadın/erkek soyunma odaları arasındaki duvarları patlattırarak izleyeni az çok gülümseten reklamların sahibisin.
Herşeyi geçtim, bir şarkının melodisinin/müziğinin üzerine yeni sözler yazılarak reklamlarda kullanılması reklamcıların kolaya kaçmasından öte bir şey değil zaten gözümde.
Okunması zor bir post yazdığımın da farkındayım.
İsim@
Hoş bir şey tabi bu. Yalnız benimle aynı ismi taşıyan insanlara atılmak istenirken yanlışlıkla bana atılan bir sürü e-mail alıyorum bu yüzden.
İki bankadan sürekli e-mail geliyor mesela. Yok hesap ekstreniz, yok bilmem ne avantajlarınız diye. Elalemin hesap ekstresiyle yüz göz oluyorum yok yere.
Geçenlerde de biri cv'sini göndermiş. Anne ve babasından selam söylemiş. New York'ta bilmem ne bankasında çalışan kızıma yakın oturduğunu, kızımın kendisine iş konusunda yardımcı olup olamayacağını sormuş.
Oldu, dedim içimden. Kızım olunca sorarım ona.
Neyse ki adaşım çok yok işte. mehmet@gmail.com adresine sahip olsam neler olurdu kim bilir.
20091103
Davetiye
Malum, evlenme teklif etme şekli çoğu zaman iki taraf için de çok önemsenen bir şey. Gerçi bu yargıya daha ziyade izlediğim filmlerden/dizilerden falan vardım. Gerçek hayatta bu durum nasıldır emin değilim. Onunla ilgili yeterli gözlem yapamadım henüz.
Ama benim gözümde canlanan; sevdiği insana evlenme teklif edecek erkek sanki doktora tezini savunmak için jüri karşısına çıkan makine mühendisi gibi heyecanlanır, günler öncesinden plan program yapmaya başlar. Arkadaşlarından fikir alır, mekan ve ortam hazırlar elinden geldiğince. Mümkün olduğunca romantik bir atmosfer yaratılır ki odun durumuna düşülmesin.
Mesela bu Türk filmlerinde falan kadın ve erkek yemek yerken durduk yere bi kemancı belirirse biliriz ki çocuk az sonra tek dizinin üzerine çöküp cebinden çıkardığı kutuyu açarak evlenme teklif edecek.
Evlenme teklifi alan kız da -evlenecekleri neredeyse kesin olsa bile- hiç beklemiyormuş gibi şaşırır falan. Hatta gözyaşları içinde masadan kalkıp ortamdan koşarak uzaklaşarak gelin aday adaylarımıza kötü örnek olur bazıları. O an damadın yüz ifadesi görülmeye değerdir.
Ama üzülme sayın damat, kız koşsa da fazla uzaklaşmaz. Mekanın mümkün mertebe manzara gören bir yerinde; balkonunda, terasında falan gözlerini uzaklara dikmiş düşünerek seni bekliyor olacaktır. Sakin ol.
Öyle ya da böyle, orijinal bir evlenme teklifi - "benimle evlenir misin?" sorusunun bahçeye çiçekle yazılmış ya da tek motorlu bir uçağın arkasına afiş olarak iliştirilmiş hali değil orijinallikten kastım- yıllar sonra çocuklara, torunlara gülümseyerek anlatılır o kesin.
Benim aklıma şey geldi, erkek kadına aşağıdakine benzer bir şekilde kendi düğün davetiyelerini göndererek evlenme teklif etse nasıl tepki alır acaba?
Orijinal bir fikir mi olur, fazla mı emrivaki olur bilemedim.
20091031
Tıp Okumak Zor Zanaat
Zaten ayda bir falan rastlıyorum diziye. Rastladığım her bölümde ya Aslı yurttan atılıyor, ya sınıfta kalıp hocayla konuşmaya gidiyor, ya da trafik kazası falan geçiriyor. Bu bölümde de arkadaşı vurulmuş.
Bu kafayla bölüm birincisi olarak mezun ederler senaristler bu kızı. Sonra da Tus'a ilk girişinde beyin cerrahi falan kazanır.
Sonra da iyice miker beynimizi.
Bir takım Elbiseler
Yok tabi öyle bir şey, ben şarkı söyleyemem pek. Sesim Chris Cornell'inki kadar güzel değil çünkü. Aksanım da Brian Molko'nunki gibi değil. E brutal vokal falan zaten sevmem. Hem yapamam da. İlla şarkı söylemem gerekse 23 Nisan müsameresinde sahneye çıkıp ellerini arkada birleştirerek sallana sallana şarkı söyleyen/şiir okuyan çocuklar gibi dümdüz söylerim, o da bana yakışmaz.
Neyse işte. Yağmur baya iyi yağıyor. Uzun zamandır bu kadar uzun ve şiddetli yağan yağmur görmemiştim herhalde. Muson yağmurlari gibi resmen. Ama değil tabi. Buson yağmuruna da benziyor, ama o da değil. Daha çok yağmur yağar çünkü bundan sonra. Şaka maka öyle bir yağmur çeşidi de olsa keşke, böyle mayıstan çıkıp hazirana girerken falan yağan. "Buson yağmurları başladı; bunlar da bitince Ağustos sonuna kadar yağmur yağmaz artık" desek.
Az önce mutfaktan kahve alırken camdan gördüm. İş görüşmesi için gelen biri şirkete doğru yürüyordu. Bu yağmurda sıpa gibi ıslanmış. Yazık adama. iş görüşmeleri zaten çoğu insan için hafif stresli bir olayken bir de ilk kez tanışacağın ve işe alınıp alınmayacağına karar verecek insanın karşısına üzerinde -resmiyet, ciddiyet olsun diye giydiğin- takım elbise ve saçlarından alnına, burnunun ucundan çenene süzülen yağmur damlaları eşliğinde çıkmak hoş olmasa gerek. Öyle görünmenin hoş olduğunu düşünen insanları görüyoruz zaten, duşun altına girip Gülben Ergen şarkısı söylüyorlar.
Tabi ki insanlık hali, yağmur yağıyorsa bunun getirileri/götürüleri arasında akla gelen ilk seçenek de ıslanmak haliyle.
İş görüşmelerinde resmiyet namına takım elbise giyme geleneği de hepten sakat bence. Tamam, evde giydiğin dizleri çıkmış, yakası esnemiş ve elinde sigarayla uyuyakaldığın için göbek hizası bir daire şeklinde sararmış pijama üstüne geçirdiğin yağmurlukla gel demiyorum. Şık ol, bakımlı ol da bu takım elbise işi şart değil ki. Sadece iş görüşmesi için değil, genel olarak böyle düşünüyorum.
Bu düşüncemi söylediğim insanların çoğu da "İlk izlenim mik mik" diye cevap veriyor hemen.
Tamam, ilk izlenim önemli tabi. Ama mesela bir insan beni ilk kez gördüğünde üzerimde takım elbise varsa hakkımdaki ilk izlenimi "Bebe" oluyordur muhtemelen. Konuştukça falan bebe izlenimini siliyorum gerçi ama e nerde kaldı o zaman ilk izlenimin önemi?
Takım elbiseyi hayatta yakıştıramıyorum kendime. Millet daha olgun görünür, ben daha küçük görünüyorum sanki takım giyince. Bir de takım giyiyorsan sinekkaydı tıraş olman bekleniyor ya, o zaman iyice gençleşiveriyorum. İşle ilgili konular dışında (düğündür, nişandır) takım giymem gerekiyorsa tıraş olmuyorum zaten. Oluyorum da, kirli sakallı kalıyorum. O zaman da "oha oğlum, insan bi tıraş olur" laflarını işitiyorum sağdan soldan. E napayım? Traş olup da damadın lisede okuyan kuzeni gibi mi görüneyim?
Bir de yok ütüsü bozulmasın, yok paçaları çamur olmasın.. geriliyorum gerçekten.
Neyse işte. Takım elbise kötü bir şey. Yağmurda giyilmiş takım elbise daha kötü.
20091027
Esra Açılımı
Programı tanımlarken -illa ki türevlerinden bir farkı olduğunu belirtecek ya- "çok farklı açılımlar göreceksiniz" gibi bir cümle kurdu.
Evlilik programlarında bile açılım göreceğiz ya artık, sırtımız yere gelmez.
Gazete'ye Kenny'nin Cenaze İlanını Vermek
yayınlandığı saatlerde nerdeyse hayatın durmasına sebep olan, kahvelerde çay bahçelerinde evlerde izlenen ve yayınlandığı güne yavaş yavaş yayılan kurtlar vadisi dizisinin baş kahramanı süleyman çakir ın ölümünden sonra gazetelere verilen taziye ve başsağliği ilanlarindan sonra insanlari gülmekten yaran south park adli animenin hayrani bir gencimizin "ulan çakir bi kere oldu, kenny nerdeyse her bölümde ölüyor. ne eksigi var adamin" tarzi bir dusunceyle gazeteye verebilecegi ilan. muhtemel ilan aşagidaki gibi olabilirdi:
south park in vazgecilmez karakterlerinden, mr garrison un sevgili ogrencisi, cartman , stan ve kyle nin sevgili arkadaslari kenny dun aksamki bolumde poposuna roket girmesi suretiyle yine hakkin rahmetine kavusmustur.
kendisine allahtan rahmet, sevenlerine bas sagligi diliyoruz.
ayrica neredeyse her bolumde farkli sekillerde ve milyon eziyetle kenny i olduren south park yapimcilarini da kiniyor, kendilerine "screw u guys, i'm goin' home!!!" diyoruz.
turkiye deki sevenleri adina:
alican mavican.
20091022
Arama Kurtarma Köpeği
"Polisin ve sağlık ekiplerinin bölgede arama yaptığını duyan bir vatandaş köpeğini alarak polislerin yanına geldi. Köpeğin de katıldığı tüm arama çalışmaları rağmen kopan cinsel organ bulunamadı. Ekip otosuyla karakola götürülen zanlı Hulusi A. 'nın ağzındaki ve elbisesindeki kan izleri ise olayın boyutlarını gözler önüne serdi. Hulisi A. polis otosuyla karakola götürülürken kaçan İlyas K. da saklandığı evinde gözaltına alındı."
O organın bulunacağı varsa da bulunmazdı zaten.
Köpek bulsa, "heh buldum" diye sahibine mi götürür?
Kedi - Köpek familyasının "ıslak mama" sevgisi hepimizin malumu.
Kaynak
20091020
HQ
20091019
Amanda
Hem Türkçesi hem mizah yeteneği kıt insanlar tarafından defalarca dile getirilecek
"Amanda aman kim gelmiş eki eki" geyiklerini duya duya hayata küserdi kızcağız.
20091018
Fransız Kalmak
Yok tabi öyle bir şey, iş için gittim. Protokol falan da karşılamadı haliyle. Önce shuttle, sonra da metro yaptım hava alanından paşa paşa.
Neyse, valizimi son gece ite kaka hazırladığımdan ve hazırlıklarım sırasında Fransa'daki hava için "Lan İstanbul'a kıyasla ne kadar soğuk olabilir ki?" diye düşündüğümden fazla kalın şeyler almamıştım yanıma. Biraz üşüdüm gayrı resmi temaslarım sırasında.
Herkesin bildiği gibi Paris'in deli gibi bir metro ağı var. Bizim Ankara'da olduğu gibi Kızılay'da Ankaray ve metroyu kesiştirmeyi marifet bilmemiş adamlar. Şehirde metroyla ulaşılamayan yer yoktur diye tahmin ediyorum. Kaldığımız otelden işim gereği gittiğim fuar alanına üç hat değiştirerek gidiyordum. Trafik derdi falan yok, ama insan 45 dakika yolculuk ederken arada bir de yeryüzü görmek istiyor. Orda hayat hep yer altında gibi sanki.
İddia ediyorum, Paris'te yaşayan insanların %47'si kendini köstebek sanıyordur.
Nerdeyse her metro vagonunda şarkı söyleyen, ya da bir müzik aleti çalan birine rastlanıyor, yolculuk bir nebze keyifli geçiyor.
Zenci insanların oranına şaştım kaldım, zencilerin bu kadar fazla olduğunu hiç bilmiyordum. Beyaz insandan çok siyahlar çarpıyor gözünüze.
Gezmeye pek vaktim olmadı. İşte bi kırmızı beyaz halini göreyim diye Eyfel Kulesi'ne gittim. Hayal kırıklığı oldu biraz, önceki cuma bitmiş kırmızı beyaz aydınlatma. Olsun, sarı haliyle de fana görünmüyor. Kulenin tepesinden şehri izlemek de gayet keyifli. Nitekim nasıl bir milletsek, her yerde birbirimizi bulabiliyoruz. Kulenin tepesinde bile biri gelip "Kaleminiz var mı?" diye sordu. Evet Türkçe. Konuşmalarımızı duymuş, kendisi de Türkmüş falan. Bi de işte şu postta bahsi geçen pozu verebilir miyim ki diye bakındım, tahmin ettiğim gibi öyle bir imkan bulamadım.
Ayrıca amaç soğukla mücadele etmekse, Everest Tepesi'ne çıkana kadar Eyfel Kulesi'ne çıkmak daha mantıklı bence. Öyle bi rüzgar esiyor ki, kalın kıyafet götürmememin de etkisiyle resmen dondum.
O değil de hiç aramamış olmamamıza rağmen 4 günde 7-8 Türkle karşılaştım orda. Gittiğimiz İtalyan restoranında restorana bok atarken adamların Türk olduğunu farketmek üzücüydü biraz. Bi de Almanya'da gittiğim İtalyan restoranını da Türkler işletiyordu, artık İtalya'da gittiğim restoranın da Türkler tarafından işletildiğine dair derin şüphelerim var.
Müze, vb. gibi gezilecek onca yeri gezme fırsatım olmadı ne yazık ki. Bi de işte şanzelizeye -Fransızcasını yazmak çok zor bence- gidebildik, orayı da gördük.
"Fransızlar İngilizce anlar ama konuşmaz" efsanesinin gerçek olduğunu da girdiğim yerin kaçta kapandığını sorduğum -dingil- görevlinin üç kez üst üste Fransızca cevap vermesi üzerine ispatladım kendi adıma, o açıdan da mutluyum.
Aşağıdaki de hatıra fotoğrafı
20091012
Yor
Neyse ki söz konusu kelimeyi Okan Bayülgen'in yaptığı gibi "rok" şeklinde telaffuz eden insan sayısı az da, isimlendirme bir şekilde amacına ulaşıyor en azından.
20091011
Muslukçu
Sanırım dünya üzerinde çatalı görünmemiş tek tesisatçı bizim Mario. Süper olan. Bi de luigi olabilir tabi.
20091009
Kepek
Şu kısacık saçlarımla yapabileceğim en uygun eylem bu zira.
Cümleyi biryerlerinden bölmeye çalıştım ama beceremedim.
20091006
Kelebek
20091005
20091002
Global İfşa
Facebook çıktı önce, bağrımıza bastık.
Orda anlık şeyler biraz daha geri planda kaldığı için twitter çıktı sonra.
Sonra kimin farklı birçok sitede kendini nasıl ifşa ettiğini takip etmek kolay olsun diye friendfeed falan çıktı. Bu arada ben friendfeed'i ayıp bi site sandım uzun bir süre boyunca. Hani ihtiyacınız olan bir programın deneme sürümünü indirmek için falan girdiğiniz bazı sitelerde önünüze pat diye a.d-u.l-t friend finder tarzı sitelerin reklamları çıkar ya. Onun gibi bir site sanırdım friendfeed'i de. Neden uzun bi süre böyle bir gaflet içindeydim, hiç fikrim yok. Gerçi hala açıp bakmışlığım yoktur friendfeed'e.
Siteleri geçtim, artı Msn de olay içinde kendine daha güzel bir yer edinme çabasında. Msn beni mecbur bırakınca son sürümünü indirdim geçen hafta mı ne. Baktım artık Msn de kendini ifşa etmek için kişisel iletinin yeterli olmadığına kanaat getirerek yeni aparatlar eklemiş bu konuyla ilgili. Kim ne zaman yeni profil resmi ekledi, kim ne zaman kiminle arkadaş oldu falan.
Tamam, bu tip sitelerin hemen hepsinde gizliliğe yönelik ayarlar yeterli seviyede. Kime neyi göstermek istediğine, kimin nesini görmeyi istediğine göre düzenleyebiliyor insanlar bu ayarları.
Karşı değilim böyle şeylere. Hatta "facebook'um yok" diyen insanların çoğunun facebook hesabına sahip olmamanın bir meziyet olduğuna inanarak bununla prim yapmaya çalışan insanlar olduğunu düşünürüm. İstisnaları illa ki vardır.
Ama mesela blog kimi insan için kendini ifade etme, kimisi için de şimdiki zamandan geleceğe bir şeyler saklama misyonunu yüklenirken twitter tipi siteler -istisnaları hariç tutarsak- insanlar için daha çok caka satma, ilgiye olan ihtiyacını dolaylı yoldan belirtme aparatları gibi benim gözümde.
Karşı olmasam da, insanların kendilerini her an ifşa edebiliyor olması sıkıcı olmaya başladı biraz.
Yakında öyle bir hal alacak ki bu iş, Msn'de arkadaşınıza sorduğunuz "Napıyorsun?" sorusuna cevaben gelen "Çorba yapıyorum" cümlesinin ardından bir de Msn tarafından otomatik olarak yazılmış (Yalan, o daha iki yumurta kırmayı beceremez) mesajı gelecek.
Asıl korkum odur benim.
20091001
Düt... Düdüt
Yolumun üzerinde olan ancak beni farketmeyen yaya, kedi, köpek falan olduğunda korna çalmak yerine kendi kendime "Düüt" demeyi tercih ederim.
Gariptir ki çoğu zaman da işe yarar bu yöntem, söz konusu canlı beni farkedip yolumdan çekilir.
Düdüt dediğimi benden başkası duymadığına göre, demek düdüt demesem de beni farkedip kenara çekilecek yaya ya da hayvan.
O zaman korna çalmak çoğu zaman çok gereksiz. Düdüt demek bile gereksiz.












