20090730

Merak

İnsanın başına gelebileceklerin sebebini -biri merak olmak üzere- iki kavrama dayandıran bir özdeyişi barındıran dilimiz varken,

Turkcell'in içinde dakikada 3,14 kez (evet çocuklar hesaplama kolaylığı için 3 alabilirsiniz) merak kelimesi geçen 3G reklamına gereğinden fazla maruz kaldıktan sonra

bahsi geçen gsm operatörünün

"3G, iletişimin G noktası"

şeklinde üretebileceği bir sloganın eğlenceli olabileceğini düşünmek benim fesat olduğumu gösterir mi, bilemedim.

20090729

ÇokM Migros

Migros'ta şöyle müthiş bi indirim varmış. Sürümden kazanmayı planlıyorlar anlaşılan.

157 tane alırsanız bir tanesi bedavaya geliyor.













Alıntıdır fotoğraf

20090727

Fark

Toplumun sizi içine soktuğu kalıplardan çıkın.

İşe bir ortamda "Çile Bülbülüm" şarkısı söylenirken o beklenen an geldiğinde "Allah" diye kişnemeyerek başlayabilirsiniz.

20090721

Sıvı-Sulu

Sıvı sabunun sulu sabun olduğunu sanan mağaza/cafe/bar işletmecilerinin hayattan almaları gereken çok ders olduğunu düşünüyorum.

20090720

Karma

Geçtiğimiz haftasonu karma diye bir kavramın varolduğuna emin oldum sanırım. (Emin olup olmadığım konusunda hala emin değilim anlayabileceğiniz üzere).



Ikea'da alışveriş yaparken doldurduğunuz alışveriş arabasıyla kasalara yaklaştığınızda almayı unuttuğunuz bir şey olduğunu, o şeyin de mağazanın girişinde ve dolasıyla bir üst katta konumlandırıldığını farkettiğiniz an "Bu arabayla kim gidecek o kadar yolu. Nasıl olsa en başa döneceğiz, bu arabayı burda bırakalım başa döndüğümüzde yeni bir araba alıp önce unuttuğumuz eşyayı, sonra da yolumuzun üstündeki diğer eşyaları toplaya toplaya geliriz. Aldıklarımızı yerlerine geri götürecek görevlilere de ayıp olacak ama napalım, işleri bu" gibi şahane bir fikre kapılırsanız; o dahiyane fikrinizi uygulamaya kalkmayın sakın.

Yolun yarısında yeni -ve yarısı dolu- market arabanızın başından üç metre ilerdeki ıvır zıvıra bakmak için beş dakikacık ayrıldığınızda biri gelip emek emek doldurduğunuz market arabanızı çalacaktır çünkü. Ve haliyle döndüğünüzde yerinde bulamazsınız o arabayı.

Sonra ne olur? Tekrar başa döner, üçüncü kez market arabası alır ve aynı şeyleri üçüncü kez doldurursunuz içine.

Çıkarken yediğiniz sosisli sandvicin hardalını üzerinize dökmeniz, "aa döküldü" diye bakarken tekrar dökmeniz de olayla ilişkilendirilebilir karmanın bir bonusu olarak.

Hardal olayının stresiyle de çocukluğunuza dönersiniz bir nevi, akşam waffle yemeye çabalarken ağzınız yüzünüz çikolata olur. Yediğinizden de bir şey anlayamazsınız.

Ertesi gün bile, "t-shirt" lafı geçtiğinde "Ah, kahve mi döktüm acaba" diye telaşlanırsınız ki o andan sonra kelebek etkisi denen kavramın varlığından da emin olursunuz.



O kadar şeyden sonra, haliyle 28 yaşındaki adam karizmanız kısmen de olsa zarar görür.


Neyse ki karşınızdaki insan bilir bazen şaşkınlığın da insanın doğasında olduğunu, güler geçersiniz beraberce.


Hem karma diye bir şey vardır, karşınızdakine değer verdiğinizde o da size değer verir.

20090715

İnce Belli

Az önce dünyanın muhtemelen en anti-ergonomik çaydanlığından kahve kupama sıcak su doldururken aklıma geldi.

Konu çay bardağı olduğunda ince belli sevdalısı bir millet olduğumuzu düşününce çaydanlık/demlik konusunda piyasada bir boşluk yaşandığına karar verdim.

İnce belli demlik/çaydanlık görmedim çünkü hiç.

İşi daha da abartıp ince belli çay kaşığı, ince belli çay tabağı falan da yapılabilir. Çay tabağı pek verimli olmaz gerçi.

İnce belli küp şeker de denenebilir erimeden önce geçirecegi yirmi saniye boyunca konseptle bütünlük sağlaması için.

Denenmeli bence.

Hatta tasarım falan yapmalıyım bu konuda.

20090714

Kızlık Soyadı

Yurtdışında "yaşadım" diyebilecek kadar uzun zaman geçirmedim, ama başkalarının annelerinin kızlık soyadlarına bu kadar meraklı bir millet yoktur sanırım.

Turkcell'den telefonla işlem yaptıracak olursun aynı soru, adsl şifreni unutur öğrenmek istersin aynı soru. Arada bi "bilmem kaçıncı harfini söyleyin" diyen çıkıyor neyse ki. Değişiklik oluyor o zaman.

Hayır sonuçta ben olmayan birinin cevaplarken aynı derecede zorlanacağı başka kişisel bilgilerim de vardır illa ki. Bi de anne kızlık soyadı ne ki, bana hinlik yapmak isteyen onu da bulur illa ki.

Neyse işte,

Maaşımın yattığı banka değişti bu ay. Ben de o bankadan (garanti) internet şubesini aktif hale getirmek için aktif hale getirmem gereken atm kartıma şifre almak maksadıyla çağrı merkezini aradım. Kart numarasını, son kullanma tarihini falan tuşladım paşa paşa. Sonra müşteri temsilcisi arkadaş çıktı karşıma.

- Güvenlik gereği bir kaç soru soracağım, annenizin kızlık soyadı?
- XY
- Hayır, kayıtlarda böyle görünmüyor. Yanlışsa lütfen şubenize uğrayıp düzeltin.

dedi ve kapadı telefonu. Kibarca yüzüme kapadı, arada bi "iyi günler" diyebildim sadece. Ki "Başka arzunuz?" diye sormadan görüşmeyi sonlandıran çağrı merkezi çalışanını dövüyorlar benim bildigim garantide. Dövmüyorlardır tabi de, cidden öyle bir kural olduğunu biliyorum.

Neyse, mevcut çalışanı şikayet etmek için yazacağım e-maili erteleyip bankaya gittim efendi efendi.

Görüştüm müşteri temsilcisiyle, ve acı gerçekle yüzleştim.

Annemin kızlık soyadı "Anne" olarak geçiyor bankanın kayıtlarında. İnanmayınca müşteri temsilcisi ekranını gösterdi hatta.

Nasıl sallamışsa hesap açarken kaydı giren eleman.

20090713

Tatil

Ortaokuldan beri, ki bu yaklaşık 13 yıl yapar, arkadaşlarımla tatile çıkarım. 6-7 kişilik bi kadronun üçlü, dörtlü, arada bi de beşli kombinasyonları şeklinde oldu genelde tatil grubumuz.

Bu yıl da en yakın arkadaşlarımın iki tanesiyle gideceğiz tatile.
Önceki hafta Güven çok makul fiyata gayet güzel bir otel görmüş. Öyle olunca da bizim onayımızı almaya gerek duymadan rezervasyon yaptırmış. İyi olmuş zaten, üzerimden o yükü aldı sağolsun.

Ertesi gün tur şirketinden aramışlar;

"Güven bey, ne yazık ki bu otel üç bay müşteriyi kabul etmiyor"

Geçen yaz diyorlardı; artık otellere bile damsız almıyorlar diye de inanasım gelmemişti.

Kemer ve çevresindeki yörelere tatil için hücum eden -çoğu varoş- Rus hatunları sebebiyle oralara hücum eden keko erkek tayfası yüzünden erkek erkeğe tatil yapmak için bizi kabul edebilecek otel aradık resmen.

Ki üçümüz de iş güç sahibi, belli yaşam standardına sahip genç mühendisleriz. (Lütfen gözünüzün önüne gelen standart mühendis modelini silip atmaya çalışın)

Zaten yerli turiste resmen ikinci sınıf muamelesi yapıp tavan fiyatlar geçiren Türk turizmcisine sinir olurum; bir de üstüne parasını ödeyerek istediğimiz arkadaş grubumuzla tatil yapma hakkımızı -muhtemelen dünyanın hiç bir yerinde olmayan bir şekilde- alıyorlar elimizden.

Türk turizmcilerin şu varos turistleri bile bulamayıp "Turizm sektörü batıyor" dediği günleri görürsem cidden çok keyif alacağım.

Küçük











"İnsan küçük şeylerle mutlu olmalı" kıvamında düşünceler benimseyecek kadar iyimser bir insan değilim aslında.

Ama trafikteyken yayalara ya da diğer sürücülere yol verdikten sonra, yol verdiğim en keko insanın bile gözlerindeki hafif şaşkınlıkla karışık teşekkür ifadesini görmek sanırım yaşadığım küçük mutlulukların en büyüğü.

20090709

Plan Program

Günlük hayatımda ileriye dönük - ki bu bir hafta ve sonrasını kapsar- plan yapmayı hiç sevmememin sebebi, yaptığım planlarda meydana gelen herhangi bir aksaklık/erteleme durumunun keyfimi olması gerektiğinden fazla kaçırıyor olması sanırım.
Bir nevi savunma mekanizması yani.

Mantıklı çalışan bir mekanizma mı?
Elbette hayır.

20090703

Ankara

İstanbul, izmir ya da deniz kıyısında olan herhangi bir ilde doğup büyüyen insanların -istisnalar hariç, ki o istisnaların hepsiyle çok iyi anlaşacağıma inanırım- sevmediği şehir.

Benimse, zaten deniz kıyısında olmayan bir ilde doğup büyümüş bir insan olarak, hayatımda apayrı bir yeri olan il.

İlkokuldan beri süren dostluklarımı bir kenarda tutarsak, ilk kez dostlar edindiğim il.

Üniversiteyi aileden uzak okursanız, ister istemez başınızın çaresine bakmayı öğrenirsiniz. Evinizin elektrik faturasını yatırmayı unutmamak bile bi sorumluluktur çünkü bana göre. Yeri gelir ev taşırsınız tek başınıza, yeri gelir evinize gelen arkadaşlarınızın dağıttığı odaları toplarsınız ertesi gün.

Mezun olunca askerliğe gelir sıra, bi bakmışsınız o da Ankara'da yapılacak. Sevinirsiniz önce, yıllardır yaşadığınız il diye. Güzel bir şey olduğunu düşünürsünüz Ankara'da askerlik yapmanın, ta ki kendinizi bir ay önce içinde rahatça gezebildiğiniz şehrin ışıklarını gecenin onunda uzaktan izlerken, o ışıklara 5 ay boyunca hiç yaklaşamayacağınızın bilincindeyken bulduğunuz an. Beş ay kısa di mi? Askerde hiç de kısa değil işte.

Askerdeyken, yatak numaranız 06 ise eğer, artık isteseniz de Ankara'dan çıkamayacağınızı düşünmemeniz için bir sebep kalmamıştır artık.


Çalışma hayatı başlar sonra, tabii ki Ankara'da. Devam eder bir süre.

Ve çalışmanın önüne koyduğu şartlar yüzünden ayrılırsınız Ankara'dan, şehrinizden.

İstanbul da çok güzeldir belki, ama hala yaşanmamış bir şeyler vardır Ankara'da.

siz farkında değilsinizdir.


Ankara'ya bok atan her insan sizin için sinir bozucu bir varlıktır sadece, memleket milliyetçisi olmamanıza, Ankara'nın da sizin memleketiniz olmamasına rağmen.

O kadar gariptir ki, "nerelisin" sorusuna cevap verirken önce Ankara gelir dilinizin ucuna. Sonra düzeltir söylersiniz doğup büyüdüğünüz ili.

Küçücüktür Ankara, siz de bilirsiniz. Beş tane mekana gidersiniz topu topu.

Ama hepsinin ayrıdır yeri sizin için. Hepsi hayatınızda bir dönüm noktasını temsil eder kendi çapında.

İstanbul'a ilk geldiğinizde çok farketmezsiniz Ankara'nın eksikliğini.

Zaman geçtikçe koyar içten içe.

Kabullenmek istemezsiniz önce, ama farkedersiniz ki Ankara sizin için bambaşka.

Arkadaşınızın gönderdiği şarkıda hissedersinzi bunu. Radyoda hava durumunu dinlerken Ankara'nın hava sıcaklığına dikkat ettiğinizi farkettiğiniz an anlarsınız.


Memur şehridir Ankara. Binaları gridir, soluktur, donuktur.

İnsanları soğuktur, eğer nasıl yaklaşağınızı bilmiyorsanız. Bilirseniz, gözünüze bakarak yüreğinizi okuyan insanlara raslayabilirsiniz, yeterince şanslıysanız.


Siz Ankara'ya nasıl davranıyorsanız o da size öyle davranır.

Bok atmazsanız eğer, hayatı orda bulursunuz. Düzeni de karmaşayı da.

Dostluğu da, aşkı da.

Ankara'da gerçekten yaşamamışsanız eğer, Ankara'yı anlayamazsınız.

Tanışıklık

Tanıştığım insanların tamamen alakasız olduğunu düşündüğüm başka tanıdıklarımla tanıdık çıkması konusunda özel bir güce sahip olduğumu düşünmeye başladım.

Askerde en iyi anlaştığım insanın çok sevdiğim bir arkadaşımla bölümden arkadaş olması, yeni tanıştığım bir insanın yakın bir arkadaşımla arkadaş olması durumlarına alıştım zaten.

Ama ben alıştıkça yenileri geliyor... (evet, ben de üç nokta kullanabiliyormuşum)

Bizim şirkette geçen pazartesi işe başlayan çalışma arkadaşımın bugün bostancıya gideceğini öğrendim. İyi dedim, ben götürürüm seni.

Dayısına gidiyormuş.

Giderken öyle bi anlattı ki dayısının evinin nerde olduğunu, aha dedim, aynı bizim ev.

Nitekim aynı evmiş. Aynı ev değil tabi de, aynı apartmanda oturuyormuşuz arkadaşın dayısıyla. Yengesi apartman yöneticimiz. O da şaşırdı zaten, apartmanda oturan birinin arabasında yeğenini görünce.

Çardakta oturup bütün apartman bayanlarıyla tanışma fırsatım da oldu böylece.

20090701

W

W harfini en güzel telaffuz eden insanlar (telaffuz etmek mi demeliyim, emin olamadım) -aslında telaffuz edemeyip "dublu v" deseler de- söz konusu harfi "double v" şeklinde telaffuz etmeye çalışan insanlar bence.

Çünkü W, çoğu fontta da görüleceği gibi iki tane u'dan ziyade iki tane v'nin yan yana gelmiş olmasıyla oluşuyor bana göre.


Bi de kafama şu takılıyor, W'yi double v diye telaffuz etmek yerine vv diye telaffuz etsek, çok daha kısa oluyor söyleniş bakımından. Daha rahat.

Ama o zaman da web adreslerini verirken kullanılan kalıp vvvvvv şeklinde söylenir ki bu da kafa karıştıra bilir.

Gerçi ben ona da çözüm buldum, www demek için altı v deriz kurtuluruz.


Hatta web adresler www.a.com şeklinde değil 6v.a.com şeklinde olmalı.

20090630

Facebook'un Nicki

Hani Facebook'ta da nickname uygulaması başladı ya yakınlarda. Anladığım kadarıyla seçtiğin nickin, facebook.com/nickin şeklinde bir link ile profil sayfanı sahiplenmesi suretiyle eşten dosttan, yeni tanıştığın insanlardan gelebilecek -ve bence dünyanın en amele sorularından biri olan- "Facebookun var mı" sorusuna daha daha kolay cevap vermeni sağlamak gibi bir misyonu var.



Tabi ki buro, ya da sadece ismimden oluşan bir nick alma ihtimalimin göz ardı edilecek kadar küçük olduğunun farkındayım.



Beceremeyenler için facebook bi takım nick önerileri de getirmiş zaten.



Şimdi benim sırasıyla 11 ve 6 harften oluşan bir ismim ve soyismim var. Uyanık facebook napmış nick önerisi olarak?



- ismim.soyismi

- ismimsoyismim1

-ismimsoyismimdoğumyılımınsonikirakamı



Canım facebook, ben öyle bir nick seçene kadar ismimi soyismimi söylerim, insanlar beni o şekilde arar, daha kolay. Gerçi o zaman da "Ben muroyum" vakalarıyla karşılaşan arkadaşlarım olabiliyor, ama olur o kadar.



Toplam 17 harf, çok daha kolay. neden araya "." ya da "1" falan sokup zaten uzun olan ismimi iyice uzatayım ki?




Şey gibi olmuş bu biraz, lise basketbol takımındayken arkasında ismimizin yazılı olacağı formalar yaptırıyorduk, ancak 11 harfli canım ismimin okunaklı olarak formaya sığma şansı yoktu kesinlikle.

Çözüm düşünürken bir arkadaşımdan dahiyane bir fikir gelmişti;

-Abi, "ismin" olarak yazdırmayız formaya, kısaltır "i.smin" olarak yazdırırız?

12. dev adamdan gelen ve kelimeyi 12 karaktere çıkaran bu teklif tabi ki bizi güldürmek dışında bir işe yaramamıştı.

Sonunda noldu, buro yazıldı forma arkasına.

20090629

Ey Türk Reklamcısı, Reklam Vereni.

Geçen aylarda pörtleyen Yapı Kredi'nin kredi kartı adiosun reklamına kesinlikle tahammül edemiyordum. Adiosa uydurmak için Türkçe'nin canına okuyan reklam ki orda tahammül sınırımı aşan Türkçe'nin canına okumaları değil ağızlarını yaydıra yaydıra dünyanın en iğrenç şarkılarından birini söylemeleridir reklam oyuncularının.

Öyle ki o kartı verseler, kefilsiz senetsiz 100.000 lira kart limiti verseler yine kabul etmem, geri gönderirim kartı. Niye kabul edeyim ayrıca, 100.000 lira limit verseler ve o yüz bin lirayı harcasam, yine ben ödeyeceğim paşa paşa.


"Reklamın iyisi kötüsü olmaz" kesinlikle yalan bir laf bence. "Üründen soğutan reklamlar" diye de bir şey var. Sırf reklamı yüzünden tüketmediğim ürünler ve hizmetler bunlar.

Neyse; şu aralar kesinlikle tahammül edemediğim iki reklam var ve haliyle üründen soğutan reklam kategorisine giriyorlar.

Birincisi, zaten hazzetmediğim nil insanın hiç hazzetmediğim reklamları arasında açık ara öne çıkan maden suyu reklamı. Evet, bence de kesinlikle ajdar kişisinin şarkısına benziyor şarkı. Nil insanının kendinden üç beden büyük özgüveni çıldırtıyor beni bazen.

Düşününce özgüven de ne güzel bir şey aslında. Ve nil insanında o özgüvenin getirdiği gereksiz bir ukalalık da sezmiyorum, ama bi türlü hazzedemedim kendisinden ve yaptığı işlerin çoğundan.


İkincisi, zaten sevmediğim ve bunu şurda da belirttiğim dilber koça(r)slanlı karakterinin oynadığı d-smart reklam serisinin son reklamı. Hani şu dilberin lig tv, fashion tv, vs. kanalların içinde olduğu reklam.

Karakter gereği olan o yamuk konuşmaya bi de yamuk bir yürüyüş eklendiği için ciddi ciddi midem bulanıyor rasgeldikçe.


Reklamcıları da suçlamamak lazım, çok muhtemelen reklam verenlerin istekleri doğrultusunda işler çıkarıyorlar. Reklam verenleri de suçlamamak lazım, onlar da hedef kitlelerine hitap edecek reklamlar bekliyorlar.

İki Gün Sonraki Ekleme: Postu okudum da şimdi, nası kopuk olmuş paragraflar cümleler.

Batarken

Annemin bir lafı var; güneş batarken portakal rengine sahipse, aşağıdaki gibi, ertesi gün hava çok güzel olurmuş. Güneş batarken başka bir renk alır mı, alıyorsa batarken portakal rengi olduğunda ertesi gün hava gerçekten çok güzel olur mu bilemedim şimdi.



Gülümse

Milletçe nasıl yetiştirildiysek, en azından benim çevremde insanların bir kısmı gülmeyi bir kabahat olarak algılıyor. Kabahat de demeyeyim de (Haydar Dümen Mode: ON), fazla güldüklerinde çekiniyor insanlar, korkuyorlar.

Çok gülen çok ağlar (var mı böyle bi özdeyiş, emin olamadım) lafı mesela. Ya da özellikle ortayaşı biraz geçmiş bayanlar arasında duyduğum "Ay çok güldük, başımıza bi iş gelecek" lafı.

Nedense çok güldükten sonra illa ki bir kötülükle karşılaşacaklarmış gibi düşünüyor insanlar. Güldüysen, bedelini illa ki bir acıyla ödeyeceksin sanki.

Oysa ne kadar güzel gülmek. Sonrasında başına ne geleceğini düşünmeden, sadece o anı yaşayarak. Ve bence çok güldüysen, hayata o an poziftif bakıyorsun demektir, ve sen pozitif baktıkça sorunlar küçülür gider.

Güldükçe başına iş gelmez, başına gelebilecek işler daha az hasarla atlatılır.


Daha uzun bir post olması gerekliydi bunun, kafamda öyle planlamıştım da üşendim şu an.

20090626

Ordan Burdan Karışık

Facebook profilinde "Ortaya Karışık" ya da "Ordan Burdan" isimli bir fotoğraf albümüne sahip olmayana kız/erkek vermiyorlar sanırım.

20090624

Aşk, Sağlık, Para Falan

Bir kısım Çinli'nin inancına göre aşağıdaki figürlerin biri sağlık, biri aşk, diğeri de para getiren üç tanrıymış. Hangisi hangisiydi sıralamayı unuttum.

Yalnız ben bugün bunları fotoğraf çekmek amacıyla rahatsız ederken üçünü birden yere düşürmek suretiyle ortadaki soluk benizlinin asasının ucunu kırdım. Başıma iş gelmez umarım.


20090623

Y.Ç (28)




20090621

One

Geçen hafta "en sevmediğin özelliğin ne?" sorusuyla karşılaşmıştım da bulamamıştım cevabı. Mükemmel bir insan olduğum için değil tabi. Olsa olsa her özelliğimi az da olsa sevdiğim içindir.

Sonra bi ara aklıma gelmişti en sevmediğim olabilecek bir özelliğim, ama hangisiydi unuttum.

Bugün farklı bir şey geldi aklıma, sanırım en kötü özelliklerimden biri bazen fazlaca kararsız olabilmem. Genelde stabil bi insan olduğumu düşünürüm aslında. Ama sapıtabiliyorum bazen.

Bugün Efes one love'a gidip gitmeme konusunda en az 10 kez fikir değiştirdim. Gitme ve gitmeme başlıkları altında sıraladığım maddeleri birbiriyle yarıştırıp hangi kararın daha mantıklı olabileceğini düşündüm.

"Ulan giderim, olmadı 2 saat takılır dönerim" fikri geldi bi an aklıma ancak bu fikri son uyguladığım zaman ahırkapı hıdrellez şenliklerine gittiğim gündü ki toplamda 3 saatimi falan yolda geçirip festival alanında yarım saat takılmıştım sadece. O yüzden bu desteksiz fikirden vazgeçtim hızlıca.


Ne zamandır olmuyor, ama -özellikle gidip gitmeme gibi iki seçeneği olan- bir konuda defalarca fikir değiştirip, son verdiğim kararın ne olduğunu unutup; son kararımı hatırladığımda da o karara varmamdaki gerekçeyi hatırlayamadığım zamanlar olurdu eskiden.


Bazen kötü bir şey kararsızlık.

Sonra da "ikizler olduğumu öğrenen niye kaçıyor" diye soruyorum saf saf.

20090619

Tehdit

Az önce telefonda konuşurken farkında olmadan şimdiye kadar ağzımdan çıkan en büyük tehdidi savurdum sanırım;

"öyle yaptıysan yemin ederim seninle bir daha konuşmam"

ki bunu sevdiğim bi insana söyledim, üstelik dandik bi lens yüzünden. Ciddi olamayacağımı o da biliyordu gerçi, ama yine de garip hissettim bi süre sonra.


Sebebini asabiyete mi bağlasam bilemedim.

Sen neymişsin B.ehlülü.n parfümü

İnsanların google'da hangi aramalar sonucu yazılarıma ulaştıklarını yazmak gibi bir adetim yok, olmaz da. Yalnız iki önceki postta bahsi geçen B.ehlü.l'ün parfümü -ki kendisi Issey Miyake oluyor annemin muhatap (bu kelime böyle yazılmıyor olabilir, bakmaya üşendim. ama muhattap diye de yazılmıyor) olduğu reyon görevlisine göre- sebebiyle yaklaşık 10 saatte 8 kişi okumuş postumu.

Aramada kullanılan anahtar kelimeler de behlülün parfümü, b.ehlü.l parfumu, b.ehlü.l parfüm, b.ehlü.l+parfüm+marka ve b.ehlülü.n parfümünün adı şeklinde. Tüm aramaları yapan aynı insan da olabilir tabi, bakmadım o kadar.


Ama anladım ki, reyon görevlisi baya iyi satmıştır bu pazarlama stratejisiyle.

Kişisel Gelişim

şu postta bahsi geçen kapıyı bu kez dördüncü denememde açmamı hala şaşkın oluşuma değil, kendimi sürekli geliştiriyor olmama bağlayacak kadar iyimser olabiliyorum bazen.


Kişisel gelişimimi böyle kriterlere göre değerlendirmem de ayrı bir postta incelenesi.

B.ehlü.l'ün parfümü

Yüzlerce abuk tv programı -yemekteyiz, wipe-out, ahmet çakarla bilmemne, vs- izleyebilme kapasiteme rağmen Aşk-ı Memnu adlı diziyi -Beren Saat insanına rağmen- bi kez baştan sona izlemişliğim yok.

Ama gerek diziyi izleyen arkadaşlarımdan duyduklarım, gerek facebookta falan gördüğüm "B.ehlül'ü.n tıkılama şeması" sayesinde B.ehlü.l karakterinin ne kadar tavşan bi insan olduğunun farkındayım.

Dün annem aradı. "Babana parfüm alıyorum, kampanya varmış sana da Burberry Weekend alayım mı?" diye soruyor. Parfümüme ihanet ettiğim zamanlarda ara ara kullanıyorum o parfümü. Olur, istiyorsan al dedim ben de. Sonra şöyle oldu:

A: Bi de şey varmış, neydi onun adı sayın görevli?
G: Issey miyake, b.ehlülü.n parfümünden.
A: Oğlum, B.ehlül'ü.n parfümündenmiş?
B: Bana ne anne, behlül benim parfümümü kullansın. Hatta kullanmasın aslında.
A: Eki eki tamam oğlum.

Adamlar, ya da sadece oradaki görevli bayan, nasıl bi pazarlama stratejisi geliştirdilerse artık; yılların Issey Miyake parfümünü b.ehlülü.n parfümü diye satma uğraşındalar.


Sırf bu sebeple o parfümü alan olur mu? Olursa parfümü sıktığı anda kendini B.ehlü.l gibi mi hissetmeye başlar acaba?



- Selam, ben baran. Parfümüm de b.ehlülü.n parfümü. Tanışalım mı?



Hadi onu geçtim, kullandığın parfümün behlülün parfümü olması durumundan istifade ederek kendi reklamını yapıp bi kızı etkilemeye çalıştığında kızın kullandığın o parfümün b.ehlülü.n parfümü olduğunu bilme olasılığı da gayet düşük, eğer daha önce b.ehlüll.e takılmadılarsa.

Takıldılarsa da b.ehlülde.n sonra sana (bana demedim dikkatinizi çektiyse, ahah) bakma ihtimali düşük zaten. Hadi baktı diyelim, sen her koktuğunda kızın aklına b.ehlü.l gelicek, siz yoğuşurken gözlerini kapadığında gözünün önünde b.ehlü.l olacak falan.

Aile faciası resmen.

Neyse işte, hemcinslerim için konuşmak gerekirse; hoşlandığınız biri varsa ve sırf b.ehlü.l gibi kokacağınız için sizinle birlikte olmaya razıysa doğru adres: Issey Miyake.


Bu arada parfüm -aile içinde alınanları ayrı tutarsam- dünyanın en kolaya kaçan/almış olmak için alınan ve geyik hediyelerinden biri bence.

Ha parfüm almışsın ha peluş oyuncak, gözümde çok farkı yok.

20090618

Powertürk

Zaten sığ olan müzik bilgimle "Ben Türkçe müzik dinlemem" gibi talihsiz bir açıklama yapacak değilim.

Ama oturup müzik kanalı izlemişliğim falan da olmadı hiç. Televizyonumda nerede kayıtlı olduklarını bile bilmem, ki çoğu da kayıtlı değil sanırım.

Yalnız geçen hafta 2 gün Powertürk izledim, nası alıştıysam üç gündür falan dilime sürekli Türkçe şarkılar dolanıyor.

Cidden güçlü birşeymiş Powertürk.

Bu arada, odamdaki televizyonda kanal 30'da.

20090617

Evet, Belki

Sürekli konuşan bir insan olmadığım halde, -ki bazı durumlarda gerektiğinden az konuştuğumun da farkındayım- bazen işin nereye varabileceğini öngörmeme rağmen dilimi tutamayıp aklımdan geçeni söyleme inadım yüzünden tatsızlıklar yaşıyor olmamı garipsiyorum. Garipsemiyorum da demeyeyim aslında, alışmış olmam lazım artık.

Böyle bi durum yaşadığımda da kimseye değil kendime kızıyorum işi bile bile lades (hah işte, hiç sevmediğim kalıplardan biri daha) durumuna getirdiğim için.

Aklına geleni söylemeden duramıyorsan, gerektiğinden az konuştuğun durumlarda aklında hiç bir şey olmuyor mu, diye soran olursa tatmin edici bir cevap veremem baştan söyleyeyim.

Üşengeçlik diyelim biz o durumda konuşmamama.

Yine toparlayamadım ya neyse.

20090615

Dinlenme Tesisi

Bu konu elbette defalarca konuşulmuş, hakkında defalarca yazılmıştır. Yeni bir şey keşfettim diye atlamıyorum ortaya.

Şehirler arası yollarda kurulmuş dinlenme tesislerine her uğradığımda bir burukluk, bir soğukluk hissederim.

Mevsim kış olsa da soğuktur oralar, yaz olsa da.

Hele bir de geceleri uğradıysam oralara.

Yorgun, asık suratlar görürsünüz kafanızı çevirdiğiniz her yerde. En elit dinlenme tesisinin en kibar garsonunda/kasiyerinde bile bir umursamazlık vardır. Belki de gelip geçici olduğunuzu bildiklerindendir. Zaten en sık seyahat eden halinizle bile ne kadar sıklıkta ziyaret edebilirsiniz ki aynı yeri?

Muhtemelen günde oniki saate yakın zaman geçiriyorlardır iş başında. Belki çoğu iş dışında kalan zamanlarını istemedikleri o dinlenme tesisinde geçiriyorlardır. Sırf bu yüzden, hizmet sektöründe çalışan bir insanın asık suratlı olmasını ancak bir dinlenme tesisinde kabul edebilim galiba. Kabul etmek değil de umursamamaktır belki de bu, ben de o tesiste gelip geçici olduğumu çok iyi bildiğim için.

Hedefinize gidiyorsanız biraz daha çekilebilir olur o yorgun suratlar. Çok koymaz insana.

Ama gittiğiniz yeri geride bırakıp dönüyorsanız, "bitsin artık şu yol" düşüncesinin de etkisiyle daha bir yorgun gelir etraftaki suratlar. Sizi de yorar, içinizde kalan az enerjinin de bir kısmını alır götürür.

O yüzden, özellikle dönüş yollarında pek uğramam dinlenme tesislerine.

Çok çişim gelmedikçe.

20090610

Top silgileri dövemeyebilir.

.
.

Ailemizin temizleyicisi olarak şampuan

Şampuanın ana işlevi olan saçları temizlemenin yanı sıra, -teoride de olsa- kepeği önleme, saçlara ışıltılı bir görünüm verme, erkekleri peşinde köpek etme ve her güzellik yarışmasında bir de şampuan güzeli seçtirme gibi bilinen yan görevlerinin dışında çok farklı alanlarda kullanılabileceğini geçenlerde keşfettim.

Bu keşifler şampuana olan saygımı bir kat daha arttırdı ki aslında kendime olan saygımı arttırması gerekir bence, yeni şeyler keşfettim sonuçta kendi çapımda.

Bundan bir kaç ay önce evde sıvı sabunun bittiğini farkettiğimde "ikisi de sıvı" mantığıyla ellerimi şampuanla yıkamaya karar vermiştim. Bunda çok da bi numara yok aslında, bir çok kişi yapmıştır bunu muhtemelen. Burda önemli olan "ikisi de sıvı" mantığını bulaşık deterjanı ya da çamaşır yumuşatıcısı için kurmamış olmamdır bence.

Bir süre sonra mutfağı viledalamam gerektiğinde buna uygun bir deterjan olmadığını farketmemle yardımsever dostum şampuanın yardımıma koşması bir oldu. (Evimizde şampuan harici bir temizleyici madde olmadığını düşünürseniz size kızamam. Ama cidden öyle değil, banyodaki dolabı bir görseniz, acayip acayip temizleyici maddeler var birsürü).

Neyse, ya şampuanın doğasından ya da şampuan/su oranında şampuanı biraz fazla tuttuğumdan, şampuanın yardımı bu konuda çok işime yaramadı. Yerler böyle bi mat oldu, parlamadılar bi türlü.

Bir de çamaşır yıkayacakken renkli deterjanının bittiğini farketme durumum var. Onda da aklıma ilk gelen şey tabii ki şampuan oldu. Ama cesaret edemeyip annemi aradım, "anne? şampuan?" diye. olur olm niye olmasın cevabının üstüne çamaşırlarımı şampuanla yıkadım bir güzel. Sonuç fena sayılmazdı, ama çok kirli çamaşırlarda verim alınamayacağı kanısına vardım.

En son geçen ay falandı sanırım, bulaşık makinesini çalıştırmadan önce deterjanın bittiğini farkettik. Erman benimle göz göze gelince "Hayır, şampuan olmaz" dedi.

Merak etmeyin, onu denemedik.

20090609

Çamaşır

Nerdeyse her çamaşır yıkadığımda makineden çakmak, bozuk para, vs. gibi yabancı maddeler çıkıyor, buna alıştım artık. Hatta bir keresinde makine bozulmuştu da erman "bombastik motoru bozulmuş" gibi teknik bir teşhis koymuştu. Kendisinin uzmanlık alanı olduğu için güveniyorum tabi teşhisine. Sonra düzeldi makine, ama o mu tamir etti yoksa makine bize acıdı da kendiliğinden mi düzeldi bilmiyorum.

Neyse işte, bu sefer yabancı madde konusunda kendimi aşmış olabilirim. İçerik olarak adece boxer, çorap, çarşaf ve yastık kılıfının bulunduğu çamaşır yıkama seansından sonra baktım makinede yine yabancı madde. Madde dediğim de uç kutusu. Olayla kesinlikle alakasız.

20090603

buz dağı

Hayatta anlaşamayacağımı düşündüğüm insan tiplerinden biri de,

herhangi bir muhabbet arasında buz dağının görünen ya da görünmeyen kısmından bahseden insanları içerir.

Bu aralar insanlara çok mu önyargılıyım ne.

d.g

yılda -haliyle- bir gün doğum günüm oluyor, tuttuğum takım altı yıl sonra şampiyon oluyor ve bu iki olay ayda yılda bir yurtdışına çıktığım 3 güncük içinde gerçekleşiyor. bu üç durumun aynı anda gerçekleşme olasılığını hesaplasan 3/365 x 1/365 * 1/beşiktaşın şampiyon olması gibi bi formüle ihtiyaç duyarsınız, şu kafamla yanlış hesap yapmıyorsam.

Bu arada bu bir doğumgünü yazısı değil, haberiniz olsun.

Bu yıl doğum günümü yurtdışında geçirdim. Bi garipti. Doğduğum gün için çevremdeki insanları arayıp "hadi, toplanıp doğum günümü kutlayacağız" demem asla. Çağıracağım insanlar sevdiğim insanlar olsa da, bu insanların coğrafi konumlarının el verdiği ölçüde bu davetime seve seve katılacaklarını biliyor olsam da, bu çağrı bana hep bencillik gibi gelmiştir biraz.

Zaten yeterince yakınım olan insanlar ben çağırmasam da ogün "hadi, yemeğe gidiyoruz" diye kapıma dayanır. dayanacak durumda olmayanlar da illa ki hissettirir yanımda olmak istediklerini.

Neyse işte, bu yıl fazlaca uzak oldugumdan mıdır nedir, mutsuzluk ya da burukluk da değil ama bi gariplik vardı. Yine mesajlar geldi, yine arandım bir çok sevdigim tarafından. hatta geçen yıldan beri tanıdığım insanların bir kısmının bana ne kadar değer verdiğini farkettim. iyi ki doğdun cümlesinin çok nadiren de olsa anlamlı olabileceğini hissettim.

dün kafamda çok güzel toparlamıştım da yazıyı, yazarken bağlayamadım bi türlü.

Ayrıca resmen doğumgünü yazısı olmuş bu

20090530

x y olup

"olup" kelimesinin bağlaç olarak kullanıldığı cümlelerin %95 gibi bi oranla anlatım bozukluğu içerdiğini söyleyebilirim.

Bir de 2 cümleyi bu şekilde bağlayan insan/kurum/dükkan anında kalitesiz bir varlık imajı çiziyor gözümde. Ne bileyim pastaneyse mesela, gidip ordan pasta almıyorum bi daha falan.

Örnek verelim,

Pastalarımızın hepsine ayçiçek yağı kullanılmış olup gayet lezzetlidir.



Gerçi pastada zaten ayçiçek yağı kullanılmaz herhalde.

20090526

Forward Mail

İşle ilgili olanları konu dışı bırakırsam;

forward maillerin en sevmediğim tarafı, konu kısmında mailin forward mail olduğunu belirtmek için duran "Fwd:", "İlt:", vs ifadeleri.

Karikatür, fıkra vs forwardlıyorsun tamam da, bari o ibareyi sil.

Ard arda dizilen Fwd harflerinin çok çirkin görünüyor olmasından ziyade, mail üzerinde birazcık emek harcamış olmak, sana geleni aynen bir başkasına yollamamış olmak için.

Crowd

Evet, bence de fotoğrafı siyah beyaz çekmek işi çok daha kolay hale getiriyor.



Siyah beyaz çekenlere de saygısızlık olmasın tabi.

Kahvaltı

Sabah sabah kahvaltı niyetine yarım ekmek arası nutell yemek.

Akşama çıkabilecek miyim bakalım.

20090520

Astronot

Vefalı astronot, bir problemi olmadığında da Houston'u arayandır.


"Houston, nasılsın abi?"

20090519

Karma

Gölge,
Ankara,
Karma Police,
Loser Cam Kenarı,
2001-2004,
Erdem,
Raindog,
Çetin,
Karma çavuş.






for a minute there, I lost myself. I lost myself

Ayran

Bu postu resmi tatillerin çoğunda çalışmak zorunda olduğumu inatla kavrayamayıp bugün için beni önce adalara, sonra da salı pazarına davet eden Yeşim insanına armağan etmek isterim.






Galetanın Esrarı

Pazartesi sabahı şirkete geldiğimde masamın üzerinde keyif çatan, aşağıda da görebileceğiniz 3 adet galetayla karşılaştım. Cumartesi şirketten çıkarken o galetaların orda olmadığından emin olacak kadar şuurum yerinde çok şükür. Ayrıca aylardır da galeta falan yememiştim (düne kadar.)

Muhtemelen cumartesi şirketten "hadi gidiyorum, çarşambaya kadar da gelmem" diyerek çıktığımı duyan insanların biri geldi, masamda tıkınıp gitti. Çarşambaya kadar gelmeyeceğimi hesapladıklarından kaldırma gereği de duymadı suç aleti galetaları. Ama masamda kırıntı falan yok hiç. Sanırım bir profesyonelle karşı karşıyayız, hiç iz bırakmamış. Gerçi galetaları bırakıp gitmiş, daha ne bıraksın di mi?

Belki de kimse galeta yemedi, o galetalar "galeta ye, biraz kilo ver" mesajı vermek için bırakıldı masama. Ama o da mantıklı değil, yıllar sonra tekrar düzenli (ne düzenlisi lan, bi ayı geçti gitmedim) spor yapmaya başlayan bir insan olarak kilo vermenin aksine, kilo alma gayreti içindeyim. O yüzden bu ihtimali elemek lazım. Hem galeta insanı tok tutma işlevini yerine getirip kilo vermeye yardımcı olur mu, emin değilim.

Sırf insan bu koca galetaları nasıl yer diye merak ettiğimden öğleden sonra bir tanesini yemeyi denedim. Muhtemelen galetaların üçte biri önümdeki A4 kağıda ufalandı kırıntı bazında. Cidden çok zor yemesi, hiç ergonomik değil galetalar.
Gerçi bunların inceleri güzel oluyordu krem peynir eşliğinde.


20090514

MSN

Msn'de nicklerinin başında, sonunda, ortasında [b], [i], [c=7], vs. ibaresi bulunan (biliyorum onlar msn plus mı ne kullanınca bold, italic ya da renkli karakterler olarak bize geri dönüyor) insanlarla pek anlaşamadığımı farkettim. Anlaşamamak değil de pek ortak nokta bulamamak belki de.

20090513

Bir Kuple

Bir restoran ne kadar iyi yemek yaparsa yapsın, tuzluğa biber/biberliğe tuz koyduysa hayatta adam olamaz benim gözümde.

Bir de restaurant kelimesini yazıldığı gibi okuyan insanlardan soğuma olasılığım çok yüksek. Ama aynı durum deodorant kelimesini yazıldığı gibi okuyan insanlar için geçerli değil.

20090512

Leblebi

Çağa ayak uydurmuş Özdeyişler dizisi: 1

Lep demeden Laptop'u anlamak.

20090506

T.C Kimlik

Bu sabah haberlerde duydum.

T.C Kimlik numarasının son hanesi 4 olan annelere Ziraat Bankası'nın anneler günü için 400 TL yardım yaptığı dedikodusu yüzünden yüzlerce insan birikmiş banka şubeleri önünde. Sadece istanbulda da değil, bir kaç ilde daha.

Üzülsem mi hallerine, yoksa salak olduklarını kendi adıma tasdiklesem mi bilemedim. Yaşlı yaşlı kadınlar da var aralarına, kim bilir kaç saat beklediler. Belki cehaletten, belki ihtiyacın getirdiği çaresizlikten doğan bir umuttan.

Onu geçtim, kimlik numarasının son hanesi 4 olan erkekler bile gelmiş var olduğu sanılan anneler günü hediyesini almaya.

Bazıları da kendini o kadar inandırmış ki yalana, "Başbakan söyledi, ben duydum"; "dün haberlerde izledim" diyenler bile vardı. Onlar bildiğin salak işte.

20090503

Kolbaydı

Yazmayayım yazmayayım dedim de artık dayanamadım.

Şu kolbastıyı birden bire pörtleten kişi/kuruluş kim ben hala onu kavrayamadım.

Bi de halk oyunuymuş falan ama nası basit geliyor bana anlatamam. Nerde zeybek, nerde horon; nerde kolbastı.

Ha bi de karadenize aitmiş, ama benim dinlediğim tüm müziklerde ankara havası vardı. Onu da kavrayamadım.

Fight Club

Abiler olayın mantığını kavrayamamış henüz.


The ninth rule of fight club should have been that "You do not advertise about fight club"




Arkadan gelen korna sesleri eşliğinde çektim fotoğrafı, o yüzden biraz yamuk.
Merak edenler için, sahilden bostancıya doğru çıkan yol üzerinde.
afişteki garip web adresinin de ayrı bi güzelliği var.

20090502

Sinek Valesi

Az önce bir sinek kondu monitörümün kenarına.

Ve ben onu kovalamak için naptım?

Tabi ki mouse imlecimle sineği dürtmeye çalıştım.

Supergirl

Reamonn - Supergirl şarkısı bir erkek tarafından kendisine ithaf edilmemiş ya da şarkıyı kendi kendine ithaf etmemiş bir kadın;
hadi kümeyi biraz daha genişletelim, şarkıyı bir kadına ithaf etmeyen bir erkek var mıdır acaba?

Varsa ne mutlu ona

20090430

Bahar

1.5 aydır falan bir görünüp iki kaybolan bahar adam akıllı gelse bi.

Gelse de içimiz şenlense, dilimize şu şarkı dolansa.

Tam bahar şarkısı gibi gelir bana hep. İlk piyasaya çıktığında da bahar aylarıydı sanırım.

"hey baby, come around"

Mayıs

1 Mayıs yarın. Akla ilk gelenden daha farklı bir anlamı var benim için bu tarihin.

Kaşımdaki izin oluşması o tarihe tekabül eder.

30 Nisanı bir Mayısa bağlayan gece minik bir kaza sonucu kafamı gözümü yardıktan sonra yüzümün halinin farkında olmadan uykuma devam etmiştim.

Ertesi gün gördüğüm manzaradan sonra hastaneye koştum. Benim derdim olayın ciddi bir rahatsızlık olabileceğinden ziyade yarılan alnım, kaşım ve dudağımın orda iz kalıp kalmayacağıydı.

Hastanede hemşireyle şöyle kısacık bir diyalog yaşamıştık hatta;

- Nasıl oldu?
- Kapıya çarptım desem inanacak mısınız?
- I ıh.

Neyse ki doktor inanmıştı da olayın ciddi bir sebebi olabileceğini falan söylemişti.

Away

Dün Yeşim mesaj attı gece 12 de falan. Baktım, "neyin var, merak ettim" yazmış. "birşeyim yok noldu ki" gibisinden bi cevap yazdım ben de.

"Msn'de seni away olarak göremeyince merak ettim" dedi.

Sanırım çok yakınımdaki insanlar arasında bile hala alışamayanlar var genelde msn'i telesekreter gibi kullanıp bilgisayarın başında -hatta evin başında- olmadığım zamanlarda bile açık bırakıyor oluşuma.

Ya da Msn ile fazla bütünleştirmiş beni, kalp atışımdan değil msn'de görünüyor oluşumu hayat belirtisi olarak kabul ediyor.

Çiçek Trafiği

Dün 3.5-4 kilometrelik yolu yarım saatte alabildiğim bir trafiğe yakalandım.

O süreçte yanımdan geçen dokuz tane çiçekçi saydım ve iki tanesi hariç yüzüme bile bakmadılar yanımdan geçerlerken.

Çiçekçinin uzmanı da böyle oluyor sanırım.

Daha yaklaşırken anlıyorlar potansiyel müşterinin hayatında çiçek alacak biri olup olmadığını.

Bir de bir gün sırf bir güzellik olsun diye çiçeğin parasını verip çiçeği önümdeki/arkamdaki hanım/kadın/bayan (niye seçemedim sıfatı?) sürücüye göndermek istiyorum.

Sırf trafikte sinirleri gevşeyen bir insanı gülümsetebilmek adına.

Ama korkuyorum çiçeği gönderdiğim insan evli falan çıkar da başıma iş alırım diye.

Bkz: Elinden geçmek

Dün akşam üzeri kadıköye uğramam gerekti. Yürümem gereken yolu arşınlarken iki kızın yanından geçiyordum ki "Benim de elimden çok erkek geçti ama..." diye başlayan sonunu yakalayamadığım bir cümle duydum kızların birinden.

Gayri ihtiyari dönüp bakmışım kıza. Hani özünde çok iyi insandır belki falan bilemem ama fiziken bakınca ergen çağlarında, hacimsel olarak xl ile xxl arası gidip geldiğini tahmin ettiğim bir insan.

Ona mı acısam, onun elinden geçmek durumunda kalacak kadar çaresiz kalan -ve onun deyimiyle çok sayıdaki- erkeğe mi acısam bilemedim.

20090429

Evli Facebook

Facebook'ta eşi ve kendi adına tek bir kullanıcı hesabı açan evli insanlar görüyorum.

"Ayşe ve Mehmet Bizciddençapsızız" gibisinden.

Ve bu insanların cidden çapsız olduğunu düşünüyorum.

Tamam ne güzel evlenmişsiniz, mutlusunuz, bir yastıkta kocayınız.
Bir ömür birlikte olmayı planlıyorsunuz.

Ben mi facebooku çok ciddiye alıyorum bilmem ama bana karakterinden, bir birey olmaktan ödün vermek gibi geliyor böyle bir durum.

Ne o öyle, kapı ziline isim yazdırır gibi.


Kendime Not: Millet istediğini yapsın diyorum, yaptıklarında da böyle sorguluyorum.

20090428

Küs

Görüşemediğim, ya da yorgunluktan/ o an daha önemli bir işim olduğundan vs. görüşmek istemediğim arkadaşlarımın bazılarının bu görüşmeme durumunu kriz haline getirmeleri canımı sıkıyor.

Krizin küslüğe kadar götürüldüğü durumlarda ise karşı tarafa görüşememizin mantıklı sebeplerini açıklama çabam bir anda sönüp gidiyor.

Eternal Sunshine

Geçen hafta Eternal Sunshine of the Spotless Mind haftasıydı sanırım.

Takip ettiğim blogların ikisinde birer gün arayla filmle ilgili iki post görmemin dışında şimdi hatırlayamadığım bir yerde de söz konusu filmin muhabbeti açıldı.

Hep beraber mi izlediniz naptınız?

20090426

Minilerin En Büyüğü

Hürriyet bugun puzzle vermiş bi tane. Mini puzzle ama büyük boy. Miniklerin büyüğü.

İtalyanca notlarını aldığım kurs arkadaşımın not tutarken önemli yerlere fransızca not düşmüş olması da beni sevindirdi.

Yeşil bi çakmağım daha var artık.




20090425

What's on your mind?

Facebooktaki muhtelif olaylar için kullanılabilen "like" butonu fena bir zımbırtı değil bence.

Yalnız öyle şuursuz insanlar var ki, komik durumlar ortaya çıkarıyor bazen.

Adam status (what are you doing right now?/What's on your mind?/Where did you sleep last night?... burdaki cümle de ayda bir değişiyor mu ne?) kısmına gayet olumsuz bir şey yazıyor yeri geldiğinde.

"Alican is bombok" mesela.


Altına bakıyorsun,

"5 people like this"

Arkadaşım, adam bombok durumdayım diyor, nesi hoşuna gitti. Adamın bombok olması senin hoşuna gidiyorsa o adamla nasıl arkadaşsın/niye senin arkadaş listende?

Diye sorgulayasım geliyor ama yapmıyorum tabi.

Felis Domesticus

Ailenin tek çocuğu olarak yaklaşık on yıldır kendilerinden uzak yaşıyor olmama annemin 32 yıl çalışıp geçen yaz emekli olduktan sonra içine girdiği napacağını bilememe hali de eklenmiş olacak ki, kedi almış bizimkiler.

Ailemle yaşadığım 18 yıl boyunca "köpek" diye inlememe rağmen muhabbet kuşu ve balık dışında bir ev hayvanı beslenememişti bizim evde. (Civciv ve tavşan besleme girişimlerimi saymıyorum)

Gerçi annemin sempatisi vardır ev hayvanlarına karşı. Ananemin papağanına papağanın yıllar önce bacağımı ısırmış olmasına rağmen sempatiyle yaklaşırdı hep.

Babam da hayvan sever, tatil falan dinlemez gider işyerinin bekçi köpeklerini eliyle besler. Ama evde gezinen bir hayvana karşıydı hep.

2 gün önce elinde şu kediyle çıkmış gelmiş. Çok cins bir kedi olduğunu iddia ediyor, ama benim fotoğraflardan anladığım kadarıyla bildiğin tekir. (O da bir cins tabi). Kendisine söyleyemedim tabi hevesi kırılmasın diye.

Şimdi annem günde üç kez arayıp kedinin ne kadar hareketli olduğunu, kediyi teyzemlere gezmeye götürdüğünü falan anlatıyor, babam fotoğraf çekip gönderiyor falan.

Zaten annemin ağzından şu cümle düşmüyor: Tam senlik, bir sürü fotoğrafını çekersin.

Bir de isim bulmak lazım şimdi bu şirine.







20090423

Üşenmek

Belki yazmışımdır, hayatta yapmaya en çok üşendiğim üç şey var. Aslında bir çok şey var da, şu üçü işkence gibi gelenleri;

1. Çamaşır Asmak:
Daha makineden çıkarırken tüm çamaşırlar bir yumak halinde birbirine dolanmış şekilde gelmiyor mu eline, illet oluyorum. Yok onları ayıkla, sonra ütülemesi kolay olsun diye silkele, çamaşır ipine/askısına sığacak mı stresiyle kendince optimizasyon yaparak asmaya başla.

Üşengeçliğim yüzünden çamaşırları 3 gün makinada bıraktığım vakidir. Sonra mecburen bir daha yıka.

2. Benzin Almak:
Özellikle de depoyu dolduruyorsam. Yazmıştım bunu, uzatmayacağım.

3.
Bunun ne olduğunu unuttum. Hatırlayınca bu postu siler yeniden yazarım. Post üste çıksın hesabı.

Felsefe

Yin Yangın kolye ucu,
Karmanın Tarkan'ın ortaya çıkardığı bir düşünce şekli,
Kamasutranın da Japon futbolcu

olduğunu düşünebilecek insanlar var.

20090422

Hubble Yavrusu

Nasrettin Hoca gelip Hubble Teleskobu'nu ödünç istese, geri verirken de yanında şu lensi verip "Hubble doğurdu" dese hiç yadırgamam, inanır alırım lensi.

Lens falan demek de yanlış aslında böyle bir alete.

Fiyatı neymiş? 120.000 $

Hatta 120.000 :$ , söylerken utanıyorum resmen.
Ben 1200$ değerinde l serisi bi lens bile al(a)mıyorken..

O da amerika fiyatı sanırım. Türkiye'deki ötv, kdv vs ekleyince 300.000 falan olur herhalde. Bir şey değil amerikaya gidip gelen arkadaştan da rica edilmez ki, "abi gelirken şundan alsan bana" diye.

Onun bagaj hakkı da belli, yazık adama.

Bi de bunu gören herhangi bir kolluk kuvveti direk kolundan tutar içeri alır, ne iş lan Ergenekon mu falan diye. Bazuka gibi bildiğin.




"no i havent been getting anywhere"

20090421

Yasak Kardeşim

Elimde sigara, dumanı dışarı üflerken gelip "pardon burada sigara içebiliyor muyuz?" diye sorup "Hayır, yasak burda" cevabını aldıktan sonra "hımm ok teşekkürler" diyip giden insanlar var.

Ya adam çok şaşkındı, ya da bazen fazlasıyla ikna edici olabiliyorum konuşurken.

20090419

Slippery When Wet



"it doesn’t make a difference if we make it or not"

20090415

Beyin

Mevcut konumundan daha yukarısını hedefleyen, ancak yukarılara çıkmak için acele etmeyen biriyim.

Zamana bırakırım genelde hedeflerimi, gerçekleşmeyenler için hırs yapıp kendimi parçalamam.

İçinde bulunduğum konumdan, yaşadığım hayattan, yaptığım işten vs. çok nadiren şikayetçi olurum.

Ama şu aralar şikayetçiyim beynimin sürekli dolu olmasından. Hani böyle çok düşünürsün, sınav vardır saatlerce çalışırsın da zihnen çok yorulduğunu hissedersin ya. Hıh öyle bir şey değil işte benimki.

Son bir kaç aydır, sanırım sebebi büyük oranda iş stresi olmak üzere, zihinsel yorgunluktan ziyade beynimde resmen bir ağırlık hissediyorum. Sanki düşüncelerim fiziksel bir ağırlık da ihtiva ediyorlarmış gibi.

Sadece haftaiçi böyle hissediyor olsam neyse diyeceğim ama haftasonları da aynı his. Dinlenmek de fayda etmiyor yani.

Mevcut uğraşlarım da geçirmiyor beynimdeki bu ağırlığı. Hatta mevcut uğraşlarım da engelleniyor bu ağırlık sebebiyle.

Spora gidersem zorla gidiyorum.
Aklıma gelen ve buraya yazmak istediğim şeyleri biryerlere not etmekten öteye gidemiyorum. Yazmaya başlasam da yarıda kesiyorum ki bu postu tamamlamak için de resmen çaba sarfediyorum şu an.
Fotoğraf zaten çekemiyorum.

Normalde mesleğimin de getirisiyle gayet pratik zekalı olan ben şu aralar 4 işlemi kafadan yaparken bile zorlanıyorum bazen.

Zihnimin arınmasını sağlayacak bir yönteme ihtiyacım var ciddi anlamda.

20090414

Çift Simkart

10 yıldır falan cep telefonu kullanıyorsam bunun son 9.5 yılı aynı numara ve tek hat kullanarak geçti.

Hayatta beceremiyorum birden fazla hat kullanmayı. 2 girişimim oldu, bi annem öğretmen hattı aldı diye, bir de eski sevgilim yine ücretsiz konuşabilelim diye yeni bir hat aldı diye.

Annemin aldığı hattı hiç kullanmadım gibi bir şey. Eski sevgilimin aldığı hattın takılı olduğu telefon da hep evde durur, ancak akşamları konuşurken işe yarardı.

Taşıyamıyorum öyle 2 telefon falan.

Asıl önemli olan, sürekli hat değiştiren ve "yeni numaram şu şu..", "yeni hat aldım, diğeri kapalıysa bundan ulaşırsın" gibi mesajlar atmayı adet haline getiren arkadaşlarımı bir süre sonra hiç aramamaya başlıyorum.

1. Muhtemelen bu ikinci hattım diye gönderdikleri numarayı kaydetmiyorum. Nasılolsa digeri var, ordan ulaşırım diye. Aradığımda o kapalı ya da kullanılmıyorsa ümidi kesiyorum

2. "Şimdi bu hattını arasam kesin diğeri takılıdır" diye düşünüp aramaya üşeniyorum.


Sürekli değişen ve birden fazla olan telefon hatlarından hoşlanmıyorum.

ALES

Okulu çok mu özledim nedir, sürekli bi derse girme, sınav geçme isteği var bende ne zamandır.
Geçen yıl açıköğretime başladım, vizelerim gayet iyi olmasına rağmen finallere girmediğim için kaldım ilk yıl. Şimdiye kadar atılmışımdır muhtemelen ki kayıt falan yenilemedim.

İşte şimdi de italyanca öğrenmeye başladım falan.

Bulunsun diye ales'e girmek istiyorum. Lakin bunu son üç yıldır falan istiyorum fakat başvuruları sürekli kaçırıyorum. (Lakin ve fakat aynı cümlede oldu mu?)

Ales başvurularını kaçırma konusunda ihtisas yapmak üzereyim. bi yıl daha kaçırsam 4 yıllık lisans programını tamamlamış gibi olacağım bu konuda.

20090412

Hande Yener

Hande Yener'i izliyorum şimdi okanda.

Hep kendine güvensiz gibi gelir bana. Böyle tutuk falan.

Şimdi bakıyorum da birden kendine bi güven ve onun sonucu olarak da yapmacık bir ukalalık gelmiş kendisine.

Hiç yakıştıramadığım kıyafetine de yansımış sanırım kendine güveni.

Kendine güvenmeyen hali daha iyiymiş.

20090410

Fantastik T-box

T-box bir ürün çıkarmış. Yeni çıkarmadıysa da ben önceki gün farkettim.

Ne işe yaradığını anlatmama gerek yok sanırım. Kimi insanı baya zorlayacak olan kütüphane, asansör, kumsal, uçak tuvaleti, mutfak tezgahı ve araba olarak sıralanan mekanlar var.

Fantastik bünyeler için ideal. Karanlıkta parlıyor bir de.





S Kuralları

x>0 olmak üzere aşka yön veren xS kurallarına yeni bir tane daha eklemek isterim.


3S kuralı;


Sevgi, Saygı, Sadakat.


Daha güzel değil mi? Uygulaması da diğerlerine göre daha kolay.


Bir de S harfi aşkta büyük yer kaplıyor sanırım.
Seni seviyorum derken 2 tane S var mesela.

Sonra bir ters bir düz S harfini tokuşturursanız şekildeki gibi barok tarzı bir kalp elde edebiliyorsunuz.

Evet, baroktan anladığım bu benim.


Bilgisayarım İnsan Yuttu

Bilgisayara usb portundan bir cihaz bağladığımda hep çıkan bir uyarı mıydı bilmiyorum. Sanmıyorum da.

Sanırım bilgisayarımın içine insan kaçtı usb portundan. Hem de başarıyla.




X Olsam

Geçen hafta aklımdan geçiyordu da yazamamıştım. Berraque'ın benzer postunu görünce aklıma geldi yine.
Geçen hafta aklımdan ne geçtiyse takip ettiğim blog yazarları bir bir yazıyor zaten, bilemedim.

"Ben kadın olsam kesin orospu olurdum" cümlesini kurmayan çok az erkek vardır sanırım ülke toprakları üzerinde.

Bu çok sarfedilen cümlenin belirtisiz nesnesini meslek olarak değil de "istediği zaman istediği insanla beraber olabilen" şeklinde algılıyorum ben. Yorumlarım da ona göre olacak.

Ben bunu, mevcut toplum yapısında cinselliği kadınlara göre çok daha rahat yaşamaya (yaşamaya çalışmaya) alışkın olan erkeklerin bir kadın olmaları durumunda da cinselliği aynı rahatlıkta yaşayabileceğini sanmasından ziyade, karşısındaki kadına bilinçaltından verilen "bak bence bunlar normal şeyler, ben senin yerinde olsam çok rahat olurdum. Sevişelim?" mesajı olarak yorumluyorum.

20090408

aty-2

Issız Bir Ada

Soru: Bana ıssız bir ada hediye edersen nolur?
Cevap: Issız adam olur.



"colder, crying over your shoulder "

Dolapta Minimalizme Karşıyım

Şimdi benim minimalizmden anladığım, "tasarım aşamasındayken, işlevselliğe bir şey katmıyorsa kullanma" şeklindedir. Literatürde tam karşılığı bu mu emin değilim.

Tanıma bakınca başlık az sonra yazacağım düşünceleri de tanımlamıyor. Aşağıda minimalizm "minicik" anlamında kullanılıyor.

Pek düzenli bir insan olmadığımdan masadır, dolaptır, bilgisayar harddiskidir... Bu tip yerlere pek sığamayan bir insanım. Harddiske kendimi sığdırmaya çalışmıyorum tabi. Bilgisayarımda aynı dosyalardan birden fazla yerde mevzilenmesinden, indirdiğim filmleri cdye çektiğim halde harddiskten silmeye üşendiğimden bahsediyorum burda.

Neyse. Özellikle dolap konusunda çok sıkıntılıyım. Bülent Ersoy kadar geniş bir kıyafet yelpazem yok elbet, ama tarih boyunca mevcut dolap/gardırop (tdk öyle diyor) gibi istifleme araçlarına kıyafetlerimi bi türlü sığdıramadım.

Sığdıramamaktan ziyade, düzenli sığdıramadım. Yoksa tıkıştırınca gayet sığıyorlar, ama o zaman da her giyişte ütülemek falan gerekiyor kıyafetleri.

Hadi evi geçtim, orası benim alanım sonuçta, daha rahatım.

Ama spor salonuna gidiyorum mesela. Minicik dolap ve o dolaba spor çantasını, montumu, kazağımı, kotumu, ayakkabılarımı, havluları vs. sığdırmam bekleniyor.

Yiyosa sığdır.

Tıkıştırıyorum onları da mecburen. O zaman da giyinip soyunurken sorun oluyor.

"Aa tüh çantayı havlunun üzerine tıkmıştım, duş almak için önce montu kenara itip sonra çantayı çıkarıp sonra havluyu almam gerekecek" falan diye düşünüp beziyorum. Hadi bu da neyse, geçici bi süreç sonuçta.

Askerdeyken durum çok içler acısıydı.

Askerdeki dolaplar da haliyle yeterince minimal tasarlanmış. Dolapların kapaklarında da dolap düzenini anlatır şemalar vardır. Havlu buraya, tıraş takımı buraya, vs. diye gösterir. Bi de öyle güzel göstermişler ki, bakınca senin dolabın da öyle olacak sanırsın.

Ben o kadar uğraştım, bi türlü tutturamadım o düzeni. Bunun çamaşırı var, çorabı var, traş takımı, içliği, havlusu, yiyecek içeceği var. Evimde kullandığım dolap olsa yine sığdıramam o kadar şeyi.

İşin garibi dolabı o şemadaki kadar düzenli insanlar vardı. Ciddi manada hayranlık duyardım kendilerine.

Askerdeyken sanırım iki kez düzenli oldu dolabım. Biri askere ilk gittiğim gün dolabıma yerleşmeden önce, diğeri de askerliğim bittiği gün dolabımı boşalttıktan sonra.

Sonuçta askerdesin. Muhtemelen hayatın boyunca görmediğin bir disiplin içinde yaşamak zorundasın. Dolap düzeni falan da bazen öyle önemli oluyor ki. Çarşının kitlenmesine bile sebep oluyor dolabındaki bir düzensizlik.

Askerde en büyük korkulardan biri çarşı kitlenmesidir. En azından benim açımdan öyleydi.

İki hafta boyunca tamamı erkek olan aynı insanlarla beraber yaşadıktan sonra yarım gün olsun farklı insanlar görmenin değeri konusunda bir reklam filmi çekebilir mesela visa card mıydı master card mıydı hangisiyse.

Benim dolap bırakın düzenli olmayı, taburun kantininde bulunmayan gıda ürünleri ihtiva ediyordu. nescafe üçü bir arada içmediğim için kahvemi dışardan getiriyordum. Tüp tüp bal götürüyordum enerji versin diye falan. Bir aramada dolabımdaki nevalelerin sadece yarısı bulunduğu halde (diğer yarısını arama olduğunu öğrenince başka yere kaçırmıştım) komutanlar arasında "oha buro" gibisinden şaşkınlıklara sebep olmuştum.

Neyse ki çarşım hiç kitlenmedi dolabım yüzünden.

Ama ne stresler çektim bir bilseniz.

Bi de mesleğim gereği alanları en verimli şekilde kullanmak üzere falan eğitildim ben. Ama dolap konusunda imkansız bu. Kusura bakmayın.

Sonuç olarak;

Minimalizm güzel bir şey. Dolaplarda uygulanmadığı sürece.


Yazı da çok dağınık oldu.


"this one world vision turns us into compromise"

Yok Deve

Bizim şirketin önünden üç tane deve geçti az önce.
Bildiğin çölde falan gezen arazi tiplerinden. Kocaman, hörgüçlü falan.

Yeni açılacak bir süpermarketin reklamını yapıyorlarmış meğer.
Develerin ikisinin üzerinde de bugüne kadar kasiyer olarak işe alındıklarını sandıklarını tahmin ettiğim iki bayan oturuyordu.
Develer yalpalaya yalpalaya yürüdükçe onlar da sallanıyordu bir ileri bir geri. İndiklerinde nasıl hissedecekler merak ediyorum.

20090407

Esrarengiz Kızıl

Önceki gün 4 kişi yemek yiyorduk birazdan göreceğiniz salondaki masamızda. Nerden aklına geldiyse içimizden biri tavana bakma isteği hissetti ve esrarengiz kırmızı noktaları farketti. Ki o noktalar da az sonra.

Önce "Ohaaa oraya ketçap mı fışkırtmışız helal"
nidaları yükseldi ben hariç herkesten.

Ben biraz sessiz kalmayı tercih ettim. Küçük bir incelemeden sonra, o lekelerin ketçap lekesi olamayacağı düşünüldü ve gözler bana çevrildi yavaş yavaş. Sessiz kalmakla şüpheleri daha da arttırmıştım sanırım.

Evet, olayın 3-4 gün öncesi parmak boyaları fırça yardımıyla beyaz bant üzerine sürmek gibi ufak boyama çalışmalarım olmuştu aklımdaki fotoğrafları çekebilmek için.

Ama şekilde de görebileceğiniz üzere minicik suç aletinin o kıvamlı boyayı o kadar yükseğe sıçratabilmesinin imkanı yok bence.

İstesem yapamam o mesafeden öylesine bir atış.

Ama buna benim dışımda kimse inanmadığı için kriminal memur kimliğime bürünerek olay yerini tekrar araştırdım, tüm delilleri tekrar değerlendirdim.

Yok ben yapmış olamam.

Ama adalete saygım sonsuz, karar sizin sayın jüri.



Oto Yıkama

Aracınızı yıkattığınız yıkamacının kalitesini gösteren en önemli kriterlerden biri de;
yıkama işlemi sonunda aracınızı teslim aldığınızda radyonuzun frekansını bıraktığınız gibi bulmaktır.

20090405

Italian for Dummies

Aynı başlık formasyonunu 2-3 post önce de kullandığımın farkındayım ancak konu için başka da başlık bulamadım.

Yıllardır italyanca diye sayıklarım, ama bi türlü başlayamamıştım öğrenmeye. Askerdeyken yedi yabancı dil bilen bir arkadaşımın da yardımıyla kendi kendime uğraşmıştım ancak bir iki haftadan öteye gidememişti o da.

3-4 aydır son derece kararlıydım kursa başlamaya. Bu süre "İtalyancayı napcan, işine yaramaz ki. İspanyolcaya başla bari" cümlesini nerden baksan elli kez duyarak geçti.

Ben de biliyorum ispanyolca dünyada daha geçerli bi dil. Bir türlü anlatamadım insanlara yabancı bir dili öğrenmeye de hobi gözüyle bakılabileceğini. Çok işime yaramasa da olur.

Neyse bugün gittim kurs kaydı için İtalyan Kültüre. Anladım ki italyanca konusunda beni en fazla zorlayacak şey sınıflara ulaşmak olacak. 4 kat dimdik merdivenleri çıkana kadar canım çıktı, görevliyle konuşurken nefes nefeseydim kayıt formunu zor doldurdum vs. Sözde spora gidiyoruz, yıllar öncesinden spor geçmişimiz var falan. Ah sigara ah.

Kayıt formunun meslek kısmına da mühendis yazmıştım. Ordaki görevli mühendisi görünce tam bir türk mantığıyla

"Bilgisayardan anlar mısın?" diye sordu.

"Derdimi anlatacak kadar, eki eki" diye dilimin ucuna kadar geldi ama yok dedim bu cümleyi italyanca biliyor musun diye soranlara karşı kullanmam lazım.

Virüs varmış bilgisayarında, tarama yapıyormuş ama bi saattir bitmemiş. Biter biter merak etme dedim gayet kendimden emin bi şekilde. İnandı o da. Bitmiştir umarım. Neyse iyi kötü bi tanışıklık oldu yarın öbürgün adama işimiz düşer falan.

Sonuçta yaptırdım kaydımı, haftaya başlıyor kursumuz umarım.

20090403

Pozitif Ayrımcılık

Sigara, cola vs. günlük alışverişimi migros yavrusu şok'tan yapıyorum genelde.

Şok'tan hiç hazzetmiyorum aslında. Ama yolumun üzerinde daha düzgün market bulunmaması, bünyemde üşengeçlik bulunmasıyla birleşince ortaya çıkan sonuç ŞOK oluyor işte.

Bugün gittim yine şoka. Alışveriş yaparken de ordaki görevlilerin birine elindeki -üzerinde içeriğinin gramajı ve kilogram fiyatı yazan- tavuk pirzola mı artık neyse ona benzer paketi göstererek

"Ayy pardon bunun üzerinde kilosu 5 milyon yazıyor ama ben anlayamadım kilosu mu beş milyon yolsa paketi mi" diye soran gerizekalı bir kadına rasladım.

Kusura bakmayın yani bu soruyu soran insan cidden gerizekalıdır.

Ben elimde 4-5 parça birşeyle kasaya gittim. Baktım arkamdan biri geliyor. Bizim gerizekalı.
İki kasanın sadece bir tanesi çalışıyor zaten. Kasaya bıraktım aldıklarımı. Sonra yan kasanın orda ikamet etmiş sakız türevlerine yöneldim toplasan 10 saniye falan sürdü.

Kasiyer çocuk ondan da gerizekalıymış ki benim 2 sn içinde kasanın başında olacağımı gördüğü halde sıramı o gerzek kadına verdi bana hiç sormadan.

Hep diyorum sakin bir insanım diye. Beni sinirlendiren çok az şeyden biri de bana hiç danışılmadan benim adıma karar verilmesidir.

Ben daha çocukken annem-babam her konuda fikrimi sorardı, o konuyla ilgili fikir yürütemeyecek kadar küçük olsam da. Adıma karar verilmesinin getirdiği tahammülsüzlüğün kaynağı da bu sanırım.

Gerzeğin elinde sadece 2 tane paket olduğu için sesimi çıkarmadım. Ama gerzek kasiyer, gerzek kadına "bugün calgonit bilmemne paketinde indirim var, almak ister misiniz" diyip kadının algılarını zorlayınca bi dellendim. Kadın zaten salak, o kampanyanın karlı olup olmadığını anlaması 2-3 dakika aldı.

Dayanamadım, "Sıramı verdiniz bari oyalamayın calgonit falan" dedim kasiyer gerzeğine.

Neyse sonunda aldı calgonitleri kadın.

Kasiyer bi de kusura bakmayın, diyor utanmadan. Dedim ne kusura bakmayacam, gözümün önünde sıramı verdin. Eminim yapmazdı sıramı alan insan kadın değil de erkek olsaydı.

Ödemeyi yaptım çıktım. Baktım arabamın önündeki araba sinirlerimi hoplatan kadına ait.

Kadın geri geri geliyor üstelik!!

Heh dedim, tamponuma da dokundur, tam olsun. Dokundurmadı neyse ki.

Habertürk alacaktım, onu da unuttum iki gerzek yüzünden.

Pozitif ayrımcılık kötü bir şey.

O da bir ayrımcılık neticede.

Piliç for Dummies

Şen piliç reklamı şu sıralar "üründen soğutan reklamlar" sıralamamda açık ara farkla birinci sırada.

"Reklamın iyisi kötüsü olmaz" diyene bu tezi çürütmek için DANN diye rahatlıkla gösterebileceğiniz reklam.

Şen piliç'in önceki reklamları da zaten berbattı. Anne, baba, babanne, vs. geniş aile fırının başında tavuğun pişmesini bekliyorlardı bi şenlik havasında. Dans ediyorlardı falan.

Bi tanecik tavuğu yanında istediğin kadar garnitür, yan yemek, ara sıcakla falan servis et, yine o aileyi doyurmaz bi kere.

Son reklamsa bildiğin facia.

Evin annesi pilicin/tavuğun pişmesini beklerken tavuk gibi dansetmeye başlıyor falan. Ki o bayanın (adı aklımda değil) oyunculuğunu da beğenmem pek.

O reklamı ortaya çıkaran ekibi bir, reklama onay veren firma yetkililerini iki kez kınıyorum.

Bundan sonra yediğim tavuğun Şenpiliç markası taşıdığını bilsem hayatta yemem sanırım. O tavuk gibi danseden kadın gelir aklıma.

Reklamcılık cidden çok emek isteyen, zor bi meslek benim gözümde.

Ama şunları gördükçe de içimden geçmiyor değil reklamcı olabilirmişim diye.

Hayatın Fragmanı

Uzun süredir olmadığı kadar keyifsiz çıktım bugün işten. Kafam hafif dağınık düştüğüm ev yolunda birden bi plastik top fırladı önüme. Birazcık yavaşlayıp önümden geçmesine izin verirken o topun yola fırlayışını izleyen çocukları düşündüm. Nasıl da stres olmuşlardır, "eyvah ezilip patlayacak" diye.

Ya da olmamışlar mıdır?

Kendi çocukluğum geldi aklıma, biz çok korkardık topumuz yola kaçtığında bir araba ezip topumuzu patlatacak diye.

Bazen ıskalardı araba. Bazen arabanın altından geçer giderdi top. Birşey olmazdı o zaman.

Arabanın tekerleri altında kaldığında çıkan patlama sesini duyunca hepimizin içi cız ederdi.
O ses oyunun muhtemelen bittiğinin işaretçisiydi çünkü.
Bazen de top tekerlerin altında ezilir, yine de patlamazdı. Ölümden dönmüş bir insan gibi.

Şimdi düşünüyorum da kaç paralık plastik bir top alt tarafı. Bazen küçücük şeyler cidden çok önemli olabiliyor insanın gözünde.

Topumuz yola fırladığında patlayacak diye korktuğumuz arkadaşlarımın bir kaç tanesi hala yanımda. 20 yıla yakın bir süredir yani.

Ne kadar şanslıyım bu konuda....


Cd playerda da like a stone çalıyordu aklımdan bunlar geçerken.

Bu kez o şarkıyı ilk kez duyup çok sevdiğim üniversite yıllarım geldi aklıma. Zaten çok sık dinlerim ama normalde pek aklıma gelmez dinlerken.

O sıralar bir arkadaşım arayıp
"gölgedeyim, gelsene sen de" demişti.
"Arkada çalan like a stone mu?" diye sormuştum ben de.

Evet, dedi.
Tamam, geliyorum dedim.

Aramayıp mesaj atmış olsa gitmeyecektim. Çünkü o an gitmemi sağlayan şarkıyı duymamış olacaktım.

Sonra sevgilim oldu o arkadaşım. Bir muhabbet arasında, benim o gün bu şarkı yüzünden gittiğimden habersizken "o gün like a stone çalarken aklıma geldin, yoksa çağırmazdım" demişti o da.

Bir şarkı bazen insanın kaderine etki edebiliyor cidden.

Kısa süren, ama hala hatırladıkça olayın diğer kahramanı arkadaşımla birbirimize anlatıp güldüğümüz minik anılar yaşamamızı sağlayan bir ilişki yaşatmıştı bana.

Trafik ışıklarında beklerken cama yanaşan küçük çingene kızdan da bir demet papatya aldım pek adetim olmadığı halde.

Alsam kime vereceğim düüşncesini aklımdan geçirmeden.

Erman'a veririm en kötü ihtimalle. Gerçi o da gelmedi hala eve.

"and if we're good, we'll lay to rest anywhere we want to go"

Görüntülü Telefon

Son zamanlarda fazlaca gündemde ya telefon dinleme olayları falan. Toplumda önemli bir konumda olduğunu söyleyebileceğimiz insanların neredeyse tamamının telefonu dinleniyor falan. Hatta benim bile dinleniyorsa şaşırmam yani. Neyse ki telefonda çok konuşmuyorum öyle. En fazla napıyosun diye sorana "mayıştım oturuyorum" falan diyorum ki o da şifreli bi mesaj falan değil. Valla.

Neyse. Şu görüntülü telefonlar iyice yaygınlaşınca nolacak halimiz? Telefon izleme diye bir kavram da çıkacak mı ki ortaya.

20090402

Havalar İçin Haftalık Burç Yorumu

Sevgili hava, bu hafta etkisi altına gireceğiniz ikizler sizi kötü etkileyecek.
Bir gün insanları terletecek kadar güneşli, ertesi gün bir önceki gün sergilediğiniz davranışlara güvenerek don paça dışarı çıkan insanları hasta etmeye yetecek kadar soğuk ve mesafeli olacaksınız.

Bu kritik dönemde davranışlarınıza dikkat etmeli, sıcak halinizi sevenleri üzmemeye özen göstermelisiniz.
Kulağınız bol bol çınlayabilir, bilin ki bu onlardan yediğiniz küfürlerin etkisindendir.

20090401

Geldi

Bahar şarkısı


REM imitation of life
Yükleyen Xylantia

20090331

Gen Haritası

Taksi ve dolmuş şoförlerinde selektör yapma ve korna çalma geni mevcut olduğu tespit edildi. İsviçreli bilim adamları tarafından değil bizzat benim tarafımdan.

Taksicilerde selektör yapma geni baskınken dolmuşçularda korna çalma geni daha baskın halde bulunuyor.

Trafik ışıklarında kırmızıda beklerken ışık yeşile döndüğünde 1.3 saniye gecikmeniz, söz konusu genlerin etkinliğini tetiklemekte katalizör rolü oynuyor.

Msn Via Facebook

Millet hakikaten mi saf, yoksa laf olsun diye mi üye oluyor Facebook'un şu "listendeki herkesi davet edersen kuş çıkacak" gruplarına? Ne kadar ütopya varsa facebook sayesinde gerçekleşecek sanıyorsunuz sanırım.

"Msn'de sizi engelleyenleri facebook sayfanızdan görün" gibisinden bir grup kursam,
eminim "bahse girerim ki x yapan y kişi bulurum" gruplarından daha fazla üye toplarım hiç bir şey yapmadan.

E-mail adresinden karakter tahlili

Birçok insan e-mail adresi ihtiyacını ücretsiz servis sağlayan internet sitelerinden birini kullanarak gideriyor doğal olarak.

Gel gör ki servis veren o internet sitelerini kullanan senden başka birçok insan olduğundan kendine bir e-mail adresi seçerken aklına ilk gelen ismin, favori roman karakterin, vs. gibi afilli adreslerin zaten çoktan birileri tarafından alınmış olduğunu görüyorsun.

O zaman napıyoruz? istediğimiz e-mail adresinin başına-sonuna çeşitli eklemeler yapıyoruz di mi?

Farkında değiliz belki ama çok önemli olabiliyor bazen bu eklemeler ki bunları da kategorilere ayırmak mümkün.

Şöyle örnekleyebiliriz;

1. İsmin sonuna o anki yaşını ekleyerek e-mail adresi almak:
Kendini daima genç hissedeceklerin seçimi. Birinden e-mail adresini istiyorsun mesela; adam sana hikmet19@hopmail.com diye adres veriyor. Bakıyorsun adamın tipine, 28 yaşında nerden baksan. Meğer internetle ilk tanıştığı yıllarda almış o adresi ve hala ısrarla kullanıyor.

2. İsmin sonuna içinde bulunduğu yılı ekleyerek e-mail adresi almak:
şebnem2009@h.com. Modayı yakından takip edenlerin, nerdeyse her yıl yeni bir e-mail hesabı edinenlerin tercihi. Hele bir de nisan2009@h.com gibisinden bir adresiyle karşılaşsak feleğimiz şaşar. Adı mı nisan? 2009 Nisan ayında mı açmış bu hesabı?

3. İsmin sonuna doğum yılını ekleyerek e-mail adresi almak:
Mevcut yaşını göstermekten çekinmeyenlerin tercihi. Bayanlar için sakıncalı olabilir.

Coskungencxxl@h.com: Bana biraz kendinden bahseder misin?
ilayda1975@h.com: Ev kızıyım, 29 yaşındayım, kulağıma hoş gelen her müziği dinlerim.
Coskungencxxl@h.com: Hımm 2009-1975=29?
ilayda1975@h.com: Iııı annem çağırıyo gitmem gerek. Kib. Bye. Sçs.

4. Karşısındakini fantezi dünyasına sevk edecek e-mail adresi almak:
Açıklayamayacağım.

Bayanlar için citirkiz19@h.com, lolita20@h.com ve benzeri e-mailler.
Erkekler için mehmetbuyukhoroz@h.com, zencigibiahmet@h.com falan.
Gerçi erkeklerin seçimleri pek işe yaramaz bence. Neyse.

5. Tüm kişiliğim tuttuğum takım üzerine kurulu temalı e-mail adresleri:
çoğu insanın sizin hakkınızda ilk öğreneceği şeyin tuttuğunuz takım olmasına sebep olacak adresler.

alisen1907@h.com, burcugs@h.com

6. O kadar okuduk bari işe yarasın temalı e-mail adresleri:
Genelde o mesleğin sahipleri değil de, meslek sahibi olmak için söz konusu bölümlerde okuyan öğrenciler seçer. Nadiren görülür, görülürse bi doktorlar bir de avukatlarda görülür. Neden çözemedim.

avukatayse@h.com, yasar_dr@h.com

7. Bir film izledim hayatım değişti temalı e-mail adresleri:
Bir film izlemiştir. Zaten uzun süredir izlediği tek film de odur. Hayalindeki kahraman bellidir artık. Diziler için de geçerli olabilir kimi zaman.

keyser_soze_nurettin@h.com , deliyureknecmi@hotmail.com

8. Bilemedim? temalı e-mail adresleri:
Neresinden baksanız bi anlam çıkaramayacaklarınız.

esterabumba@h.com

Şimdilik bu kadar genelleyebildim.

Kısa Bir Aradan Sonra

Türkiye A Milli Futbol Takımı temalı reklamlardan size de gına gelmedi mi?
Yani en azından TV izleyenlerinize? Benim TV izlemesem de günün 12 saati falan açık kaldığı için -ki bence beko televizyonlar çok uzun ömürlü, takdir ediyorum- sıkça raslıyorum muhtelif reklamlara.

- Teknosa'nın reklamı zaten bariz başarısız bence. Gerçi bunda Teknosa'dan kurum olarak hiç hazzetmememin payı büyük sanırım. Büyük konuşmiim, gidip cd bile almam onlardan.

- Telekom'un şu afrikalı cocuklu reklamı fena değildi, o da içimi bayıyor artık.

- "Amansız" kelimesinin anlamlarını sıralayan bir reklam var, o kimindi unuttum. Tdk mı ki?

Yazmaya niyetlendim ya, diğerleri aklıma gelmedi şimdi.

20090330

Be Yourself

Audioslave abilerimiz tarafından yapılan
"To be yourself is all that you can do" önermesi her ne kadar doğru olsa da,
kişiler tarafından yapılan
"Ben buyum, beni böyle kabul et."
savunması bir kaçıştan başka bir şey değildir benim gözümde.

Kliple süsleyelim;



Audioslave - Be Yourself
Yükleyen strange-ghost

Oy Oy

Oyumun rengini pazar sabahından belli etmiştim aslında; sarıydı.

Pikachu'ya verecektim oyumu, o yüzden "Seni seçtim Pikachu" diye geziniyordum ortalarda.

2009 yerel seçimlerinde oy kullanmak için iki büyük engel vardı önümde. Birincisi nüfus cüzdanımda hala TC Kimlik No. bulunmuyor olması. 1996 dan beri mi ne aynı nüfus cüzdanını kullanıyorum resmen. Şimdiye kadar bu no lazım olduğunda ezberden söyleyip kurtuluyordum. İkinci engel de seçmen kartının, ikametgahımı yeni evime aldırmamam sebebiyle, elime ulaşmamış olması.

İlk engele çözüm bulduk, paraportumu kontrol etmek geldi aklıma. Orda yazıyormuş kimlik numaram.

İkinci engel için çözümü de bir ay önce falan bulmuştum. Girdim paşa gibi Ysk'nın web sitesine, baktım bilmemne okulu yazıyor. "İyi yaa belli işte herşey." dedim.

Yalnız o bi aydan bu yana sandık numarasını bırak okulun adı bile kalmadı aklımda. Bu konularda fazlasıyla rahat bir insan olarak hiç telaş etmedim pazar öğlene kadar. Teknoloji var, tekrar açar bakarım diye.

Pazar öğlen oy kullanmak üzere evden çıkmadan önce girdim tekrar siteye.

Açılmadı. Yaklaşık 45 dakika falan sayfayı yenilemek suretiyle denedim ama fayda etmedi. Eski eve gitsem, oralarda posta kutusunda falan bulur muyum ki seçmen kartını dedim ama onu da gözüm yemedi hiç.

Sonuç olarak, oy veremedim sana Pikachu.

20090328

Gözlerim Neden Kahverengi?

Şimdi ben karşı cinste yeşil göz hastasıyım ya. Baktıkça bakasım geliyor falan. Diğer göz renklerini sevmiyor değilim tabii.
(yarın öbür gün yeşil gözlü olmayan birinden hoşlanırım, bu yazıyı okur, "aaaaa" diye cırlarsa falan diye ekleme ihtiyacı hissettim.)

Gayet kahverengi olan kendi gözlerimden de memnunum. Hem renkli göz dediğin kahverengi gözdür aslında, söylerken bile "renk" geçiyor içinde. Di mi?

Yalnız cidden öyleymiş olay. Pigment eksikliği sebebiyle güneş ışınlarını yansıtıp o şekilde görünürmüş yeşil ve mavi gözler.


Neyse, ben bi ara düşünüyordum benim gözlerim neden yeşil değil diye.

Şimdi annemler 4 kardeş ve annem hariç tüm kardeşler renkli gözlü.
Sonuçta annemde illa ki bi tane renkli göz geni olacak çekinik olarak.
Babam zaten bizzat yeşil gözlü, onda iki gen de yeşil üzerine yani.

Üzerinden yıllar geçti ama iyi kötü hatırlıyorum Mendel çaprazlamasını falan.


O hesaba göre yanlış hatırlamıyorsam benim %50 ihtimalle (şimdi tekrar hesaplamaya üşendim) yeşil gözlü olmam gerekiyor mesela. Fena bi oran değil aslında.
Ne bileyim Var mısın yok musun'da biri 10.000 diğeri 500.000 iki kutu kalsa, orda da 500.000 kazanma şansı yüzde elli.
Ben kutuma giderdim.

Zamanında ben olaya böyle bilimsel açıklamalar getirmeye çalışırken annemin konuyla ilgili ve tamamen batıl inanç temelli yorumu tüm hesaplarımı altüst etmişti.


Demişti ki annem;

"Sana hamileyken kime çok bakarsan bebek ona benzer demişlerdi, haliyle ben de babanı izledim durdum.
Gün geçtikçe babana daha çok benziyorsun zaten.

Bir tek göz rengin benzemedi, çünkü babanı en çok uyurken seyrederdim."

Hatırladıkça gülümserim canım annemin bu açıklamasını.

Gummy

Haribo'nunkilerden bunlar. Minik olanlardan. Bu arada gözün aydın pdd, burda da bulunabiliyormuş.

20090327

İnsan İlişkileri

İkili ilişkileri, arkadaşlık, iş arkadaşlığı, sevgili olma durumu gözetmeksizin, mama kabı-evcil hayvan ilişkisine benzetiyorum bazı durumlarda.

Bazı ilişkilerde bir taraf gözle görülür bir biçimde daha fedakar oluyor. Mama kabı olanlar.
Karşısındakini mutlu etmek, onu üzmemek için ellerinden geleni yapanlar. Beslemeye alışmışlardır ve bundan da çok şikayetçi değillerdir.

Karşı taraf da bu fedakarlıkları kullananlar, evcil hayvanlar.
Diğerinin onun için yaptığı fedakarlıkları, gösterdiği çabaları sanki olması gereken oymuş gibi doğal karşılayıp bir teşekkür bile etmeyenler.

Evcil hayvanlardan bazıları var ki,
karınlarını tıka basa doyurdukları bir gün bir daha acıkmayacakları yanılgısıyla dönüp arkalarını giderler mama kaplarına.
Daha kötüsü, midelerini rahatlatmak için bir de pislerler gitmeden önce.

Sonra doğal olarak tekrar acıkırlar.
Ama yemek yedikleri kaba tekrar dönemezler,
gitmeden önce kendi pisliklerini bıraktıkları için.

Bir tek -evcil hayvan olmasa da- domuzlar geri dönüp hiçbir şey olmamış gibi o kaptan yemeye devam edebilirler.
Onların sevdiği şey odur zaten.

Chaotic

"chaotic neutral means never having to say you're sorry."

Bayıldım tanıma. pudra sağolsun, o öğretti farkında olmadan. Tanımın orjinal kaynağı da şurası sanırım.

20090326

Tespit

- Issız bir adaya düşecek olsam yanıma sadece ıs almak isterim. Gerisi kendiliğinden gelir zaten.

- Olta, bir ucunda bir balık; diger ucunda bir alık bulunan sopaya denir.

Hı? Mim?

Mim olgusuna yabancıyım aslında, en azından uygulamada. Mimlere istinaden yazdığım postların da çok başarılı olacağını düşünmüyorum. Konu senin elinde olmuyor sonuçta. İlk kez mimlendim, berraque tarafından ve çok da zorlanmayacağım bir konuda. İnsanlar ne kadar ilgilenir bilmem ama kendimden bahsedeceğim:

- Bi kere ikizler burcuyum. Bunu özellikle baştan belirtiyorum, yol yakınken okumaktan vazgeçip zaman kaybını en aza indirmek isteyenler olacaktır muhtemelen. İkizler burcuna olan şu önyargıyı anlamıyorum (anlamamazlıktan geliyorum). nasıl da renkli insanlarız oysa ki. Hem yükselenim başakmış benim.

- Genel itibariyle sakin bir insanım. Çok nadiren sinirlenir sesimi yükseltirim. Çevremdeki çoğu insan görmemiştir bile o halimi.

- Sonuçlanmasını istediğim konularda sabırsız olmama rağmen bazı konularda fazlaca üşengeç davranıyorum. Doğarken de belli etmişim zaten bunu. Önce 19 Mayısta beklemişler beni, o geçince "yok babasıyla aynı gün doğacak galiba" demişler. Babamın doğum gününü bir hafta geçirince sezaryenle çıkartmışlar beni. O kadar beklemekten mütevellit 5.5 kilo civarı gelmişim dünyaya.

Bir de anne tarafının tarihte ilk, baba tarafının da uzun bir aradan sonra ilk torunu olmam sebebiyle doğduktan hemen sonra başıma toplanıp bana agucuk yapan aile büyüklerimi fıskıye usulüyle sulayıp (e doğar doğmaz bez bağlayamıyorlar tabi) o yaz sıcağını unutturmak istercesine serinletmişim bir güzel. Hepsinden özür dilerim tek tek.

- Eskiden çevremdekilerin "bi sus" demesine sebep olacak kadar çok konuşurdum. Neden bilmiyorum, artık eskisi kadar konuşmayıp daha ziyade gözlemlemeyi tercih ediyorum. Belki de çalışma ortamında yeterince konuşmak zorunda kaldığımdandır. Genelde hızlı konuşurum, o yüzden dinleyenlerin ne dediğimi anlamadığı çok olur.

- Başkalarıyla ortak kullandığım alanlar (tatile çıkıldığında otel odası, arkadaşımla paylaştığım evimin odam dışındaki yerleri, işyerindeki odam, vs) dışında dağınık bir insanım. Herşeyin bir düzen içinde, asker gibi dizilmiş olması falan çok hoşuma gitmiyor. Kaotik bir ortam olsun biraz, yaratıcılığı tetikler bence.

- Dans edemem. Dans etmek eğlenceli gelmediği için mi edemiyorum, yoksa edemediğim için mi eğlenceli gelmiyor emin değilim.

- Coca cola ve kahve favori içeceklerim. Sınır tanımadan içebilirim. Bir ara geceleri yatağımda, uyumadan hemen önce kahve içerdim. Coca colayla ilgili de şöyle bir rekor denemem var zaten daha önce de bahsettiğim üzere.

- Mecbur kalırsam yapabilirim, ama normal şartlarda yemek yapmaktan hiç hoşlanmam. Bana hep 15 dakikalık bir karın doyurma süreci için boşa harcanan en az 30 dakikalık zaman gibi gelir yemek yapmak. Kötü birşey, yemek faslını bir şölen haline getirip yemek yemekten ayrı bir zevk alan insanları takdir ederim hep. Sebze pek sevmem, etçil bir insanım. Bazı yiyecekleri sırf isimleri yüzünden hayatım boyunca tatmamışımdır. Tatmam da.

- Kullandığım parfümler konusunda çok istikrarlıyım. Dokuz ya da on yıldır aynı parfümü kullanırım. Araya 1-2 aylık periyodlarla başka parfümler de girmiştir ama asil parfüm durmuştur yakınlarda biryerlerde.

- Yeşilin hemen her tonuna hastayım. Ağaçtan, yapraktan falan bahsetmiyorum. Yeşil duvarlar, yeşil fincanlar, falan. Beni birazcık tanıyan insanların bile bildiği birşeydir mesela bu. Özellikle yeşil göze karşı büyük bir zaafım vardır. Kitlenir kalırım. Bana has bir özellik midir bilmiyorum, yeşil gözlü insanları çok uzaklardan ayırt edebilirim. Bir de annemin "buro niye yeşil gözlü değil" sorusunu açıklayan bir teorisi var, onu ayrı bir postta yazarım.

- çok uzun süredir aklımda olan iki uğraş var; biri fotoğraf çekmek diğeri de italyanca öğrenmek. Fotoğraf çekmeye 5-6 ay önce başladım, italyancaya da nisanda başlıyorum. Mutluyum.

- İtalya konsunda da bir zaafım var sanırım. Erkekleri hariç tabi.

- Israr etmeyi hiç sevmem.

- Bir çok şey hakkında sadece yetecek kadar bilgi sahibi olmayı tercih ederim. Ne bileyim hayranı olduğum gitaristin favori rengini araştırmam mesela. Belki de herşeyini keşfettiğim bir şeyin çekici gelmemesiyle ilgilidir. Gereken şeyi gerektiğinde öğrenmek hoşuma gidiyor. Kötü birşey bir bakıma. Bilgi birikimi sığ kalabiliyor bazı konularda.

- İzlediğim filmlerin tamamına yakınını -kaç kez izlersem izleyeyim- unuturum. Kimini izlediğimi hatırlarım, ancak anlat desen anlatamam. Bazılarını izlediğimden bile emin olamam. Sinemayla ilgili muhabbet etmeme engel olduğu için kötü, tekrar izlediğim filmleri ilk kez izliyormuş gibi hissetmemi sağladığı için güzel.

- Yazmayı severim. Özellikle aşık olduğum zamanlar (aşk acısı çektiğim zamanlar mı desek) yazmadan duramam. O yazılarım Cezmi Ersöz'ünkileri aratmaz, o yüzden pek az kişiye okuturum.

-Fotoğraf ve İtalyanca dışında çooook uzun süredir istediğim başka bir şey de köpek beslemek. Rottweilerları çok seviyorum. Gereken ilgiyi gösterebileceğimden şüphe duyduğum için bir tane edinemedim henüz.

Kendimi anlatasım varmış. Daha da yazardım ama çok uzattığımı düşünüp bitiriyorum.