20100901

Yemek Yapmak Zor Zanaat

Yemek yapmayı hiç sevmediğimi elli kez yazmışımdır.

Ancak çeyrek asırı çoktan devirdiğim şu ömrümün büyük bölümünü gerektiğinde (gerektiğinde derken internet yoktur, telefonun pili bitmiştir de sipariş veremiyorumdur) başımın çaresine bakacak kadar yemek tedarik edebileceğime inanarak geçirdim. Ne bileyim avcılıkla olur, o olmadı tarımla, hiç bilemedin toplayıcılıkla falan olur ama bi şekilde yemek tedarik ederim diye düşünüyordum.

İstanbul'a ilk geldiğimde, yalnız yaşarken yaptığım sigara börekleri yüzünden "acaba lan?" diye ilk kez sarsılmıştı bu düşüncem. Nitekim sigara böreği yapma prosedüründeki tek görevim, annemin sarıp sarmalayıp bana gönderdiği çiğ sigara böreğini ısıttığım yağa atıp pişirmekti. Gel gör ki "ne kadar kızgın olursa o kadar iyi pişer" mantığını abartarak yağı fazla ısıtıp, börekleri tencereye atmamla mutfağı dumana, börecikleri kömür karasına boğmam bir olmuştu.

Yemek yapma kariyerimdeki bu acı hatıranın üzeri tam da kabuk bağlamıştı, bugün işten eve dönerken aklıma "ev yapımı tavuk dürüm döner" düşene kadar.

Nerden bilebilirdim bu isteğin bütün yemek hevesimi kursağımda bırakacağını?

Her şey ne kadar da güzel başlamıştı aslında. Gittim marketten, hazır tavuk dönerimi aldım. Bana kalsa et döner hayali kurardım ama markette sadece tavuk döner olduğunu bilen bilinç altım hayal kırıklığı yaşamamam için beni tavuğa şartlandırdı. Tavuk dönerimi aldıktan sonra elimi hemen bir alt rafa atıp lavaşlarımı aldım bir güzel. Ne kadar da taze görünüyorlardı. Daha önce tanıdığım lavaşlardan çok daha kaliteli gibilerdi üstelik.

Geldim evime, tavayı ocağa bırakıp üreticilere ayıp olmasın diye "hazır tavuk dönerin nasıl hazırlanacağı" hakkındaki notu okudum. İki tarafını da 1.5 dakika ısıtmak bana çok basit geldiği için ben birazcık fazla ısıtayım dedim. Onlar ısınırken de lavaşlarımı hazırlayacaktım tabi. Açtım lavaş poşetini ama bir gariplik vardı. Lavaşlar olması gerektiğinden biraz büyük gibilerdi sanki. Biraz da yumuşaklar mıydı ne?

Neyse, açtım lavaşın ilk katını.

Sonra ikincisini,

sonra üçüncüsünü.

Dördüncü kata gelince anladım ki bu lavaş değil.


Böreklik yufka!


"Bilsem sigara böreği malzemesi alır onları yakardım eki eki" diye düşündüm kendisiyle dalga geçebilen biri olarak.

Ama artık çok geçti. Tavuk dönerlerim hazırdı bile. Eh dedim, "lavaş da yufkanın biraz terbiye edilmişi değil mi sonuçta?"

Terbiye yöntemi olarak da yufkayı tavada pişirmeyi seçtim. Böreklik yufkamı göz kararı kestim. Gözüm biraz kararsız olacak ki kestiğim kısım tavaya büyük geldi. Neyse artık diyerek yufkayı ateşte biraz pişirmeye başladım.

Pişirirken de küçük hanıma yemek konusundaki yeteneklerimi anlatan bir mesaj atmaya başlamıştım ki burnuma bir yanık kokusu geldi. Sigara böreği yapmıyordum ki, bu koku da neyin nesiydi. Bir baktım, yufkanın tavadan dışarı çıkan kısmı tutuşmuş, kağıt gibi yanıyor. Küçük bir panikle söndürdüm ve yanma raddesine gelen yufkanın artık yenmeye hazır olduğunu anladım.

Güzelce hazırladım dürümümü. O sırada gözümün kararsızlığını bir kez daha farkettim. Dürüm aşağıdaki gibi oldu. Şekli ve boyutuyla öyle bir dürüm ki, daha ziyade çiçek paketine benziyor. "Al bebişim" diye sevgiline versen pek yadırgamaz, yufkanın içinde çiçek arar.

Kolayı da koydum ki boyutunu kestirmeye çalışırken gözünüz kararsız kalmasın.





20100830

Facebook Trendleri

Facebook yöneticileri, Türk kadın kullanıcıların 2010 yılında takip ettikleri fotoğraf albümü isim trendlerini açıkladı. (Ama ben cümleyi kuramadım).

Yapılan açıklamaya göre zirvenin ortakları yine değişmedi. "Ortaya Karışık" listenin en üst sırasındaki yerini korurken, en yakın takipçisi yine "Şurdan Burdan" oldu.

2010 yılının ikinci yarısında büyük çıkış yakalayan ve genel olarak sevgilisi olmadığı için kız kıza tatile gitmek zorunda kalan, üstüne bir de böyle bir ismi sadece kendilerinin akıl ettiğini sanan 25-35 yaş grubundaki kadın kullanıcılar tarafından çok rağbet gören "Bodrum'a Da Gittik Beraber" ise listeye direk üçüncü sıradan girdi.

Facebook yöneticileri açıklamalarını "Bodrum'a da gittik beraber'den böyle bir başarı beklemiyorduk, albüm isimlerimize yeni bir renk getirdi. Başarının mimarı Hande Yener mi Demet Akalın mı artık kimse ona teşekkür ederiz" diyerek bitirdi.

20100812

Kobi

Kosgeb'in bundan sonraki ilk çalışması, kobilerin destansı internet alan adları almaması üzerine olmalı.

Küçük ve orta ölçekli işletmeler "web sitemiz de olsun" kararını verdikten sonra alan adı seçerken "adrese bakinca ne iş yaptığımız da belli olsun" diye düşündüklerinden olsa gerek, şirket isimlerinin yanına ne halt ettiklerini de yazmadan duramıyorlar. Bu yüzden trafikte gördüğüm bir çok kamyonetin, yolda yürürken gördüğüm bir çok tabelanın üzerinde desansı web sitesi adresleri yazıyor genelde.

Geçenlerde şuna benzer bir şey gördüm mesela önümde giden kamyonetin arkasında: www.aslancikdemirdograma.com;

Calıştığım şirketin web adresi de benzer şekildeydi bir ara. "Neden sirketadı.com.tr'li alan adı almıyoruz?" diye sorduğumda cevap "e o zaman ne iş yaptığımızı nerden anlayacaklar?" olmuştu.

E safım, millet önce şirketini/ne iş yaptığını bulur, sonra web sitene bakar. Dograma yaptiracak biri internetten arastirirken hakandograma.com, alidograma.com diye aklina gelen olasi dogramaci isimlerini siralayarak bulmaz sirketini.

Hic dusunmedin mi, Fiat'in web adresi neden fiatotomotivsrabafalan.com.tr degil?

Sonunu baglayamadim postun.

20100810

ayranim yoktu icmeye, ben de yaptim.

Kucukken yaptigim -en az- uc deneysel salakligin ikisinden zaten bahsetmistim suralarda bir yerde.

b-u-r-o.blogspot.com/2009/02/rekor.html

Bundan da bahsetmis olabilirim ama etmedigimi varsayarak ucuncusune gecelim.

Yemek yapmayi sevmememin en buyuk iki sebebini "on dakikada yiyecegim yemek icin bir saat ugrasiyorum" ve "bi tabak yemek icin bir suru bulasik cikiyor" olarak siralayan bendeniz, evde yalniz oldugum bir gun bu dusuncemin tohumlari olarak nitelendirebilecegimiz paralel bir dusunceyle "ulan, bi ayran icmek icin hem mikser, hem kase, hem de bardak kirletilir" mi diyip aklimca buyuk bir zeka piriltisi gosterdim ve bunlarin hic birini kirletmemeye karar verdim. Ama ayrani yine de icecektim. Direk icmeyecektim de, dolayli olarak yapacaktim bunu.

Once yogurdu kasik kasik yedim guzelce. Sonra da uzerine su ictim. Suyu bolca ictim ki bir sonraki islemde homojen bir karisim elde edeyim. (sonralari ogrendim ayranin homojen degil suspansiyon oldugunu)

neyse, emin degilim ama sonraki adimda tuz yalamis da olabilirim. (bu adimla gecilecek dalgalar icin savunmam simdiden hazir: belki tekila icerken tuz yalayan ilk adamla da cok dalga gecilmisti, naber?)

son adimda da bu uclunun midemde iyice karismasi, kopuklu bi ayran olmasi icin biraz hopladim, iki saga sola kivirdim.

Sonuc olarak ne bardak ne de mikser kirlenmisti ama kucuk bir sorun vardi ortada:

mide bulantisi.



Bu arada 'deneysel salaklik' da sahane bi terim oldu bence. "salaklik yaptigimin farkindayim ama bunu sirf bilim ugruna yapiyorum" gibisinden.

20100804

Kedi?

"sizi anlatan üç kelime?" sorusuna vereceğim cevap içinde hayvansever sıfatı geçmese de hayvanları seven bir insanım.

Bir çok çocuk gibi ben de bir çok hayvan beslemiştim küçükken, balığından tavşanına, civcivinden muhabbet kuşuna. O zamanlar bilinçli değildim tabi, bir nevi tamagotchi idi onlar benim için.

Aklım ermeye başladığı zamanlar kendime bir köpek edinmeyi çok istemiştim. En büyük hayallerimden biri bu olmuştu ki bu blogun ilk postunda da kendisine yer bulmuştu. Köpek çok ayrıydı benim gözümde. Sadık, cesur, sevimli, oyuncu, asil.

Hayvan severdim, ama kedi beslemeyi hiç aklımdan geçirmemiştim. Kedilere karşı antipati beslemezdim, ancak öyle ayrıcalıklı bir sevgim de yoktu.

Ta ki 10-11 ay önce işyerimin önünde kulak tırmalayan mırlamaları eşliğinde sürünerek ilerleyen varlığı görene dek.

Önce niyetim o kendine gelene kadar bakıp sonra bir şekilde sahiplendirmekti. Ama onun kendine gelişini, azıcık toparlayınca saçma sapan hareketler yapışını izledikçe vazgeçtim ve hiç ihtimal vermediğim bir şeye; bir kedi beslemeye (daha ziyade bir kediyle aynı evde yaşamaya) başladım.

Küçük hanım olmasa belki yine de sahiplendirmeye çalışırdım kediciği, bilmiyorum.

Zaman geçtikçe gözümde kedicik olmaktan çıktı, Rufus oldu. Çoğu zaman deli etti, çok nadiren kendini sevdirdi.

O kendini sevdirmese de ben onu sevdim.

Aslında ben onu baya sevmişim. Yazın başlaması, dayanılmaz sıcakların gelmesi, onun bir odada kapalı kalmak zorunda olması gibi sebeplerle iki hafta kadar önce ailemi ziyarete gittiğimde Rufus'u bir süre orada bıraktıktan sonra anladım bunu.

Hiç düşünmezdim kedimi rüyamda göreceğimi.

20100728

New Folder

Ne kadar dağınık olduğunuz, bilgisayarınızda 'New Folder (n)' ismiyle bulundurduğunuz klasörlerdeki n'in büyüklüğüyle doğru orantılıdır.

Bir Kısım Türkçe Sığırı

Türkçe kullanırken dahi anlamındaki de'yi bitişik yazmaktan daha kötü iki şey vardır ki bunları gördükçe cidden sinirlenirim:

1. Dahi anlamındaki de'yi bitişik yazıp üstüne bir de bir bok biliyormuş gibi sert sessiz benzeşmesi uygulamak. Kısaca sıçıp sıvamak.

Örnek: öğrenip de yazacağın yerde öğrenipte yazmak. (Beceremiyorsan öğrenipde yaz)

2. ilgi eki olan -ki'yi ayrı yazmak.

Örnek: ayrıntıları ekte ki dosyada bulabilirsiniz. (artist artist mail yazmayı biliyorsun da ben senin verdiğin ayrıntıya nasıl güveneyim)

Onların hiç umrunda değildir ama bir insanın yazdıklarını ilk okuduğumda bu iki hatadan biriyle karşılaşıyorsam o insanın yazdıklarını -mümkünse- bir daha okumam.

20100727

20100706

Şampiyonluk Rüyası

Sigarayı bıraktırma zımbırtım şampiyonluk iksirinin geçen hafta bahsettiğim muhtemel yan etkileri hafiften ortaya çıkıyor sanırım.

Önce haftasonu bir rüya gördüm. Rüyamda su içmeye gidiyordum mutfağa. Mutfakta aslında -yani gerçekte- bir tane olması gereken çöp torbasının yanında bir çöp torbası daha vardı. Hem de büyük mavi çöp torbalarından, kendim doldursam hayatta unutmayacağım cinsten bir torba.

Haftasonu ev arkadaşım da evde olmadığından "ben doldurmadıysam kim doldurdu bunu, hırsız gelip çöp mü doldurdu?" diye düşünerek evi dolaştım rüyamda. Odalara baktım, kimseyi göremeyince de gittim yattım tekrar yatağıma, birazcık da korkarak.

Dün Erman'a anlattım rüyamı. "Oğlum ya gerçekten kalktıysan, evi dolaştıysan? Onlar rüya değil gerçekse ama sadece o olmayan çöp torbasını varmış gibi gördüysen?" dedi, birazcık irkildim. "Yarın öbürgün de kendini superman sanıp sırtında olduğunu düşündüğün pelerininle camdan uçmaya çalışmayasın" dedi, daha bi irkildim. İlerleyen günlerde göreceğiz, rüyalarımın/gerçeklerimin seyri ne şekilde olacak.

Asabiyet de başladı hafiften, telefonda patronuma birazcık sert çıkışacak kadar. Yarın da patronum bizim ofiste olacak haftasonuna kadar. Bakalım asabiyetin seyri o benim üzerime gelirken ve biz yüzyüzeyken nasıl devam edecek.

20100701

Oto Sanayi

"Bana yeterince uzun bi kriko verin, dünyayı yerinden oynatayım"

Bostancı Oto Sanayi'den Tamirci Recep Usta

20100629

Atlı Spor

Bu Carrefour süpermarket ailesi giderek aile yapısını bozuyor, usturuplu bir süpermarket formatından bir panayır formatına dönüşüyor. En azından ailenin İçerenköy'deki bireyi öyle. Bir ay falan önce minik minik vagonların önüne bi minik lokomotif ekleyip "gezi treni" diye bi nane çıkarmışlar. Carrefour'un etrafında geziyor anladığım kadarıyla. Etrafı dediğim de otoparkın içi. Marketin en kalabalık zamanlarında, otoparkta araçların geçtiği 2 şeritlik yolu kaplayıp tın tın giderken rasladım kaç kere. Hayır millet park yeri bulmak için yırtınıyor; makinist kılıklı adam vagonlarını yaya yaya geziniyor.

Tam trene alışmıştım, bugün de gittiğimde açık otopark bloglarından bir tanesinin bir kısmını "at binilen yer" olarak tahsis ettiklerini gördüm. Hara desem değil, at pisti desem değil, ne desem bilemedim. Baktım, kadının biri eğitmeni eşliğinde zıplaya zıplaya ata biniyor on metre çapında bir daire içinde. Millet de onları izliyor.

Şimdi her yerde cv'lerine hobi olarak "at binmek" yazan tipler çıkarsa şaşmam.

-Nerde biniyorsun, İstanbul Atlı Spor'da falan mı?

- Yok, Carrefour İçerenköy'de.

20100628

Şampiyonluk İksiri

Sigara ile olan 9 yıllık arkadaşlığımı noktalamaya -bir kez daha- karar verdim. (Bu arada dokuz yıldır sigara içtiğimi şu an farkettim, ne kadar da uzun zaman olmuş)

Bir kez daha diyorum, çünkü sigarayı bırakmak için gerek şart olan iradeye asla sahip olmadığını düşünen bendeniz daha önce de "canım bırakmak istemiyor ama bıraktırabiliyorsa da itiraz etmem" düşüncesiyle kah nikotin bandı, kah akupunktur, kah bir takım draje, kah canım sigara istedikçe ağzıma ağzıma vurmak yöntemlerini denemiş, bir tanesinde sonuca çok yaklaşmama karşın "ulan şirkette sadece sigara için mola veriyorum, bırakırsam ne molası vericem, boş boş mu gezinicem" diye kendimi kandırmam sebebiyle bırakmaktan vazgeçmiştim.

Bu sabah yine şirkette bir sigara molası sırasında yanımdaki arkadaşla konuşurken aniden gaza geldim.

Şimdi yalan yok, sigarayı bırakmak için fizyolojik ve psikolojik açıdan bir yardımcıya ihtiyacım var. "Sigarayı pat diye bırak. Canın sigara istediğinde şeker ye, derin nefes al, bir bardak soğuk su iç, leblebi tozu yiyip üçyüzotuzüç demeyi dene" falan gibi insanı tamamen iradesiyle baş başa bırakan yöntemler bana ters. İlla ki "hadi koçum, göreyim seni" diyebileceğim, düşmana karşı arkamı kollayacak bir varlık olmalı bu mücadele sürecinde.

Bu yüzden zamandır ara ara araştırdığım ilaç geldi aklıma. O kadar yöntemi denedikten sonra sigarayı bırakma çalışmalarının önce kafada başladığını; sürece "bırakırsam ne ala" diye değil, "bırakacağım" diye başlamak gerektiğini yaşayarak öğrendiğim için o ilacı kullanmayı erteliyordum.

Ve işte o an gelmişti. Yanımdaki arkadaşa "Ben bi geliyorum" dedim, atladım bildiğim en yakın eczaneye gittim. O kadar erken gitmişim ki daha açılmamış eczane. Sonra baktım, karşı sırada bir eczane daha var. Onlar da daha yeni açıyor eczaneyi. Eczacı arkadaş içeri girdikten otuz saniye sonra falan da ben girdim, nedense "aa yeni mi açtınız" dedim sanki iki dakikadır adamı eczaneyi açarken gözetlemiyormuşum gibi. "Sigara bırakmak için o kadar gaza geldim ki, neredeyse eczanenin kapısında yatacaktım" diyemedim. Zaten desem "nöbetçi eczane diye bişi var kardeşim" derdi eczacı muhtemelen.

Neyse, uzattım. İlaç Pfzer'ın (prizer değil; gülş) Champix adlı ilacı. Ne işe yaradığını bilmesem adını duyduğumda doping ilacı olduğunu sanırdım ben, "şampiyonluk iksiri" gibisinden bir açılımı olduğunu düşünerek.

Sözlükten araştırdığım kadarıyla asabiyet, mide bulantısı gibi yan etkileri olabiliyormuş ama göze aldık artık onları. En garibime giden yan etkisi de aşırı gerçekçi rüyalar görmeye sebep olması. Aşırı gerçekçi tanımı aklıma 3D, full HD rüyalar falan getirdi. Açıkçası üç boyutlu fantastik rüyalar görme fikri de cazip geldi bana. Fantastik lafını duyunca fesatlaşmayın, fantastikten kastım büyücülü, ejderhalı falan rüyalar.

İlk hapımı bugün yuttum, prosedür gereği sigarayı bırakacağım gün olarak da altıncı ve ondördüncü günler arasındaki seçeneklerden sonuncusunu seçtim. 2 hafta sonra bugün sigarayı bırakmış olacağım bir aksilik olmaz, Rufus hapları bulup tatlarına bakmaz, sigara irademe galip gelmezse. (ki gelmeyecek diyeyim de ne kadar kararlı olduğumu kendime göstereyim)

Gidişatı da gün be gün buraya yazasım var, Bakalım.

20100615

Kolbaydı

Kolbastının 2009'un alnında kara bir leke olarak bu kadar popüler olmasının sebebi çok disiplinsiz bir dans türü olmasıdır sanırım. Tepin dur abi başka bi olayı yok.

Elektrik buggy'de bile bi senkronizasyon var yahu.

Büyük - Küçük

Küçük denilebilecek bir şehirde doğup büyümüş olmamın en büyük avantajı ilkokuldan, hatta daha öncesinden tanıdığım arkadaşlarımla hala görüşüyor olmam, 29 yaşındayken 20 yıllık bir "en yakın arkadaş" a sahip olmamdır sanırım. Bir insanı bu kadar uzun süredir tanıyor olmak ve hiç kopmamış olmak, bu gerçekten garip bir duygu.

Gel gör ki bir çok dezavantajı da oldu küçük bir şehirde büyümüş olmamın. Mesela müzik bilgim çok sığdır bana göre. Biz küçükken internet de çok yeniydi. İnternet kavram olarak yeniydi yani, şehrimde evinde internet olan ilk beş insandan biriydim belki ama bilgi paylaşımı/bilgiye ulaşmak bu kadar kolay değildi. Tek çocuk olunca sana yol gösterecek bir abi/abla ihtimali de olmadı. Kendim ne keşfettiysem o bi nevi. Üniversiteye geldiğimde de üşengeçlikten midir nedir, çok eğilmedim üzerine.

Sonra spor mesela. Futbolda da yeterince başarılıyken bir yerden sonra baydım, o kadar yıl basketbol ve tenis oynadım. Ben ortaokulda sırtımda çanta ve raketle şehrimizin tek kortunda tenis oynamaya giderken millet uzaylı gibi bakardı bana ve arkadaşlarıma. Sosyete sporu değil de, jet sosyete sporu falan gibi gelirdi sanırım onlara ki hiç de alakamız olmadı taşramızın jet sosyetesiyle.

Hala düşünürüm, basketbolda olmasa da teniste cidden iyi şeyler yapabilirdim ufkumun açılmasını sağlayacak daha büyük bir şehirde büyümüş olsaydım. Lise yaşlarında tenis turnuvalarında yaşıma uygun rakip olmadığından beni 30-35 yaşında insanların karşısına çıkardıkları vakidir.

Ha, isteyen insan bunları küçük bir şehirde de yapardı diye düşünenler de haklı, yapabilirdim çok isteseydim. Ama sanatın, sporun, müziğin bir dalına yönelmek için çok idealist olmak, risk almak gerekiyordu bizim zamanımızda, bizim küçük şehrimizde. Ben -doğru ya da yalnış- biraz garanti yolu seçtim sanırım. Madem kafam basıyor, kafası basan her insandan beklendiği gibi anadolu lisesi, fen lisesi, üniversite yolunu izleyip de bir kariyer çizeyim kendime dedim; bu konuda bana hiç baskı yapmayan ailemin beklentilerini de bir nevi karşılayarak.

Bu yolu seçtiğime pişman değilim şu an, ama belki de hem mühendis olup hem de sanatın bir dalında daha birikimli ve daha uygulamacı olabilirdim şu an eğer büyük bir şehirde yetişmiş olsaydım. (Niyetim Ferhat Göçer gibi doktor olup sonra şarkıcılığa soyunmak değil, yanlış anlaşılmasın. Ferhat göçer doktordu di mi bu arada? yoksa başkası mıydı o? neyse)

Sonuç olarak, eğer bir gün bir çocuğum olursa, şu yarını bile planlayamayan halimle çocuğum için planladığım iki şey var:

1. Bilgiye ulaşmanın bu kadar kolay olduğu şu devirde bile sırf ufku genişlesin diye onu büyük bir şehirde büyütmek. (Bu fikrin doğruluğu tartışılır)

2. Eğer erkek olursa, milyar dolarların varisi de olacak olsa, gerzek de olsa, hiçbirşey için olmasa askerlik için onun üniversite bitirmesini sağlamak.

Gecenin şu vakti bunlar nerden geldi aklıma bilmiyorum. Belki de "yapamadın ama geçerli sebeplerin vardı" diye dürttü içimden bir ses.

20100610

Kaderde İki Erkek Mango'ya Girmek De Varmış

Bugün baktım, son 11 postumun 6 tanesi taslak halinde, yani henüz yayınlanmamış, post olmamış. %50'den fazlası yani. Bunun çeşitli sebepleri var, uzatmayayım. Blogumu kişileştirmiyorum ama kendisinin hatrı da bende büyük. Bari son taslağı yayınlayayım da bi post olsun diye aşağıdaki sonu gelmemiş postu yayınlamaya karar verdim ben de. Tarih falan varsa bakmayın, 2 hafta öncesinin taslağı

Burdan başlar-----

Geçen hafta yurtdışındaydım. Daha spesifik olmak gerekirse Dubai'deydim. İş icabı.

Sıcağı, adım başı yükselen gökdelenleri falan sayıp "adamlar çölün ortasında neler yapmış yau" falan demeyeceğim, onları geçen yıl gittiğimde içimden demiştim zaten.

Gideceğimi çevremdeki çoğu insan bilmiyordu. Ev arkadaşıma bile gidiş tarihimi söylemediğimi havaalanındayken "hacı ben gidiyorum" diye arayıp "nereye gidiyosun hacı, araban bende" tepkisini alınca farkettim. Hatta daha vahimi, ben bile bilmiyormuşum tam gidiş zamanımı. Pazar gecesi 23:30'da sandığım uçuşun aslında 16:30'da olduğunu pazar öğlen 12:30'da uykumdan uyandığımda öğrendim. Bu benim hatam değildi gerçi.

Neyse işte, gideceğimi bilen pek kimse olmadığından ultra teknolojik ürün siparişi veren de olmadı haliyle. Kime ne alacaktım karmaşası yaşamadım. Ben yaşamadım da dünya alemden sipariş toplayan iş arkadaşım yaşadı. Şu mall senin, şu dükkan benim telefon, laptop, ps3 araştırmasıyla geçti boş zamanımızın çoğu.

Bi alışveriş merkezine de gözümüze Mango çarptı. Hadi dedik, bi girelim. Benim derdim sevgili, arkadaşın derdi de kardeşi için bir şeyler bakmak. Mağazada gezinirken bir anda konfetilerin fırlatılmasını, "tebrikler, iki erkek başınızla ve gönül rızasıyla Mağazamıza giren ilk insanlar sizlersiniz, buyrun bu da hediye çekiniz" diyen bir yetkili çıkmasını bekledim, ama olmadı. Demek ki var bizim gibileri.

Bu arada boş boş da dolanmadık tabi. Bir elbise gördüm tam da sevgilinin tarzı. Aaa alayım diye elimi uzattığımda gözüme etiketteki "Made in Turkey" yazısı takıldı. Alışveriş konusunda çok yetkin olmayan beynim "ohoo, zaten Türk malıymış, buraya kadar gelip Türk malı mı alıcam" tepkisini verince almaktan vazgeçtim.

Sonra da "kırk yılın başı romantik birşey yapacakmışsın, onu da yarım bırakmışsın" diye laf yedik sevgiliden.

20100609

Bitter vs. Lena

Bu aralar gündemi uzaktan takip ediyor olabilirim. Ki Eurovision birincisi şarkıyı keşfetmem de geçen haftaya rastlar bu sebepten ötürü.

"Eurovision siyasi yeaa." gibi çoğu insanın bildiği klişe şeyler söylemeyeceğim de şarkı bence hakikaten tatlı. (Tatlı sıfatına ne kadar büyük anlamlar yükleyebileceğim beni yakından tanıyan insanlar tarafından iyi bilinir)

Bi daha dinleyip izleyeyim derken şu kaydına rastladım bugün. Lena ablanın bazı tripleri, mimikleri feci şekilde aşkından memnun Bitter'i andırmıyor mu? Garip aksanı ayrı bi post, bilakis tez konusu olur. Bir de finaldeki performansı "sahne şovu rezaletti" falan diye eleştirenler var ya, bence şu garip dans kaporta ustası hatunlardan daha eğlenceli. (ince esprimi açıklama gereği duymuyorum)

Ha, Lena mı Bitter mi diye sorarsanız Bitter kişisine katıldığı yarışma zamanında feci hasta olmuş biri olarak Lena derim. Daha tatlı.

20100522

İş Hayatı

Hangi ünlü iş adamına sorsanız, büyük ihtimalle bugünlere gelirken çektiği zorluklardan bahsedecektir. İşte örneklerini biliyoruz, hamallık yaparak bugüne gelenler, pazarda limon sattığı tezgahını holding haline getirenler falan.

Yarın birgün büyük adam olursam diye ben de şimdiden yazayım iş adamı olma yolunda -en azından şimdiye kadar- nerelerden geçtiğimi.

Ticaret hayatına ilk adımımı ilkokul yıllarındayken bir yaz tatilinde mahalledeki arkadaşlarımla atmıştım. 5-6 arkadaş paralarımızı birleştirerek bizim bakkala göre daha ucuza satan iki mahalle ötedeki bir bakaldan eti puf, turbo sakız, çokomel falan alıp aldıklarımızı saklanbaç oynarken kullandığımız duvarın önüne açtığımız tezgahta satıyorduk. Sermaye sorunları sebebiyle ürün stoklarımız sınırlıydı, o yüzden günde 3-4 kez iki mahalle yürümek zorunda kalıyorduk bazen. Ürün gamımız da çok geniş değildi ama bir şekilde iş yapıyorduk, muhtemelen gelen geçene sevimli göründüğümüz için.

Bir süre sonra ortaklar arasında anlaşmazlık başladı. Kimimiz daha hızlı büyümeyi tercih ederken kimimiz de elindekiyle yetimeyi istiyordu. Ben hiçbiriyle anlaşamayıp minik şirketimizden ayrıldım. Ticarette fazla ortakla iş yaparsan büyük ihtimale boka saracağın çıkarımını o günlerde yapmıştım.

Sonra (sanırım sonraki yazdı) ben bi ara babama bir kutu lolipop aldırıp onu satmaya başlamıştım. Ama bu küre olan topitoplardan değil, yassıydı benim sattıklarım. Yassı ama daire şeklinde de değil, elips gibi biraz. Markasını hatırlayamadım şimdi. Neyse, bu kez mobil satış yapıyordum; elimde kutu, sokak sokak gezinerek. Yanımda da bir arkadaşı gezdiriyordum bir lolipop yevmiye karşılığında. İşte ilk kez bir insan istihdam edip işsizliğe kendi çapımda bir darbe vuruşum da o zamana denk gelir.

Yalnız hatırlayamadığım bir sebepten; artık gezerek satış yapmak mı zor gelmişti, benim eleman iyi çalışmıyordu da yerine eleman mı bulamamıştım nedense, işi "Herkes benim lolipopumu yalayacak" sloganıyla gezecek kadar abartmadan o yaz içinde noktalamıştım.

Ya o yaz, ya da bi sonraki yaz bu kez sakız işine girdim. İsmi sakız olan ürün minik bir kutuyla paketlenmişti ve minicik bir poşete doldurulmuş renkli kolonyalar, minik oyuncaklar gibi hediyeleri vardı kutunun içinde.

Bu kez gezerek satış yapmıyordum. Babamın bürosunun önüne açmıştım tezgahımı. Konum itibariyle gayet avantajlıydı işyerim. Oldukça işlek bir cadde üzerinde, şehrin diğer ticaret merkezlerinin yakınındaydı.

Sakız işinden baya iyi para kazanmıştım çok net hatırlıyorum. Öyle ki günlük ortalama karımı ay hesabına vurduğumda o yaz deli gibi istediğim bisikleti taksitle alıp taksitlerini ödeyebilecek durumdaydım. (Tabi ben karımı bisiklete bağlamak istemediğimden bisikleti babama aldırmıştım bi şekilde.)

Açıkcası sakızdan iyi para kazanmamın sebebi ticari deham falan değil, babamın bürosuna uğrayan eş-dost'un, "sakız çiğnersen sakalların çıkmaz" korkutmacasıyla yetişmiş koca koca adamların benden hatır için yaptığı alış verişlerdi muhtemelen. Ticarette çevren ne kadar genişse işlerinin o kadar kolaylaşacağı çıkarımını da sakız işi sayesinde yapmıştım.

Ortaokuldayken de 3 yıl boyunca yılbaşı yaklaştığında okulumuzda resim derslerinde yapılan çalışmaların kullanılmasıyla üretilen ve geliri ihtiyacı olan öğrencilere yardım amacıyla kullanılan yılbaşı kartlarından satmıştım satabildiğim kadar. O sayede de toplumsal sorumluluğumu yerine getirmiştim bi nevi.

Ortaokulda heves edip Emre Yılmaz'ın Genç Bir İşadamına kitabını almıştım da iş yaşamının kirli yüzüne henüz hazır olmadığımı düşünüp lisede okumaya karar vermiştim.

Ha, şimdi napıyorsun diye sorarsanız bi iş adamından ziyade küçük esnaf olma sevdasındaki maaşlı bir çalışanım şimdilik.

Bilmemkaç yıl sonra önce sektörel dergilere, sonra da ulusal gazetelere falan röpotaj verecek kadar büyük bir iş adamımı olursam ve bana röportaja gelecek arkadaş işini bu postumu bulabilecek kadar iyi yaparsa eğer, o arkadaşı basın danışmanı falan olarak işe alıp o an aldığının iki katı maaşla işe başlatacağım onu da bildireyim.

20100517

ikikikikik

"kikikikikikiki" diye sesler duyunca Bursa'da durum 2-2 oldu sandık. Meğer halimize gülüyorlarmış.

(Fenerbahçe kenar yönetimi, 2010)

20100512

Kapıyı kapamazsan çocuklar duyar

Çocuklar Duymasın Hasreti Sona Eriyor

Bir döneme damgasını vuran "Çocuklar Duymasın" adlı dizi, isim değiştirerek izleyicileriyle tekrar buluşmak üzere.

Dizinin yapımcılarından aldığımız bilgiye göre yeni sezonun ilk bölümünde Zıpır Havuç ve ablası Duygu, Meltem ile Haluk tartışırlarken aralık kalan mutfak kapısından tartışmayı dinleyecekler ve olaylar gelişecek.

Çocukların da tartışmaya dahil olmasıyla yaşanan aile dramı sonucu Haluk Meltem'in yüzüne kezzap attıktan sonra hapse düşecek. Kezzaplı suratıyla patronunun gözünden düşen Meltem işinden atılacak ve çareyi Hüseyin altılıyı vurduktan sonra temizlik şirketi kuran eski temizlikçileri Emine'nin yanında işe başlayarak evlere temizliğe gitmekte bulacak. Dizide Havuç'u taksim'in izbe barlarında çalan gitarcı ergen, ablası Duygu'yu ise dip boyası gelmiş çakma sarışın çıtır olarak izleyeceğiz.
Çekimleri yoğun bir tempoda devam eden dizinin yapımcıları, Türk aile yapısında son yıllarda yaşanan yozlaşmaya dikkat çekmek istediklerini; dizinin yeni yayın döneminde dini bütün kanallarımızın birinde ibret-i alem olsun diye yayınlanacağını belirttiler.

Dizinin yeni ismi sır gibi saklanırken, Acar muhabirimiz Acar'ın edindiği bilgilere göre yeni isim "Kapıyı kapamazsan çocuklar duyar" falan olacak.

Bu arada dizinin yeni senaristinin sözleşmesinde "ulu orta yerde kaçamak yapıp basına yakalanmayacağıma söz veriyorum" maddesinin olduğu da söylentiler arasında.

20100510

Aşka Mühendislik Yaklaşımı - 2

Mühendis iltifatı: O kadar zarifsin ki, evrim teorisi diye bir şey varsa sen kuğudan evrimleşmiş olmalısın.



şunu da koyayım tekrar


20100505

Koynumda Arazöz Beslemişim

Konulu bloglardan çok hazzetmiyorum. Konulu derken, sürekli otomobil, spor, moda vs. konularda postlar yazılan bloglardan. Bu tür bloglar yazan insanların emeklerine saygısızık gibi olmasın ama genelde bir yerlerden copy-paste yapılmış gibi geliyor onlar.

"Nokia'nın hasta olacağınız telefonu N-ill'in 2010 Temmuz ayında piyasada olması bekleniyor" mesela. Nokia yetkilileri kendi verdi sanki bu bilgiyi sana.

Bu girizgahımın sebebi benim blogun da giderek konulu bir bloga dönüyor olmasıdır. Konu da tabi ki kedi. Daha spesifik olmak gerekirse, Rufus. Baktım da şöyle, son postların büyük çoğunluğu Rufus ile alakalı ve ne yazık ki bu post da Rufus temalı olacak.

Öncelikle Rufus'a blogu bu hale getirdiği için teşekkür ederim.

Konuya geleyim.

Salak kedim 5-6 haftadır arazöz gibi işeyerek geziyordu ya, ben de -veterinerimizin ve çevrenin yorumlarının da yardımıyla- bunu azgınlık döneminde olduğu şeklinde yorumlayarak ve bu işemelere dayanamayarak Rufus'u sünnet ettirme yoluna gitmiştim zira Rufus'un son zamanlardaki arazöz seferleri aktarmasız olarak yatağım üzerinde gerçekleşmeye başlamış; ve bu seferler yatağımı çamaşır suyu/domestos/leke sökücü/koku giderici ile silinmekten helak olmuş, söz konusu ürünlerin üreticilerini ise paraya para demeyen bir hale getirmişti.

Rufus'un geçen hafta geçirdiği operasyondan sonra seferler durdu. Bir daha da olmaz düşüncesiyle gönlüm gayet ferahtı. Gel gelelim, dün salak kediyi yine tam hedefe işemiş halde buldum akşam eve geldiğimde.

Hala aynı şeyi yaptığına göre ya baş edilemez bir libidosu olmalıydı Rufus'un, ya da başka bir problemi. Haliyle ikinci seçeneğin doğru olduğunu düşünüyor ve öyle olmasını istiyordum. İstiyordum çünkü ilk seçeneğin doğru olması halinde TV'ye çıkıp "Günde 10 kez yapıyorum, üstelik ben kısırlaştırıldım" diye demeç veren bir kedi görmemiz an meselesi.

Sağolsun sevdicek bugün biraz araştırmış. Kısırken bile bu davranışı sergilediği göz önüne alındığında konan teşhis şu:

Rufus bana çok kızgınmış.

Bunun sebebi yaptığım bir hareket, evde yerini değiştirdiğim bir eşya falan olabilirmiş.

Salak kedinin bu yaptıklarının sebebi başka bir şey olsa, ne bileyim şımarıklığından, aç olduğundan, sıla hasretinden, İsmail YKM gibi bir insanla aynı dünyada yaşadığından falan yapsa bunları, içim yanmayacak.

Neymiş, bana çok kızgınmış. Sabah uyurken ayaklarını ısırıyor olsam, gece yatağa yatıp uyumak üzereyken üzerine atlayıp patilerimle onu dövsem, benim yüzümden odanın camını açamıyor olsa, beni koridora kapadığında ağlayışımla bütün evi inletiyor olsam ve ona yemek yiyip kahve içerken bile rahat vermesem kızmakta haklı ama bunların hepsini yapan da o.

Neymiş, bana çok kızgınmış.

Akşam karşısına geçip gönlünü almayı deneyeceğim. Özür dilemeyi, patisini öpüp başıma koymayı planlıyorum. Yanında bacak bacak üzerine atmayacağım, küfretmeyeceğim konusunda falan da söz verirsem belki kızgınlığı geçer de vazgeçer yatağıma işeyep durmaktan. Olmadı tehdit edeceğim "ya çiş ya ben" diyerek. O da olmazsa son çare olarak ağzımı bozacağım ve "Kötü kedi" diyeceğim.

Bakalım.

20100503

Efsane

Yıllardır duyduğumuz, genelde "bir arkadaş" kalıbıyla başlayarak anlatılan şehir efsaneleri vardır ya.

"Bizim dört arkadaş sınava geç kaldıkları için arabanın lastiği patladı diye bahane uydurmuşlar, hoca da hepsini ayrı sınıflarda sınava alıp "hangi lastik patladı?" diye sormuş" falan gibi.

Bu şehir efsanelerine bir yenisi daha eklenmekte, haberiniz yok:

"Geçenlerde D&R'da kitap bakınıyordum, yakınımdaki iki tiki kızdan biri diğerine "Aaa Aşkı Memnu-nun kitabı çıkmış kızaaam" dedi"

Bu lafla 2-3 kez sözlükte olmak üzere toplamda 5-6 kez karşılaştım. O da şimdilik. Yayılır gider bu yakında, köşe yazarlarından falan bile okuruz.

20100429

Sünnet

Rufus bir ay geriden gelen bir vücut saatine sahip olmasından mütevellit Mart ayını yeni yeni idrak etti. Kutlamalar yaklaşık iki haftadır ev genelinde devam etmekte. İlk kez azgınlık dönemine girmesinin şerefine 41 pare işedi kendisi. Kah yatağıma, kah balkona, kah banyoya, kah lavaboya. Ama asla kum kabına değil. Bir de öyle bir işiyor ki ben gece çişimi tutamayıp altıma yapsam bu kadar büyük yüzölçüme sahip bir göl yapamam, o derece.

Buna ilaveten geceleri de mayışık mayışık otururken benim yatağa girdiğimi farkeder etmez gözlerini faltaşı gibi açıyor, zılgıt çekiyormuş gibi garip bir ses tonuyla ulumaya başlıyor.

Kendimi geçtim, ev arkadaşıma; onu geçtim, alt komşuya falan yazık resmen. Bana da yazık tabi. "Acaba nereye işedi diye" öne doğru eğilip evi baştan sona geze geze av köpeği gibi hissetmeye başladım. Duyduğum her kokunun kaynağını arar oldum "snıf snıf" diye.

Ailemi ziyarete gittiğimde Rufus'u da götürmüştüm yanımda, götürdüğümün ertesi günü sünnet ettirmeye gayet kararlı bi şekilde. Gittiğimiz gerzek (pikaçu dilinde hayvansever demek bu, hakaret olarak algılanmasın) veteriner muhtemelen hiç kedi beslemediğinden olacak ki "bi kerecik çiftleşsin, ehi ehi" dedi. Evde karşılıklı ne stres yaşadığımızı, bu durumun onun için de eziyet olduğunu düşündüğümü anlatıp çiftleştirecek olsam bile cins kedi kavramından oldukça uzak olan kedime nerden eş bulabileceğimi sorduğumdaysa "o başlı başına bi problem" dedi engin bilgi birikimini kullanarak. Nitekim sünnet etmeye niyeti olmadığından olsa gerek, "kendini mart ayında sanan kedilere sünnet operasyonu uygulamak çok tehlikeli, bu dönem geçince İstanbul'da sünnet ettirirsiniz" diyerek gönderdi beni. Erkek kedilerde böyle bir risk olmadığını bilmeme rağmen "bir şey olacağı tutar da vicdan azabı çekerim" düşüncesiyle ısrar etmedim ben de. İstanbul'a geldiğimden beri de ha bugün geçer, ha yarın diye bekliyorum.

Ama geçmiyor, geçemiyor. Ev kokudan geçilmiyor. Bi elimde domestos, bi elimde bez gezmekten helak oldum haftalardır. Son iki haftada yıkadığım çarşaf/nevresim sayısı bir pansiyonda yıkanan çarşaf/nevresim sayısına eşittir muhtemelen. Ne kadar banyo/fayans paspasladığımı reklamcılar görse beni "yeni nesil mr muscle" olarak reklamlarda oynatırlar.

Sonunda dayanamayıp bizim yan sokaktaki veterinere gittim. Sünnet etmenin bir problem olmayacağını söyledi o da. Rufus farkında değil ama kendisi akşam sünnet olacak bir aksilik çıkmazsa.

Rufus'un başıma açtığı dertler -en azından bu konudakiler- bu akşam bitiyor umarım.

20100427

Paranoya

Aynı odayı paylaştığım iş arkadaşım dünyanın en paranoyak insanlarından biri olabilir. O öyle değilse ben dünyanın en gamsız insanı olabilirim.


Bugün öğleden sonra dedi ki "Abi sabah doktora gitmeye korkuyorum demiştim ya, az önce bilmem ne hastanesinden check-up kampanyası mesajı geldi".

Tek örnek de bu değil. "Dün anneme akşama börek yap demiştim, bugün börekçiden mesaj geldi", "az önce arkadaşla haftasonu bir yerlere kaçalım diye düşünmüştük, şimdi bilmem ne turdan reklam maili geldi" gibisinden bir çok cümle duydum kendisinden.


Lan gerilla pazarlama (bu durum bu kategoriye girer sanırım) bu kadar ilerledi mi? Adamların elinde seni (telefon konuşmalarını falan değil, direk seni) dinleme imkanı varsa bu imkanı sana börek satmaya çalışarak mı değerlendirirler?

Hadi telefonda konuşuyor olsan, ya da internet vasıtasıyla yazışmış olsan da onun üzerine gelse bu reklamlar, bir şekilde ihtimal veririm bizimkinin teorilerine. O da "teknoloji çok gelişmiş" düşüncesiyle değil, "bizim şaşkın spyware falan soktu heralde bilgisayarına" düşüncesi sebebiyle olur bu arada.

Ben adama "olur mu lan öyle şey" demekten bıktım, adam her olayı bu şekilde yorumlamaktan bıkmadı.

Yakında "dün aklımdan kaçıp gitsem uzaklara diye geçirmiştim, bugun pegasus airlines Eyjafjallajökull seferlerimiz başlamıştır diye mail atmış" falan derse şaşırmam.

İşin kötüsü bir kere de adamın sabah bahsettiği ünlü şahsiyetin -bildiğimiz hiç bir sağlık problemi yokken- o günün akşamında öldüğüne şahit oldum, o korkutuyor beni.

20100411

Kahve

Rufus'un kahve içmesini o kadar normalleştirmişim ki içimde, masamdaki boş bardakları mutfağa götürmek üzere toplarken Rufus'un kupa dibindeki kahveyi içtiğini görüp "Rufus'un kahvesi daha bitmemiş" diye düşünerek kupayı toplamadığımı mutfağa gidince farkettim.

20100406

Kontrolsüz Deney

Bir kaç hafta önce anladığımız üzere ben Rufus'a vermem gerekenin neredeyse iki katı mama veriyormuşum. Çünkü göz kararı veriyorum mamayı hep, gramaj hesabı falan yok. Ev hanımı olsam, güne gelip tarif soran diğer hanımlara kesin "göz kararı tuz, göz kararı un" falan diye tarif veririm, o kadar göz kararcıyım.

Rufus havai fişeğinin o kadar mamaya karşın hala tombak kedi kıvamında olmaması beni düşündürdü tabi. Sonra "arpası fazla gelmek" deyimi geldi aklıma, ve Rufus'un rahatsızlık verecek derecede yaramaz olmasını fazla mama yemesine bağladım. O kadar enerjiyi bir şekilde dışarı atması gerekiyordu sonuçta.

Gerçi Birce dalga geçti bu çıkarımımla, ama olsun. Yılmayıp Rufus ile ilgili kontrollü bir deney gerçekleştirmeye karar verdim. Hayvanseverler falan okursa kızmasın hayvan üzerinde deney yapıyorum diye. Sadece gereğinden fazla verdiğim mamayı azaltıp sonuçları gözlemliyorum.

Kontrollü deney demek yanlış aslında, olay sadece mama miktarını değiştirip Rufus'u sabit tutmaktan ibaret. Tabi teoride sabit tutmak, yoksa Rufus'un sabit kalacağı en fazla otuz saniye falan.

Gayet makul olarak, Rufus'a verdiğim mamayı -yine göz kararı, ancak bu kez orantı kurarak- aç kalmayacağı kadar azalttıktan sonra Rufus'un daha bi sakinleştiğini gözlemledim.


Ben uyurken ayağımı ısırmak yerine ısırmak için yatağımın başında uyanmamı bekliyor artık.

20100404

Üzerim

Farkındasınız değil mi,

insanların normal olmamaları, dengesiz, asosyal, v.b olmalarıyla adeta övündükleri bir dönem yaşıyoruz.

Hani "depresyon hırkası" dönemi var(mış) ya, insanların sabah şiş gözlerle gelip "abi, gece hiç uyumadım" diyerek prim yapmaya çalıştığı dönemler, onun gibi sanki bu da.

Erkekle konuşuyorsun, "ben arızayım" diyor. Kadına bakıyorsun, sosyal platformlarda profiline "yaklaşma bana, ben dengesizim. üzerim" falan yazıyor.

Şu dönemde isminden en mutlu yaşayan insanları Ali Rıza ismine sahip insanlar olabilir mesela, sırf isimlerini arıza diye kısaltıp bunun geyiğini yapabildikleri için.

Aslında tedavi gerektiren durumları sanki birer erdemmiş gibi sıralar oldu bir çok insan. Problemli olup bundan utanmamak değil burda olay, problemli olup/olmayıp problemli olmakla övünmek.

Gerçekten öyle olmasalar da, kendilerini öyle gösterme peşinde bu insanlar sanki. Efendi çocuk olmazsın da, kız istemeye giderken efendi çocuk taklidi yaparsın onu anlarım. Da tam tersini yapmak neden?

Her dönemin kendi içinde değerlendirilmesi gerektiğini düşündüğümden "ah, nerde o eski bayramlar" gibisinden bir eleştiri değil benimki. Bi tespit diyelim.

Gerizekalı kedim bacağımı ısırıyor olmasa daha iyi anlatırdım da aklımdakileri, şimdilik yeter bu kadar.

20100403

Tavsiye

Bağdat Caddesi üzerinde vitrininde kocaman harflerle "Tavsiye Nedeniyle Zararına Satışlar" yazan bir mağaza gördük geçen hafta. Üşenmezsem fotoğrafını da çekeceğim.

Mağaza sahibine iki tavsiyem var:

Ya Türkçe öğren

Ya da çevrende olup sana tavsiyede bulunan insanlarla ilişkini gözden geçir.


"Abi, adamlar zararına satıyormuş, kapış kapış gidiyor malları. Sen de öyle bi numara yapsana" diyen insandan ömür billah hayır gelmez zira.

20100401

Kavaklar Korusun

Dün Kavak Yelleri adlı dizi açıktı televizyonumda. Oyun oynarken ara ara gözüm takıldı. Daha önce de bu yazacaklarıma benzer bir şeyler yazmıştım ama yine yazmazsam duramam.

Bir kere şu Aslı insanı İstanbul'da başladığı üniversiteye artık nasıl İzmir'de devam edebiliyor onu aklım almadı. Gerçi dizide mantıklı bir şekilde bağlamışlardır bu olayı herhalde. Ya da kaynatıp gitmişlerdir orayı, bilemedim şimdi.

Ama maşallahı var, kız her bölümde bir ekşın yaşıyor ve hala tıp okumaya devam edebiliyor. O okul hangisi bi öğrensem zaten, gidip tekrar Öss'ye gireceğim. Tercihlerim de sadece o okulun değişik bölümleri olacak. Kapağı attık mı tamamdır. Kaydımı yaptırırım, sonra günlük işlerime devam ederim. Tıp falan da istemem. 4 Yıl sonra bi işletme diploması falan göndersinler bana, yeter. Aslı bile onca olaya rağmen okumaya devam ediyorsa orda, hele bir de tıpta, "eşek bağlasan mezun olur" teriminin gerçeklik kazanacağı ilk okul orasıdır herhalde.

Zaten bu dizi Türk dizileri portföyünün en ağlak iki dizisinden biri anladığım kadarıyla. İkincisi de Yaprak Dökümü falan değil; Melekler Korusun adlı dizi. Sanırım onu hiç izlememişimdir baştan sona. Fragmanlarından, zap seanslarından falan biliyorum ve buna rağmen her bölümde illa ki birinin ağlayıp zırladığına şahit oluyorum.

Abi bi dizide hiç mi bir şey yolunda gitmez? Stv'nin "izle de ibret al, beterin beteri var" temalı dizilerinde bile insalar daha mutlu yemin ederim.

Ama söz konusu iki dizide de her bölümde illa ki dünya meselesi kıvamına getirilen bir problem yaşıyorlar. Bi bölümde esas oğlan hapse düşer, diğerinde gayr-i meşru çocuk doğar, abla dağa kaçar, hoca ruh hastası çıkar, Dünya'ya milyon yılda bir uğrayan meteor gelir bunların çatısına düşer falan.

Arkadaşım gençlik dizisi bu. Hiç mi hayata toz pembe baktığınız olmuyor. Bırakın şu dertleri. Ne bileyim, gidin sevişin falan. Hem "dişlerimizi fırçalamıştık, aramıza yastık koymuştuk" gibisinden açıklamalarda bulunup prim de yaparsınız magazin basınında.

Ama yok, illa ki gam tasa yaşayacaksınız her bölümde. Sonra da neymiş, İstiklal Caddesi emo doluymuş. Vallahi gençlik bu dizileri izliyorsa az bile o İstiklal'deki emolar.

Bir de bu Kavak Yelleri Aslı'sı bildiğin karadul. Dizi boyunca hangi erkeğe elini attıysa hayatını karattı resmen, başı beladan kurtulmadı çocukların. Yolda görsem yolumu değiştiririm sakata gelmeyeyim diye. Melekler Korusun'un baygın bakışlı esas kızı da bi değişik keza. Aşkta bi türlü tutunamayan bir insan profili çizdi gözümde.

Rtük Bitter'le Behlül'ün dizisini sıkıştırıyormuş ya, bu iki dizideki olaylar ondan beter bence. Yapmayın, etmeyin. Diziyi ciddiye alan gençlere kötü örnek olup hastalıklı ilişkiler yaşatmayın millete.

20100331

SAP

Adayda aranan kriterler arasında "SAP kullanabilen" maddesi olan bir iş ilanına "erkekleri parmağımda oynatırım" minvalinde bir ön yazı ile başvuran kadınlar oluyor mudur acaba?

Stres - Huzur

Toprakla uğraşmak stresi alıyor diye farmville, akvaryum insanı dinlendiriyor diye fishville oynuyorum. Hala tık yok.

20100330

Summon Yolcu

Dolmuş şoförleri Orda Dünya'da falan yaşıyor olsalar, kendilerinden başka kimsenin tutturamayacağı bir ritmde korna çalmak suretiyle "summon yolcu" büyüsü yapmaya çalışan büyücüler olarak gezinirlerdi etrafta.

20100327

Şarkı

Zamanında Hande Yener söylese ne güzel olur gibisinden bir şarkı sözü yazmışım. Fena da olmamış aslında. Şöyle;

sen beni hiç sevmemiştin
tezgahtarsın demiştin
kucağıma çocuğu bırakıp gitmiştin
meğer sen ne dingilmişsin

bak şimdi oldum ünlü
peşimde erkekler sürü
sen dön arkanı yürü

bana kırmızı etek çok yakışıyor
gören erkekler coşuyor
her albümüm milyon satıyor
sana avcunu yalamak düşüyor

ben artık özgür kadınım
50 bulmak için elimi sallarım
sevgilide bulurum çocukta yaparım (bu kısım türkçesi kıt matbaacı tarafından albüm kartonetine yanlış yazılacaktır.)

20100319

Militan Kediler

Kedilerin bana karşı gizli bir örgüt kurdukları konusunda neredeyse hiç şüphem kalmadı artık.


Söz konusu örgütün içimize sızmak için kullandığı casus da tabi ki Rufus.

Ve görüyorum ki kediler sandığımdan da akıllılar, çünkü ilk hedef olarak iletişim ağlarımı çökertmeyi, dünyayla bağlantımı kesmeyi seçmişler.

2 hafta önce televizyonumun kumandası Rufus tarafından yere düşürülerek bozuldu. Daha doğrusu Rufus tarafından defalarca yere düşürülmeye 2 hafta öncesine kadar dayanabildi, sonra iflas etti. İki haftadır akşamları zap yapıp değişen gündemi (Bihlül napmış, Yemekteyiz'de kim kime çemkirmiş, Yeteneksizsiniz'de bu hafta kim favori, falan) takip etmeme engel oluyor kumandasızlık.

Geçen hafta da bilgisayar başında oyun oynarken aniden internet bağlantım kesildi. Modemi kontrol etmek için koridora çıkar çıkmaz Rufus'u yerde uzanmış, ağzında modemle bilgisayarımı bağlayan kablonun parçalarıyla bana mel mel bakarken yakaladım. Resmen internet omurgamı sabote ediyordu. Neyse ki usb adaptörü buldum da evden bir yerden, kablosuz giriyorum internete. Ama o da çok verimli olmuyor.

Ondan 2-3 gün sonra, bir akşam eve geldiğimde ikinci hattımı kullandığım dandik telefonumun sarj aletini kafası gövdesinden ayrılmış, halının üzerinde yatar bir halde buldum. Tabi ki Rufus'un işiydi. Ve ne yazık ki o telefon Çin'den gelen dandik telefonlardan . "İnce uçlu şarj aletiniz var mııı" diye sorunca hemen bulunacak cinsten bir şarj cihazına sahip değil.

Bir kaç gün önce de, yine eve gelince yerde yılan gibi bir şey gördüm. Sonra anladım ki yılan değil, Nokia şarj aletinin kablosunun bir kısmıymış. Onu da bu uğurda şehit verdim.

Ama cidden yılana benziyor gerektiği şekilde koparılırsa.

Akşam eve gittiğimde Rufus'u harddiskimi kopyalarken, odama dinleme cihazları falan yerleştirirken yakalamaktan korkar hale geldim artık.

Biliyorum beni en savunmasız anımda yakalayacaklar. O yüzden hep tetikte kalmaya çalışıyorum artık.

Jetonum da yeni yeni düşüyor daha, Rufus'un ben yatarken yüzüme yüzüme atlaması oyun istemesinden değilmiş. Bir nevi intihar saldırısıymış benim oyun sandıklarım.

Aslında anlamalıydım, Rufus savunmasız görünüp onu evime almamı sağladı, kendine iyice
alıştırdı.


Pudra'nın yorumu üzerine ek:

20100318

Kolpa Kahraman

Kahraman Bakkal Kolpa çıktı.

Dün akşam sevine sevine girdim bakkaldan içeri. Baktım daha sigara satmaya başlamamışlar ruhsat prosedürü sebebiyle. Girmişken elim boş çıkmayayım diye çikolata aldım ben de.

Arabayı da parketmiş bulundum. Tırıs tırıs yürüdüm yine Şok'a.

20100316

Kahraman Bakkal

Apartmanımızın altında neredeyse bir yıldır sadece tabelası duran market bugün açılmış. Sıfatı market aslında, daha ziyade bakkal gibi. Ama gönlümdeki yeri 7M migrostan daha yukarıda şu an, o ayrı.

İşten eve dönerken markete uğramaya, evde sigaram bittiğinde çıkıp sigara almaya fazlasıyla üşenen bir insan olarak bir yıl kadar önce apartman altındaki boş dükkana o market tabelası asıldığında nasıl bir haz duydum anlatamam. Hatta 13. kattan sepet sarkıtmak için kaç metrelik bir ipe, sepetin uçuşmaması için ne kadar ağırlığa gerek duyduğumu falan hesaplamıştım kabaca.

Sepet sarkıtma işi üşengeçliğimden değil ama. Geçmişe özlemden, nostalji yaşama isteğimden sadece. "Bakkal amcaaa!" diye bağıracaktım sepeti sarkıttıktan sonra. Gerçi 13. kattan bağırmaya uğraşamam ya. Cepten ararım işte. (Gelenekselliğin teknolojiyle sentezi).

Neyse işte. Hayallerim suya düşmüştü. Bunca zamandır dükkanda hiç hareket olmayınca da ümidi kesmiştim marketten, ne yalan söyleyeyim.

Az önce işten eve dönerken gördüm, market açılmış. Öyle sevindim ki, Küçük esnaf olma sevdasındaki maaşlı çalışanlardan biri olarak marketi kendim açsam bu kadar sevinmezdim herhalde.


Bu arada, 50 metre ip yetiyor.

Sifre

Da Vinci'nin şifresini öğrendim.

Sonra gittim adamın maillerini, facebook hesabını falan kurcaladım.

20100315

Tavuk Mu Reklamdan Reklam Mı Tavuktan?

Sözlüğe de yazdım, buraya yazmadan duramam.

Lütfen birileri Şenpiliç yetkililerine tavuk reklamı yapıyorlar diye reklamlarında oynattıkları insanları tavuk gibi gıdaklatmak/tavuk gibi oynatmak zorunda olmadıklarını açıklasın. Zuhal Topal zaten yetiyor da artıyordu, bir de Saba Tümer eklenmiş son reklamlarına.

Hadi 1-2 sene önce dönen reklamlarında fırında pişen tavuk önünde ritüel gerçekleştirircesine; tavuk jest, mimik ve hareketleri eşliğinde "şili bom bom bom" diye diye maaile dans etmelerini "yazık, eti geçtim tavuk bile zor giriyor herhalde evlerine" diye anlayışla karşılamıştım kendi adıma.

Geçen yıl dönen, Zuhal Topal'ın mutfakta tek başına tavuk dansı yaparken kızına yakalanan anne karakterine de "yazık, bütün gün Zuhal Topal'ın programını izlemekten bu hale geldi zaar" diye anlayış göstermiştim de, her yıl daha kötüye gidiyor firmanın reklamları.

üçüncüharf beşinciharf

Mühendis olmamdan mütevellit iyi kötü bi analitik düşünme kabiliyetim, pratik zekam var çok şükür. Ya da bunlar zaten var olduğu için mühendisliği seçtim, eğitimim sırasında da biraz daha gelişti bu özellikler.

Sebep-sonuç ilişkisi şu an çok önemli değil de, öyle bi durum var ki pratik zekam apışıp kalıyor her seferinde:

Çağrı merkezleriyle (özellikle bankalarınkiyle) muhatap olduğum zamanlar görevlilerin kimlik bilgilerimi doğrulatmak için annemin kızlık soyadının x. ve y. harflerini sorduğu o an.

Kitlenip kalıyorum resmen, hayatta kafadan söyleyemiyorum. Alelacele bir kağıda annemin kızlık soyadını yazıp ordan sayıyorum x. harf bu y. harf bu diye.

Elimin altında kağıt kalem yoksa daha da beter,

"See, bir; oooo iki, yee 3. Hah! 3. harf Y! aa dört, dee beş. Hah, yaşasın. 5. harf de D!" diye çağrı merkezci kızın suratına sayıp öyle cevap verebiliyorum.

Benim bu cevabımı aldıktan sonra çağrı merkezci "Teşekkürler, kimlik bilgilerinizi doğruladık. Ancak zeka yaşınızı da doğrulayabilmemiz için ilgili mercilerden alınmış, akli ehliyetiniz olduğunu belgeleyen bir rapor göndermenizi rica ediyoruz" dese inanın kırılmam kendisine.

Hayır her seferinde üçüncüyle beşinci harfleri sorsalar tamam, önceden bi hazırlık yaparım, ezberlerim falan ama öyle olmuyor ki. Sayısal loto çekilişi sunuyormuşçasına "Eveet, bakalım bugünün şanslı rakamları hangileriymiş?" diye bekliyorum soru sorulana kadar. Bekledikçe geriliyorum. "Kriz yönetirken soğukkanlı olmalısın" diye kendimi telkin etmekten bitap düşüyorum.

Gerçi onlarda da suç var. Bir keresinde yine malum harfleri sordu çağrı merkezci. Telaş içinde cevap verdim.

I ıh, dedi. Yanlış.

Tekrar cevap verdim. Yine yanlış.

Önümde annemin kızlık soyadı yazılı, ordan bakıp söylüyorum ve hala yanlış diyor. Kendimi open book sınavda cevabı kitapta yazan soruya yanlış cevap veren salak öğrenci gibi hissetmiştim yemin ederim. Sonra anlaşıldı ki sisteme yanlış girilmiş annemin kızlık soyadı. O zaman da sınavda "hocam bu soru yanlış" itirazında haklı bulunan öğrenci gibi gururlanmıştım niyeyse.

Bankanın sistemlerinde annemin kızlık soyadı ise şöyle görünüyordu: Anne. Evet sevgili banka. Annemin kızlık soyadının anne olması çok mantıklı değil mi?

Neyse işte. Bi çözüm bulmalı. Ne bileyim, verdikleri kredinin reklamlarını dinletmek için "Şu an tüm operatörlerimiz diğer müşterilerimize hizmet vermektedir" bahanesini kullanarak bekletirlerken "Bu arada az sonra annenizin kızlık soyadının beşinci ve yedinci harflerini soracağız." falan da desinler, biz de ona göre yapalım hazırlığımızı.

Bak, nasıl da pratik zekalıyım. Hemen buldum bi çözüm.

20100312

Dizi

Türk televizyon tarihinin "4 bölümden sonra yayından kaldırılan programlar" grubuna eklenecek yeni programı açıklıyorum:


Türk Malı adlı dizi.


Show TV'de başlayacakmış. Tavsiye ederim izlemenizi, sonra isteseniz de izleyemezsiniz muhtemelen.

Asparagas

Haiti'ye yardım için kolları sıvayan Haluk Levent, gerçekleştirdiği halk konserinden hiç gelir elde edemeyince hevesi kursağında kaldı.

Paradosetamolx

Sabah yeni uyanmanın verdiği şaşkınlıkla antibiyotik yerine 500 ml parasetamol barındıran grip ilacı içince şaşkınlığım daha da arttı. İlaçların yanına yaklaşmıyorum şimdilik, artan şaşkınlığımla yine yanlış ilaç alıp bi paradoksa sürüklenmemek için.

20100310

Uzay Dikiti

Uzay çağı diyoruz; 3G, netbook, smartphone, pda diyoruz; artık iletişim çok kolay falan diyoruz ya. Hepsine inancım kayboldu bugün, hem de bir anda.

Bizim üretim müdürü, Murat Abi geldi bi ara yanıma. Yurtdışından kutulu halde getirttiğimiz bazı ürünlerin kutularının bir kısmı zarar görmüş, yeni kutulara ihtiyacı varmış.

Şöyle başlattı diyaloğu:


- Ben burda yaptırmayayım kutuları, ilk çıkacak ürün yüklemesinde fazladan biraz kutu isteyebilir misin? İstediklerimin listesi aşağıda var.

- Tamam, sen listeyi mail at, isterim ben yurtdışından.

- Yalnız liste biraz büyük. Üretimdekiler öyle not almış. Bi ara aşağı gelip kendin yazamaz mısın istediğimiz adetleri?



Pek anlam veremedim de, iyi bari dedim. Akşama doğru uğrarım.

"Büyük derken?" sorusunu kendime sorduğumda en mantıklı açıklama olarak dosya boyutunun çok büyük olduğu, mail atarken problem çıkardığı falan geliyordu aklıma.

Az önce, ben aşağı inmeden Murat Abi geldi tekrar. "Al, liste bu" diye. Baktım bi listeye.

Postun ilk cümlesinde bahsettiğim teknolojik cihazlar var ya. Unutun onları. Bırakın onları, benim 80 gram A4 kağıt teknolojisine bile inancım kalmadı listeyi görünce.

Bilgisayarda bi word/excel dosyasına aktarmayı çoktan geçtim. A4'e elle yazmayı da geçtim. Papirüse yazsalar daha kullanışlı olurdu liste, yemin ederim. En azından katlayıp cebimde falan taşıyabilirdim.

Fotoğrafta da görüyorsunuz zaten. Liste bu. Gazoz kutusunu da özellikle yanına koydum ki ebatları hakkında daha net bir bilginiz olsun. Eserimiz yaklaşık 6 kola kutusu yüksekliğinde. (kendimi öylesine adapte ettim ki metrik sistem, imperial sistem falan da kullanmıyorum artık) Hem kuzey hem güney yüzlerinde çeşitli yazılar mevcut. Yer yer belli belirsiz rünik süslerle de görsel açıdan zenginleştirilmiş, fotoğrafta farkedilmiyor onlar.

Liste demek yanlış olur aslında. Bir anıt bu adeta. Bir dikit, yüzyılların yorgunluğunu üzerinde barındıran bir abide sanki.

Nasıl desem, Sultanahmet'teki dikilitaşın yanına bunu da koysan, vallahi sırıtmaz. Turistler bununla da fotoğraf çektirir. Japon turistler sağlamlığına, Fransız turistler estetiğine hayran kalır falan.

Ben bu listeyi bahçede, toprağın altında falan bulmuş olsam, "Oha, Orhun Yazıtları'nın dördüncüsünü buldum. Hem de Kayışdağı'nda!" diye naralar ata ata ilgili kamu kuruluşlarını arardım.

Neyse ki ben bulmadım, Murat Abi getirdi de listeyi; içimdeki Indiana Jones açığa çıkmadı.












AVM

Karar verdim, alışveriş merkezlerinin -varsa- en güzel yanı kapalı otoparka sahip olmaları, içlerinde bulunan sinema salonlarının temiz olması falan değil.

En iyi yan; Bershka, Stradivarius ve Pull and Bear üçlüsünün birbirlerine çok yakın konumlandırılmış olmaları kesinlikle.

Birinden çıkıp diğerine girerken, sonra o son çıktığınıza geri dönerken tüm kompleksi yürümeniz gerekmiyor en azından. Gerçi her alışveriş merkezinde de böyle mi emin değilim. Ama benim gözlemlerim bu yönde. Zaten yanlış bilmiyorsam aynı grubun elemanları bu üçü.

Bana kalsa yollarını bilmem de, sevdicek sağolsun işte.

Ah, bi de Mango ile Zara da bu üçünün yamacına yerleşse, bu beşli yan yana dizilip Voltran oluştursa.





Ha, yan yana olmasalar nolurdu? Seve seve yürürdük alışveriş merkezini boydan boya. Orası ayrı.

20100303

Yaşlı Kelebek

Dünyanın en yaşlı kelebeği olarak Guinness Rekorlar Kitabı'na girmeye hak kazanan 2 günlük Sevgi Kelebek, uzun yaşamın sırrını açıkladı.

Muhabirimizle yaptığı röportajda hala dinç olduğu gözlerden kaçmayan Sevgi Kelebek "Ne kanatlarımda, ne eklemlerimde bir sorun var. Hafızam da gayet yerinde. Doğduğum günü hatırlıyorum, sanki daha dün gibi" diyerek kendisinin yarı yaşındaki kelebeklere adeta taş çıkarttı.

Uzun ömrünün sırrını "Sağlığım için her gün bir diş sarımsak yiyorum. Biraz koku yapıyor ama sağlık hepsinden önemli" cümleleriyle özetleyen kebelebek, gençlere de aynını yapmalarını tembihledi.

20100227

Papia

Yeni faciamız da papia reklamları.

önceki reklamlarını hatırlıyorum, pek tutunamamış bi manken/oyuncu/herneyse kızımız "küçük hataları görmezden gelirim, ama abartırsan siler atarım" gibisinden bi cümleyle boy gösteriyordu.

Hadi dedim tamam, piyasaya yeni girmişler (üşenmedim araştırdım, 2006'da). Böyle bi reklam normal onlar için.

Yalnız son reklamı hakikaten komik. Hatun kişi "Ben en iyisini isterim" diye kağıt ruloları üzerine tırmanıyor.

Arkadaşım hasta mısın. Alt tarafı kıçını sildiğin tuvalet kağıdı. En iyisi için tepelere tırmanmaya ne gerek var? Onaltılı pakette en fazla beş lira fark vardır en iyisiyle en kötüsü arasında. En iyisini almak için niye o kadar kasıyorsun, vereyim ben sana beş lira. Gerçek bak. Yorma kendini.

Zaten bu markayla hiç anlaşamayacağım ilk reklamlarına 3 slogan sığdırma çabalarından belliydi. "Reklam veriyoruz, ne kadar abanabilirsek abanalım" düşüncesi galiba. Hiç bir bilgim yok bu piyasayla ilgili, ama aklım var çok şükür. Bi reklama o kadar slogan atılır mı yahu?

Bak şimdi aklıma geldi, bunların ilk reklamı bu değil sanırım. Sarışın rallici hanım kızımızın pembe Corvette aracıyla ruloları devirdiği bi reklam daha vardı.

20100224

Balık

Biraz aykırı olun

Ne bileyim, akvaryumda rakı olmayı deneyin.

Yaşasın Minimalizm

Minimalizmin bana ifade ettiklerini zaten şurda anlatmıştım.

Bu akımının çıkış noktasıyla ilgili bilinen tüm gerçekleri yok sayacak bir teorim var artık.

Minimalizmin kaynağı kesinlikle bi kedi olmalı. Rufus gibi bi kedi.

Daha önce de bahsetmiştim galiba, "Ben odamın çok düzenli olmasını sevmem, biraz kaos olsun" savunmasıyla dağınıklılığıma kılıf bulurdum hep. Ne güzel olur öyle, masam bomboş durmaz; kitaplıkta, raflarda alakasız şeyler barınır. Fotoğraf çekerken kullanırım diye aldığım mum, sim, lolipop, cıvata, conta, mermer gibi bir çok obje kendine oralarda yer bulur.

Bi ara öyleydi en azından.

Birce deli olurdu mesela odamın bu haline, "odanda her şey üzerime üzerime geliyor" derdi. Evimde kalmak yerime bir yatak, bir dolap ve bir aynadan mütevellit otel odasında kalmayı teklif etmesi de bu sebeptendi.

Gel gelelim, Birce'nin bana yaptıramadığını bir kedi yaptırdı arkadaş, var mı ötesi?

Şöyle ki, Rufus beni masum tavırlarıyla kandırıp evimizin içinde kendine yer bulduktan kısa bir süre sonra büyüyüp serpilmeye, serpildikçe de bulduğu her deliğe girip çıkmaya başladı.

Önce masa, komidin gibi yer seviyesine nispeten daha yakın ve Rufus tarafından ulaşılabilecek mecralar problem oldu. Rufus çünkü, yer seviyesinin üzerinde bir şey görmeye dayanamıyor. Görürse hemen minik patileriyle aşağı itip yer seviyesine getiriyor söz konusu objeyi. Eşitlikten yana kendisi. Sosyalist bir kedi.

Bu probleme pratik bir çözüm getirerek bir kısım eşyayı kitaplığımın çeşitli yerlerine -mümkün olduğunca yükseğe- itinayla yerleştirdim. Birazını da çok sevdiğim rafıma dizdim. Sonra gittim, Ikea'dan çeşitli kutular aldım. Ortalıktaki ıvır zıvırın kalan kısmını kutulara tıkıştırdım Rufus'tan uzak tutma düşüncesiyle. Kutuları da kutulara koymadığım bir kaç ıvır zıvırla beraber dolabımın üzerine istifledim, oh mis.

Rufus kitaplığa, rafa ya da dolaba tırmanabilecek değildi sonuçta. (Sen öyle san Buro)



Üç ay falan kısmen rahat iyi geçti. Hem Birce oda görece sakinleştiği için sevindi; Rufus ortalıkta dolu kül tablası, çekirdek kasesi falan unutmadığım sürece ortalığı çok fazla dağıtamadı. Çareyi ellerime, ayaklarıma saldırmakta buldu.

Bu süre zarfında Rufus salona girmesin diye koridordan salona açılan kapıyı Rufus koridor tarafında diye düşünerek kapadıktan sonra Rufus'u salonda bulmamla birkaç kez yaşadığım "Lan, bu kedi kapının altından mı geçiyor?" paranoyası falan var ama onlar önemsiz şeyler.

Neyse işte. Rahat dönemler bitti. Rufus'un son bir haftadır moda haline getirdiği aksiyonu rafa ve dolaba tırmanmak. Tırmanmakla kalmayıp orda bulduğu zımbırtıları aşağı itelemek. Üstelik çok değil, 3 ay önce fotoğraf çekmek için kendisini yerleştirdiğim o rafta korkudan öyle hareketsiz duruyordu ki, bıraksam 5 gün orda kalırdı.

Salak kedi, benim kül tablam ve ezel izlerken kullandığım çekirdek kitim (bi çekirdek dolu kase, bi de kabuklarla dolu kase) için en güvenli yer o rafın üzeriydi, şimdi nerde saklayayım ben onları? Kapalı dolapta, çekmecede saklayayım desem iki aya kalmaz onları açmayı da öğrenirsin sen. Kasa mı yaptırayım lan sırf bu ıvır zıvırı saklamak için?

Burda bi an Rufus'un steteskopla kasanın şifresini çözmeyi denediği bi sahne geldi gözümün önüne. Bu fikirden de vazgeçtim.

Bi de bi haftadır ayrı bi asabileşti. 2-3 haftadır ben uyumak üzere yattığımda ve uyanıp kalkmadan önce yatakta debelendiğim süre zarfında patisiyle alnımı tokatlayıp kaçıyor, bu oyunu bana nisbeten sevimli geliyordu.

Ama dün gece uyumak için yattığımda resmen dayak yedim arkadaş ya. Resmen seri tokatlar yedim alnıma. Patileri gözüme girmesin diye gözümü kapadığım için göremedim, ama çift pati bile dalmış olabilir. Hatta kedilerde dört pati var lan, kesin dört pati dalmıştır. Ciddi manada korktum dün akşam, kedi beni deşecek diye.


Çok uzattım.



Sonuç olarak, canıma tak etti arkadaşım. Odada ıncık gıncık ne varsa satıp savıcam, bi masa, bi yatak, 2 de dolap bırakıcam içerde. Hatta yıllardır "Evde oyun oynuyorum, laptop kaldırmaz" diye devam ettirdiğim desktop kullanma inadımdan da vazgeçip bi laptop almak bile geçti aklımdan. Ama Rufus'un patileriyle laptop'ı yere düşürme ihtimalini düşününce vazgeçtim.

Ortalıkta hiçbir şey bulundurmayacağım, minimalist olacağım.

İşte minimalizm kesin kedisinin teröründen yılmış bir insan tarafından uygulanmaya başladı ilk. Sonra da "aaa ne güzelmiş, Tv üzeri dantel örtü falan çok banal zaten" diye düşünen insanlarca da yayıldı tüm dünyaya.

Minimalizm şimdiye kadar kimsenin aklına gelmemiş olsa Rufus yüzünden benim aklıma gelirdi, bundan da eminim.



Ne diyorduk,


Yaşasın minimalizm.


Yaşasın Rufus terörüne karşı Buro - Minimalizm dayanışması.














20100223

Hedef

"Ben önce hedefime bi bakarım, hedefi çözümleyip hedefle aramdaki en kısa yolu analiz ederim. Sonra hedefe ulaşırım"



diye anlatıyordu yemek yerken karşısındaki arkadaşına, bizim depocu arkadaşlardan biri.



"Vay anasını, helal olsun" diye geçirdim aklımdan bu cümleyi duyar duymaz.



Sonra anlatmaya devam etti arkadaş...



Kız kaçırmaktan bahsediyormuş.

20100222

Başvuru

Bir yere iş başvurusu falan yaparken şöyle bir ön yazı yazarsanız bence kafadan elenirsiniz.



"If it becomes pozitif I'll be proud and happy dou to work with you"



Dalga geçmek falan değil niyetim. Madem bilmiyorsun, kasma arkadaşım.

20100220

İçecek

İlkokul yıllarında içeceklerin insanlarla bi alıp veremediği olduğunu düşünürdüm.

Kendi hallerine bırakıldığında kahve, çay gibi genelde sıcak içilmesi tercih edilen içeceklerin soğumasını; cola, limonta gibi soğuk içilmesi tercih edilen içeceklerin ise sıcaklaşmasını buna bağlardım.

Termoslarsa insanlarla içecekler arasındaki amansız çekişmede hem zekaları (sıcakla soğuğu nasıl ayırt edebilirdi ki başka?) hem de heybetleriyle en büyük müttefikimizdi benim gözümde.

Ama ne yazık ki o savaşçı yapılarının altına çok narin bir ruh yatardı, hala öyleler mi bilmem ama teknolojileri gereği bir kere düşürsen hemen kırılırlardı. O yüzden en büyük küçüklük korkularımdan biriydi bi termosu yere düşürmek. Böylesine onurlu bir savaşçının ruhunu incitmek istemezdim çünkü.

Sonra büyüdüm; fizik, kimya falan gördüm de anladım olayın aslını.

20100218

müteahhit

- Neden müteahhitler genelde Karadenizli'dir?

- Karadeniz'de temel çok. Temel atma sıkıntısı çekmezler.

meyil

Ben bildim bileli Feridun Düzağaç orjinal albüm isimleri bulmak için kendini zorlar da, bu sefer biraz fazla abartmış, çok ıkınmış az önce sözlükte gördüğüm şu albüm ismi doğruysa;


Meyil adresim sensin.


Hadi İsmail YeniKaramürsel böyle bir isim bulsa anlarım. Kendim bulsam bile anlarım lakin ben bile bu kadar harf oyunu yapmıyorum abicim be. Benim ocakbaşı muhabbeti daha keyifli yeminle.

İlan

İK departmanı olmayan şirketimizde iki cümleyi bi araya getirebilen bir saf olduğum için kariyer.net gibi platformlara verilmesi gereken iş ilanları da bana kitleniyor.

Verdiğim ilanlardan birine gelen başvurulara bi baktım da, "Yabancı Dil" (evet bold yazılmış) kısmına "Türkçe" yazıp seviyesini de "Okuma-10, yazma-10, konuşma-10" şeklinde belirten insanlar var.

Nereli olduğuna bakıyorsun, Çorumlu, Zonguldaklı falan. Türk yani.


Varsan baksan bu insanlar 10 verdiği Türkçe'leriyle iki lafı bir araya getiremiyorlardır kesin.

20100217

Yazar Kasa Dinlenme Tesisleri

Markette geçirilen zamanın en sıkıcı kısmı şüphesiz kasadaki bekleme aşaması. Bir de bazen öyle tipler denk geliyor ki ulaşmak için beklediğin sırada önüne düşmüş olan, insanın nezaketini sınıyorlar resmen.

Teyzecim, görevli aldıklarını kasadan geçirirken tek tek kontrol etmene gerek yok, kasiyer tabiatı gereği önünde bulduğu herşeyin barkodunu okutuyor kasaya. Ha okutmadan mı geçirdi, müesseseden olur o da, daha ne istiyorsun.

Ama olmaz, cüzdanını çıkarmak için illa ki kasiyerin "şu kadar lira" demesini bekleyecek teyze. Sonra cüzdanından kredi kartını ya da banknotlarını çıkaracak. Aldıklarını poşete tıkıştırmaya başlamak için de illa ki kredi kartını geri almayı bekleyecek. Arada kasa çevresinde duran ürünleri işaret ederek fiyat sorgusu da yapabilir kasiyerle, hiç sorun yok bekleriz biz.

Zaten genel itibariyle çevremdekilere saygılı olduğumu düşünürüm, ama kasada ödeme sırasında daha bi dikkat ederim arkamdaki zaten beklemekten bezmiş insanları daha da fazla bekletmemek için. Ürün geçer geçmez poşete tıkıştırmaya başlarım, kasiyer "şu kadar lira" demeden önce poşetleme işlemini bitip elimde cüzdanla hazır bekliyor olmaya gayret ederim.

Başbakanın "bakkallar başının çaresine baksın, ne bilim 3-4 bakkal birleşip markete girsin, gelecek bayramda da ineğe girerler" temalı sözlerinden sonra yaşayacağımız işkence bundan da beter olur muhtemelen.

Çünkü bakkaldan upgrade edilmiş marketlerde durum daha da kötü. o tip marketlerde ne kasa kuyruğu var, ne kasadaki -muhtemelen market ortağı- insanın insanları bekletmemek gibi bi derdi. Önünde son teknoloji yazar kasa, hala kafasını kaşıyarak hesap yapmaya çalışıyor bakkaldan kalma alışkanlıkla.

*O cümle burdaydı

Haftaiçi

Dün akşama doğru Soner aradı, "Bostancı'da işim var, size de uğrayayım" dedi. İyi, dedim.

Geldi, muhabbet esnasında evden işe, işten eve gidip gelmek dışında pek bir şey yapamıyor olmasından yakındı haklı olarak. Kendisi bizi yıllardır tanıyor olmasına rağmen hala über bir sosyal hayatımız olduğunu düşünüyor sanırım.

Yemek yedik, muhabbet ederken Erman bi yandan internette bilardo oynuyordu, ben zap yaparken rasladığım yeni yarışma programının cumartesi yetenek sizsiniz, pazar wipe-out, pazartesi ezel şeklinde devam edip salı günü boşa çıkan tv fetişimizin (evet, orta sınıf bir aile gibiyiz) tamamlayıcısı olabileceği düşüncesiyle sevinç nidalarımı iletiyordum.

Sonra Erman uyuklamaya başladı, odasına gönderdik. Daha sonra ben uyuklamaya başlamışım, Soner beni odama gönderdi.

Uyumadan önce şikayet ettiği haline şükrediyordu muhtemelen.

20100215

Adnan

Aşkı Memur'un Adnan'ı Burger king reklamlarında oynayacakmış.

Slogan yine aynı; "Bütün dünya anladı"

20100211

Tuzak

- Köpek yakalamak için ne kullanılır?
- Bobi tuzağı

İlan

Sahibinden alınık, az kullanılmış.

Direk Hat: 666 0 666

buk

İnsanların Facebook, twitter, Friendfeed gibi platformlarda içtiği sudaki mineral miktarını bile yazmasından ziyade hiç de muhabbeti açılmamışken bu platformlara üye olmadığını, evvelden üye olduysa da hesabını kapattığını falan anlatıp durması rahatsız ediyor beni, onu farkettim.

Bu muhabbeti yapan insanlar muhabbetin başka bir yerinde de televizyon izlemediklerini sıkıştırırlar zaten araya.



Nasıl listende 700 arkadaş barındırmak marifet değilse, Facebook kullanmamak da bir erdem değil canlarım. Prim yapmıyor artık.

20100210

Cat





I became a cat for a second

Kaza

Ara sokaktan işlek caddeye fırladı avaz avaz bağıran sirenleriyle bir polis arabası. Sokak görece alçakta kaldığı için caddeye çıktığı an tekerleri yerden kesildi, yere indikten bir kaç saniye sonra ise caddede tüm hızıyla ilerleyen kamyona çarptı.

Olmadı tabi böyle bir şey. Oldu da ben abarttım fazlasıyla, neden böyle amerikan filmi havasıyla anlattım bilmem.

İşlek bir caddede yavaşça ilerleyen trafikte bir polis arabasının sağ taraftaki dar sokaktan çıkıp caddeyi keserek sol taraftaki sokağa girmek için sirenlerini çalıştırıp hamle yapması, sağ şeritteki arabayla orta şeritteki benim durarak yol vermem ama sol şeritten kaptırıp gelen arabanın (kamyon falan değil) sireni ve dolayısıyla polis arabasını farketmediği için durmayarak polis arabasıyla öpüşmesinden ibaret aslında olay. Araçlar 2 metre önümde çarpışınca bi gaza geldim galiba.

20100209

Turist

Sultanahmet'te Fotoğraf Çekemeyen Japon Turist İntihar Etti

Ülkemizi ziyarete gelen Japon turist Hiroşima Nagazaki'nin tatili bir kabusa dönüştü.

Katıldığı Sultanahmet turu esnasında fotoğraf makinesini otelde unuttuğunu farkeden Nagazaki, başka bir fotoğraf makinesi bulabilmek için kendini adeta paraladı. "Nolur ver 2 poz da ben çekeyim" yakarışları fotoğraf çekerken transa geçen kafiledeki diğer Japon turistler tarafından dikkate alınmayan Nagazaki, çaresiz kalınca "Onurlu yaşayamadım, öyleyse onurlu ölürüm" diye bağırarak yanındaki Japon'un boynundan kaptığı fotoğraf makinesinin flaşını gözüne gözüne patlatmak suretiyle çevredekilerin şaşkın bakışları eşliğinde intihar teşebbüsünde bulundu.

Hemen en yakın fotoğraf stüdyosuna kaldırılan Nagazaki'ye "Gözü kamaşmış" teşhisi konuldu. Yetkililer hastanın hayati tehlikesinin bulunmadığını, karanlık odada banyo yapıldıktan sonra taburcu edileceğini söylediler.

Konuyla ilgili görüşlerini aldığımız kafiledeki başka bir Japon turist; "Bir yere gidip fotoğraf çekemeden dönmek bizler için çok utanç verici bir durumdur. Hele bir de yurt dışına gidip gelmişsek. Böyle insanlara kız bile vermezler bizim orda. Bu yüzden böyle bir utanç yaşayan insanlar gözlerine flaş patlatarak modern harakiri yaparlar" şeklinde konuştu.

20100208

Stop Chasing Shadows



the night that you got locked in was the time to decide

Bilmez Ki

Bilmez ki ben onu ne kadar severim.

Bilmez ki onun gözünde ne kadar yaramaz görünsem de her sabah ondan önce uyanıp o uyanana kadar onu izler, akşam eve dönüş saati yaklaştığında kapının arkasında onun yolunu gözlerim.

Bilmez ki masada duran selpağı parçalamam, ortada unutulan kül tablasındaki izmaritleri dışarı çıkarıp onlarla oynamam hep yalnızlığımdandır.

Bilmez ki her fırsatta bir yerlerini ısırmam hırsımdan değil, kaşınan dişlerimdendir. Belki de değildir, alışkanlıktandır. Bunu ben de bilmem ki.

Bilmez ki bana aldığı afilli yatakta yatmamamın sebebi, onun yatağında onunla uyumaktan daha çok keyif alıyor olmamdır.

Bilmez ki ben onu ne kadar severim.


Nasıl sevmem ki.


Olmazdı ki sıcak bir yuvam, o beni yolda bulduğunda evine kabul etmeseydi.

Böyle sağlıklı olmazdım ki, ben yemek yiyemiyorken elinde biberonla peşimden koşturmasaydı.

Güzel bir ismim olmazdı, sevgilisi onun için düşünüp bana en yakışanı bulmasaydı.


Bilmez ki, benim tek arkadaşımdır o.

Rüsgar (Evet s ile)

Koca bir çınar esen sert rüzgarlar karşısında dimdik ayakta durabiliyorken bir fidanın eğilip bükülmesi, fidanın zayıflığından değildir.

Fidan eğilip bükülür, çünkü bilir ki o asırlık çınar gibi dik durmaya çalışsa kırıp geçecektir rüzgar kendisini.

Teknenin yelkeni gergin kalmaz rüzgar karşısında. Bilir çünkü, beş yıldızlı otel odasında serili duran çarşaf kadar gergin durmaya çalışırsa rüzgar yırtıp geçer onu.

Gelen rüzgarla kendini biraz gevşetir, rüzgarı içine alıp yumuşatır. Hala yeterince yumuşamadıysa rüzgar, yelkenin üzerinde minik delikler açılır. Açılır ki rüzgar o deliklerden süzülüp gidebilsin.

O minik delikler engeller yelkenin yırtılmasını. Kurtarır yelkenin hayatını.

Hayatta herşeyin her zaman, hatta çoğu zaman, yolunda gitmemesi normaldir. Önemli olan, hiç beklemediğin bir anda olsa bile, karşına çıkan zorluklara nasıl/ne kadar direneceğine karar vermektir.

Her zorluk karşısında dimdik ayakta kalmamalı insan. Bazen zorluğu kabullenmeli. Onu aşabilmek için tek başına çabalamamalı. Biraz eğilip bükülmeli zorluk gidene kadar.

Çok umursamamalı. Biraz gevşetmeli kendini, zorlukları tüm şiddetiyle karşılamak yerine onları azıcık olsun hafifletebilmek için.

Kalbinde açmak zorunda kalacağı minik delikleri kabullenmeli o delikler canını acıtacak olsa da. Biraz zaman tanımalı, oluruna bırakmalı. Onları onarmaya uğraşmamalı rüzgar hala tüm şiddetiyle eserken. Bilmeli ki o delikler önleyecek canının daha fazla yanmasını.

Bilmeli o delikler olmazsa kalbinin hepten paramparça olacağını.

Rüzgar durulduğunda, kalp zaten onaracak kendini, kapatacak delikleri.

20100205

Yaş










Yaşlanıyoruz resmen yahu. Rufus bile ne hale gelmiş üç ayda.

20100203

Bazen

Bazen bıkar insan.



Köşeyi döndüğünde onu neyin beklediğini düşünmekten, ağzından çıkan laflar yanlış anlaşılmasın diye onları süzmekten, -süzemeyip üzülmekten-, kar yağarken eve nasıl gideceğini düşünmekten. Trafikte şerit değiştirirken aynayı kontrol etmekten, planladığı işler zamanında gerçekleşsin diye çabalamaktan, hayatta sağdan-soldan-yukarıdan-aşağıdan alacağı darbeleri kestirmeye çalışıp o darbeleri hafifletmek için kendince önlemler almaktan.



Her an bir aksilik çıkabileceğini düşünmekten, canı hiç istemediği halde erken yatmaktan, daha da kötüsü erken kalkmaktan, kediye mama alması gerektiğini kendine hatırlatmaktan, takdir edilmemekten, güvenip kazık yemekten, kazık yememek için güvenmemekten, her an tetikte olmaktan, bahane bulmaktan, kendini savunmaktan, anlayış göstermekten, şimdi çok güzelken elbet bir gün bozulacak olmasından, omzuna binen yüklerden ve bu yüklerden şikayet etmemekten, üçüncü tekil şahıs kullanmaktan.



Bazen bıkar büyük adam olmaktan.



Çocuk olmak ister. Naz yapmayı, plan yapmamayı, gece sabaha kadar oyun oynayıp gündüz bütün gün miskinlik yapmayı, benzinin bitmemesini, trafiğin olmamasını, üzülmemeyi, yazarken cümlelerini tekrar kontrol etmemeyi, sessiz kalmayı/sessizde kalmayı, sarılmayı, birilerinin hayatında önemli olduğunu hissetmeyi, kırgınlıklarının geçivermesini, kırılmamayı, gereksiz kırgınlıklarının hoş görülmesini, bir şeylerin bitmemesini, başka şeylerin başlamamasını, telefonu kapatıp atmayı, otun bokun kendisine sorulmamasını, en beklemediği an en beklemediği şeylerle karşılaşmamayı, akışına bıraktığı şeylerin istediği gibi gitmesini, çabalamamayı, anlamlı cümleler yazmamayı, yük olmamayı, tişörtle gezip üşümemeyi, ne zaman istese saçlarında gezinecek bir elin olduğunu bilmeyi, yalnız hissetmemeyi, geleceği düşünmemeyi, üzmemeyi, takdir edilmeyi, güzel şeyler duymayı, mutlu haberler almayı, yanlış yapmamayı, yaptıklarının da gözüne sokulmamasını, mızmızlanmayı, hatta bazen utanmadan ağlamayı, birinci tekil şahıs kullanabilmeyi ister.



Yürüyüp gitmek ister, kendini bırakmak ister.

20100201

Tiraj

Yeteri kadar komik olmadığı için çok satmayan mizah derkisine ne denir?

Tirajı komik.

Göbek

Cumartesi akşamı sinemaya gidelim dedik Kanyon'da. Planımızda Sherlock Holmes vardı ancak bize en yakın seansta en ön sıra dışında yer olmayınca vazgeçtik. Ejder Kapanı olsun bari, diye düşündük. Onun seansı için de salonda beş kişinin yan yana oturabileceği bir yer bulamadık. Mecburen 2+2+1 formasyonuyla çıktık salona. Soner kalede durdu, Güven ve Utku defansta. Erman ve ben de orta sahada. Forvetimiz yoktu. Neyse ki halı sahada değildik, yoksa hiç gol atamazdık muhtemelen.

Neyse zaten asıl olay o değil. Film cumartesi gecesi için birazcık ağır olduğu için film arasında sigara içmeye yeltendik Erman ve ben. Gerçi film ağır olmasa da sigara içerdik kesin.

Dışarı çıkmak için yürüyen merdivenlerden inerken bi baktım, Soner de arkamızdaymış. Sonerin bi basamak arkasında da bi adam var, ben sanıyorum ki Utku. Yükselti farkından göbek hizasını görüyorum baktığımda. Sonerle konuşurken bi ara gözüm göbeğine takıldı Utku'nun. Biraz göbek yapmış, diye geçirdim içimden ve göbeğini sıktırmak üzere hamle yaptım. Elim tam göbeğe ulaşmak üzereydi ki kafamı kaldırıp Utku'nun yüzüne bakma ihtiyacı hissettim.

Acı gerçekle yüzleştim o an. Utku değildi göbeğine hamle yaptığım. Alakasız bir adamdı. Adam da göbeğine uzanan bir el farkedince o elin sahibine bakmak istedi haklı olarak, ve biz adamla göz göze geldik.

Neyse ki elimi göbeğe ulaşmadan durdurabildim. İki saniye falan anlamsızca havada kaldı elim ama tanımadığım bir adamın göbeğini mıncıklamaktan iyi bir şey tabi bu.

Yaptığım salaklığı savunmak için "Pardon, arkadaşım sandım da bir an sizi" dedim. "Önemli değil" dedi adam da şaşkın bi gülümsemeyle. Hadi bu neyse, insanlık hali. Ama salaklık bende işte, orda kes di mi muhabbeti. Kesmedim tabi, "Sıçtım, bi de sıvayayım" tekniğinin kitaplara geçecek bir örneğini sergileyip adama "Arkadaşa tam da amma göbek yapmışsın oğlum diyecektim, eki eki" dedim.

Adamın suratı değişti biraz, ve ben yaptığım salaklığı farkettim. O cümlemden sonra zaman geçmedi, yürüyen merdiven aşağı inmek bilmedi. Bozulan yürüyen merdivende mahsur kalan Temel gibi hissettim kendimi. Soner ve Erman patlayarak gülerken ben hiç bir şey yapamadım.

Neyse ki filmden önce bir spor salonunun reklamı vardı. Adam filmden çıkar çıkmaz o salona kaydolmuştur muhtemelen.

Genç Celebrity

2 haftadır yönetmenliğini sınıf öğretmeninin yaptığı, başrollerde sınıf başkanı ve yardımcısı iki kızı, yardımcı rolde ise Atalay'ı izleyebileceğimiz "Sınıfbaşkanı ve yardımcısı" konulu video dolaşıyor ya ortalıkta.

Cuma akşamı da Beyazıt Öztürk insanı bu iki çocuğu programına çıkarıp gevrek gevrek gülmek suretiyle rating malzemesi yaptı bir güzel.

Tamam, zaten çocukların videosu binlerce insan tarafından izlenmiş olabilir. Çocuklar zaten büyük bir kitle tarafından tanınıyor hale gelmiş olabilir ama sırf iki rating kapacağım diye gece yarısı o çocukları programa çıkarmak niye? Farkında değil mi küçücük çocukların omzuna yüklediği yükün?

Hele çocukların kısa boylu olanı nasıl da müsait program program gezdirilip rating malzemesi yapılmaya.

Bir yerde de kızların birinin babasına soruyorlardı, "büyüyünce ne olmasını istersiniz?" diye. "Başbakan olsun kızım" dedi adam da.


Abicim, kızın bu yaşta celebrity oldu, haberin yok.

** son cümle burdaydı""

20100130

Kaymak

Dr. Oetkar reklamlarında "ne zamandan beri evde kaymak yapılabiliyor?" sorusunu suran şaşkın kıza seslenmek istiyorum.

Kızım, "bu maya nası kabarıyooo?" gibi sorular sorduğunu göz önüne alarak mutfakla ilgili bir insan olduğu çıkarımını yaptım. Peki sütü (bildiğin süt hani) kaynatınca üzerinde oluşan beyaz tabakanın ne olduğunu hiç merak etmedin mi sen? "Bu beyaz şey neee? Iyyy?" diye sormadın mı hiç annene ya da babana.

"O sütün posası kızım" falan mı dediler sana?

Kaymak o işte kaymak! Yapılabiliyor evde gayet. Evde yapılmayanı da genelde köylerde yapılıyor zaten, evdekinden biraz daha ilkel şartlarda. Kaymak sentetik bi yiyecek falan değil yani.


İmza: Pratisyen Dr. Oetkar

Gaz

B: Napıyorsun?

B: Eurosport'ta snooker şampiyonası var. Onu izledik, gaza geldik. Erman'la snooker oynuyoruz internette.

B: Siz Eurosport'ta ne izleseniz gaza geliyorsunuz zaten. Geçen ay da dart turnuvalarını izlediniz, gittiniz dart tahtası aldınız eve.

B: Evet, Eurosport'ta kayakla atlama yarışmalarına falan rastlamaktan korkuyorum zaten. Gaza gelip kayaklarla 13. kattan atlamam an meselesi olur.

20100127

Come All You Lost











This is love, this is porn

20100126

Felaket Tellalı

Sigara alırken markette benden başka 3-4 müşteri daha vardı bugün. İçlerinden bir tanesi "hava da çok soğudu, ama bu daha bir şey değil, -15 dereceyi görecekmişiz bu hafta" diye konuşuyordu. Ama o eksi -15 dereceyi görecek olma durumunu nasıl keyifle anlatıyordu anlatamam ben burda.

Bre gafil, ne diye keyifleniyorsun -15 göreceğimiz için? Hoşuna mı gidecek milletin karda kışta "aman kaseyi yarmayayım" düşüncesiyle seke seke yürüdüğünü görmek? Etrafta kardan adam misali her tarafı kar tabakasıyla kaplı yüzlerce insanı yürümekten ziyade kayarak ilerlerken görmek bi görsel şölen mi olacak senin için? Öyleyse sen artistik patinaj şampiyonalarını da hiç kaçırmıyorsundur Eurosport'ta.

Hadi tahmini sen yapsan anlarım, "bak nasıl da doğru tahmin etmişim" diye sevinebilirsin o zaman. Devlet meteoroloji işleri müdürü senin oğlun da tahmini çıkınca gurur mu duyacaksın bilemedim ki.

Ya da ne bileyim, market sahibi "Himmet abi hava eksi 15 derece olacakmış dedi, yarın içlik giyeyim" diye tedbir alacak mı sanıyorsun senin lafında? Onlarca tv kanalı dururken senin lafını mı dinlesin adam?

Aslında her yerde var bu tip adamlar. Kaza olur, "Nerden baksan 2.000 liralık hasar var" diye bitiverirler hemen olay mahalinde. Bence iş makinelerini hayranlıkla seyreden insanlarla kesişir hayatları çoğu zaman.

Neyse, adamı pek ipleyen de olmadı zaten. Hava durumu konusundaki erken uyarı cümlesini bitirmesinin hemen ardından "Cüzdanı evde unutmuşum bugün. Yaz bunları, yarın öderim" dedi marketçiye. Kafasını yaptığı işten hiç çevirmeden olur, dedi marketçi de. Devam etti işine. Bizimki ispat gereği duyuyor olacak ki devam etti inatla.

- Ehliyet de cüzdanda kaldı, kimlik de, kartlar da.

Markette kimse onu iplemezken inatla konuşmaya devam etti.

"Bi de bana ekmek arası birşeyler yapıversen" şeklindeki isteğine marketçinin "Şu an hiç müsait değiliz" cevabı bile yıldırmadı adamı.

En son tezgahtarı sıkıştırıyordu yarım ekmek yarım ekmek diye.

20100125

Yukarı - Aşağı

"Yukarı tükürsem bıyık, aşağı tükürsem sakal" diye yakınanlara en güzel hediye: Gillette Mach 3 Turbo.


Kessinler, kurtulsunlar.

20100120

Kardan Adam

Kardan adamla evlen, kar topu gibi bi çocuğun olsun.

20100119

Şeker Atmış Mıydın?

Çayla aramın olmamasının -annemin rivayetine göre ben durumu zar zor kavrayabilecek kadar küçükken meydana gelen Çernobil Faciası'ndan sonra- en büyük sebebi insanların üzerine çay döktüklerinde karşılaştıkları o iğrenç soru bence:

-Şeker atmış mıydın?


Arkadaşım, ülke sınırlarında çay içenler arasında çayı şekersiz içen insan oranının ignore edilebilecek kadar küçük olduğu gerçeğinden yola çıkarsak; "biz çaya şeker atan bir milletiz" genellemesini yapabilirim rahatlıkla. İstatistik bilgim buna izin veriyor.

Aslında soruyu soran da gayet iyi biliyor çaya şeker attığını.

Ama "ulan az önce karşında ince belliye şekeri doldurup çayı şıngırdata şıngırdata karıştırırken karşımda değil miydin? Hadi gözlerin görmüyor diyelim, kaşığı bardağa vurmak suretiyle beste yaptım resmen onu da mı duymadın?" diye de cevap veremiyorsun işte.

Onun niyeti başka. Bu soruyu soran insan garip bir haz duyar bence. "Evet atmıştım" cevabını almayı bekler içten içe. Cevap verene kadar geçen 2 saniyede cevap aldıktan sonra söyleyeceği "aa, leke çıkmaz o zaman. Vah vah, kazağın da yeniymiş" cümlesinin neresinde nasıl vurgu yapacağını kurgular.

En iyi savunma, olayın zaten farkında olup çay lekesine karşı yaşanan mağlubiyeti baştan kabul etmiş gibi davranmaktır bence bu durumda.

-Ayy çay döküldü. Şeker atmış mıydın?
-Evet bacım attım. Ben çayı 8 şekerli içiyorum. Cosla oxi action reklamında gözlerini pörtlete pörtlete konuşan temizlik sapığı kadın bile gelse kurtaramaz artık kazağımı. Kazağımı da Vakko'dan almıştım üstelik. Kaşmir. Bütün para boşa gitti. Mutlu musun?


Hah, şimdi de o hazzı al da göreyim bacım.


- Şeker atmış mıydın?
- Evet, senin çaya da arsenik damlattımdı 2 damlacık. Tırnak diplerin mavileşirse meraklanma, e mi?

20100117

Winston

"2 Paket winstın lütfen"

dediğim kasiyerin "WİNSTON MU?! (büyük i'lere dikkat)" diye sorup evet cevabımı aldıktan sonra "soft mu baks mı?" diye sorması nası da ironik.

"Kutu" diye cevap verecektim de, hadi dedim boşver.

20100112

Gideri Var

Karşı cins mensubunun kendisinde aranan kriterleri belli bir standart sapma aralığında ama kabul edilebilir en düşük değer civarında yakaladığı durumlarda söz konusu insanı tanımlamak için kullanılan kalıp "Gideri var" oluyor genelde.


"Gideri var" nedir abi. Banyonun da gideri var ona bakarsan.

20100111

Rufus'un Günlüğü

Sevgili günlük, bugün 10 Ocak Pazar. Yani az önceye kadar öyleydi. Günümüz şöyle geçti;

- Sabah uyandım. Daha Buro uyanmadan onun gaflete düşüp ortada bırakığı sigaralarını kemirdim.

- Karnım aç olduğu için uyuyan Buro'nun ellerini ve ayaklarını ısırdım biraz. Doymadım ama olsun. Zaten tokken de ısırıyorum.

- Öğleye doğru Buro uyandı. Karnımı doyurdu. Azıcık söylendi nedense. Ben de siniri geçsin diye tekrar ısırdım onu biraz.

- Yemekten sonra kahve kupasının dibine batırdığım patilerimi yalamak suretiyle kahve içtim. Kahve güzel bir şey cidden. Yalnız biraz bağımlılık yapıyor sanırım.

- Öğleden sonra koridorda takıldım. Sanırım Buro onu ısırdığım için ödül olarak yaptı bunu. Dışarda olsam salondaki deri koltuk üzerinde biraz tırmalama antremanı yapacaktım ama olsun, başka zaman yaparım.

- Akşama doğru Buro biraz daha uyudu. Ben de Erman'la takıldım azıcık. Bi ara kum kabımın bulunduğu kapalı balkonda gezerken masanın üzerinde duran vantilatörle ısıtıcıyı devirdim yanlışlıkla. Neyse ki duymadı Buro.

- Akşam onlar TV izlerken ben yine koridorda takıldım. Bi ara Buro sandvic yaptı kendisine. O arada bi fırsatını bulup mutfağa girdim, çöpleri karıştıracaktım ki yakalandım. Çöp ne güzel bir şey, insanlar neden onu dışarı atıyor hiç anlayamıyorum. Bardak dibinde kalan coladan içtim azıcık. Cola da güzel bişi cidden.

- Şimdi de odamdayım (Buro'nun kendi odası sandığı oda) Buro TV izliyor. Ben de masamdayım. Buro'nun cola kalmamış diye söylenerek limonata doldurduğu bardağın dibinde kalan son damlalara patilerimi bandırıp bandırıp yalıyorum.. Limonata da güzelmiş.

20100110

2010

2o1o'a da Rufus'u maymun ederek girdik. Kendisinin böyle de ulvi bir görevi var. Cumhuriyet Bayramı'nda Cumhuriyet kedisi, yılbaşı gecesi yeniyıl kedisi oldu. 23 Nisan'da da koltuğuma oturtmayı planlıyorum bir günlüğüne.


20100104

Ocakbaşı

Dün akşam, yani yılbaşından iki gece sonra:

Birce: Ocakbaşı yok mu ya buralarda?
Buro: Canım, zaten Ocak'ın başındayız ya.

20091230

Office

Ofis çiftçinin kara gün dostuysa,

Office de beyaz yakanın kara gün dostu olabilir pekala.

20091228

Aşk-ı Emekli Memur

Şu dizide Bihlül insanını bi kere olsun ders/sınav derdinde göremedim.

kazık kadar boyuna bakılırsa üniversitede okuyor Bihlül. Paranın haddi ve hesabının olmadığı düşünülürse de bi vakıf üniversitesinde. (Sonradan öğrendim, Fransa'da okuyormuş önce. Sonra Galatasaray üniversitesine başlamış.)

Tamam Bihlül, hayta olabilirsin. tuzun kuru olduğu için akademik kariyer yerine fındık kırma konusunda kariyer yapmayı hedef belirlemiş ve bu hedef doğrultusunda emin adımlarla ilerliyor da olabilirsin. Biz de üniversite okuduk. Biz de ara ara haytalık yapıp dersleri boşladık. Bizimki de vakıf üniversitesiydi, bu yüzden kendimizden çok daha hayta olan, dersleri hiç umursamayan arkadaşlar da gördük okul yıllarında.

Yalnız aramızda dersleri en umursamayan arkadaşlar bile "Hasktir, bu dersten bu sene de çakarsam okuldan atılacağım" benzeri stresler yaşıyordu bazı bazı.

Bi kerecik de bitter aradığında "yarın vizem var, ona çalışmam lazım" de yahu. Çalışmayacaksan da "vizem var ama koy götüne, seninle olmak varken vize de ne" falan de.

Ya da ne bileyim, bir akşam dönemin en çalışkanı pozisyonundaki arkadaşını arayıp yalakalık yap "hacı, yarın ödev teslimi varmış, sabah erken gel de senden çekeyim olmaz mı" diye sor.

Bi kerecik de eve elinde bölümün en güzel not tutan ama notlarını kimseye vermeyen kızının defterinden çektirdiğin fotokopilerle gel. Hem bak Bitter'i de kıskandırırsın "notlarını kimseye vermez ama ben cazibemi kullanıp aldım" falan diyerek.

Hayır o kadar mı zekisin de dersi derste anlıyorsun bilemedim ki.