20090530

x y olup

"olup" kelimesinin bağlaç olarak kullanıldığı cümlelerin %95 gibi bi oranla anlatım bozukluğu içerdiğini söyleyebilirim.

Bir de 2 cümleyi bu şekilde bağlayan insan/kurum/dükkan anında kalitesiz bir varlık imajı çiziyor gözümde. Ne bileyim pastaneyse mesela, gidip ordan pasta almıyorum bi daha falan.

Örnek verelim,

Pastalarımızın hepsine ayçiçek yağı kullanılmış olup gayet lezzetlidir.



Gerçi pastada zaten ayçiçek yağı kullanılmaz herhalde.

20090526

Forward Mail

İşle ilgili olanları konu dışı bırakırsam;

forward maillerin en sevmediğim tarafı, konu kısmında mailin forward mail olduğunu belirtmek için duran "Fwd:", "İlt:", vs ifadeleri.

Karikatür, fıkra vs forwardlıyorsun tamam da, bari o ibareyi sil.

Ard arda dizilen Fwd harflerinin çok çirkin görünüyor olmasından ziyade, mail üzerinde birazcık emek harcamış olmak, sana geleni aynen bir başkasına yollamamış olmak için.

Crowd

Evet, bence de fotoğrafı siyah beyaz çekmek işi çok daha kolay hale getiriyor.



Siyah beyaz çekenlere de saygısızlık olmasın tabi.

Kahvaltı

Sabah sabah kahvaltı niyetine yarım ekmek arası nutell yemek.

Akşama çıkabilecek miyim bakalım.

20090520

Astronot

Vefalı astronot, bir problemi olmadığında da Houston'u arayandır.


"Houston, nasılsın abi?"

20090519

Karma

Gölge,
Ankara,
Karma Police,
Loser Cam Kenarı,
2001-2004,
Erdem,
Raindog,
Çetin,
Karma çavuş.






for a minute there, I lost myself. I lost myself

Ayran

Bu postu resmi tatillerin çoğunda çalışmak zorunda olduğumu inatla kavrayamayıp bugün için beni önce adalara, sonra da salı pazarına davet eden Yeşim insanına armağan etmek isterim.






Galetanın Esrarı

Pazartesi sabahı şirkete geldiğimde masamın üzerinde keyif çatan, aşağıda da görebileceğiniz 3 adet galetayla karşılaştım. Cumartesi şirketten çıkarken o galetaların orda olmadığından emin olacak kadar şuurum yerinde çok şükür. Ayrıca aylardır da galeta falan yememiştim (düne kadar.)

Muhtemelen cumartesi şirketten "hadi gidiyorum, çarşambaya kadar da gelmem" diyerek çıktığımı duyan insanların biri geldi, masamda tıkınıp gitti. Çarşambaya kadar gelmeyeceğimi hesapladıklarından kaldırma gereği de duymadı suç aleti galetaları. Ama masamda kırıntı falan yok hiç. Sanırım bir profesyonelle karşı karşıyayız, hiç iz bırakmamış. Gerçi galetaları bırakıp gitmiş, daha ne bıraksın di mi?

Belki de kimse galeta yemedi, o galetalar "galeta ye, biraz kilo ver" mesajı vermek için bırakıldı masama. Ama o da mantıklı değil, yıllar sonra tekrar düzenli (ne düzenlisi lan, bi ayı geçti gitmedim) spor yapmaya başlayan bir insan olarak kilo vermenin aksine, kilo alma gayreti içindeyim. O yüzden bu ihtimali elemek lazım. Hem galeta insanı tok tutma işlevini yerine getirip kilo vermeye yardımcı olur mu, emin değilim.

Sırf insan bu koca galetaları nasıl yer diye merak ettiğimden öğleden sonra bir tanesini yemeyi denedim. Muhtemelen galetaların üçte biri önümdeki A4 kağıda ufalandı kırıntı bazında. Cidden çok zor yemesi, hiç ergonomik değil galetalar.
Gerçi bunların inceleri güzel oluyordu krem peynir eşliğinde.


20090514

MSN

Msn'de nicklerinin başında, sonunda, ortasında [b], [i], [c=7], vs. ibaresi bulunan (biliyorum onlar msn plus mı ne kullanınca bold, italic ya da renkli karakterler olarak bize geri dönüyor) insanlarla pek anlaşamadığımı farkettim. Anlaşamamak değil de pek ortak nokta bulamamak belki de.

20090513

Bir Kuple

Bir restoran ne kadar iyi yemek yaparsa yapsın, tuzluğa biber/biberliğe tuz koyduysa hayatta adam olamaz benim gözümde.

Bir de restaurant kelimesini yazıldığı gibi okuyan insanlardan soğuma olasılığım çok yüksek. Ama aynı durum deodorant kelimesini yazıldığı gibi okuyan insanlar için geçerli değil.

20090512

Leblebi

Çağa ayak uydurmuş Özdeyişler dizisi: 1

Lep demeden Laptop'u anlamak.

20090506

T.C Kimlik

Bu sabah haberlerde duydum.

T.C Kimlik numarasının son hanesi 4 olan annelere Ziraat Bankası'nın anneler günü için 400 TL yardım yaptığı dedikodusu yüzünden yüzlerce insan birikmiş banka şubeleri önünde. Sadece istanbulda da değil, bir kaç ilde daha.

Üzülsem mi hallerine, yoksa salak olduklarını kendi adıma tasdiklesem mi bilemedim. Yaşlı yaşlı kadınlar da var aralarına, kim bilir kaç saat beklediler. Belki cehaletten, belki ihtiyacın getirdiği çaresizlikten doğan bir umuttan.

Onu geçtim, kimlik numarasının son hanesi 4 olan erkekler bile gelmiş var olduğu sanılan anneler günü hediyesini almaya.

Bazıları da kendini o kadar inandırmış ki yalana, "Başbakan söyledi, ben duydum"; "dün haberlerde izledim" diyenler bile vardı. Onlar bildiğin salak işte.

20090503

Kolbaydı

Yazmayayım yazmayayım dedim de artık dayanamadım.

Şu kolbastıyı birden bire pörtleten kişi/kuruluş kim ben hala onu kavrayamadım.

Bi de halk oyunuymuş falan ama nası basit geliyor bana anlatamam. Nerde zeybek, nerde horon; nerde kolbastı.

Ha bi de karadenize aitmiş, ama benim dinlediğim tüm müziklerde ankara havası vardı. Onu da kavrayamadım.

Fight Club

Abiler olayın mantığını kavrayamamış henüz.


The ninth rule of fight club should have been that "You do not advertise about fight club"




Arkadan gelen korna sesleri eşliğinde çektim fotoğrafı, o yüzden biraz yamuk.
Merak edenler için, sahilden bostancıya doğru çıkan yol üzerinde.
afişteki garip web adresinin de ayrı bi güzelliği var.

20090502

Sinek Valesi

Az önce bir sinek kondu monitörümün kenarına.

Ve ben onu kovalamak için naptım?

Tabi ki mouse imlecimle sineği dürtmeye çalıştım.

Supergirl

Reamonn - Supergirl şarkısı bir erkek tarafından kendisine ithaf edilmemiş ya da şarkıyı kendi kendine ithaf etmemiş bir kadın;
hadi kümeyi biraz daha genişletelim, şarkıyı bir kadına ithaf etmeyen bir erkek var mıdır acaba?

Varsa ne mutlu ona

20090430

Bahar

1.5 aydır falan bir görünüp iki kaybolan bahar adam akıllı gelse bi.

Gelse de içimiz şenlense, dilimize şu şarkı dolansa.

Tam bahar şarkısı gibi gelir bana hep. İlk piyasaya çıktığında da bahar aylarıydı sanırım.

"hey baby, come around"

Mayıs

1 Mayıs yarın. Akla ilk gelenden daha farklı bir anlamı var benim için bu tarihin.

Kaşımdaki izin oluşması o tarihe tekabül eder.

30 Nisanı bir Mayısa bağlayan gece minik bir kaza sonucu kafamı gözümü yardıktan sonra yüzümün halinin farkında olmadan uykuma devam etmiştim.

Ertesi gün gördüğüm manzaradan sonra hastaneye koştum. Benim derdim olayın ciddi bir rahatsızlık olabileceğinden ziyade yarılan alnım, kaşım ve dudağımın orda iz kalıp kalmayacağıydı.

Hastanede hemşireyle şöyle kısacık bir diyalog yaşamıştık hatta;

- Nasıl oldu?
- Kapıya çarptım desem inanacak mısınız?
- I ıh.

Neyse ki doktor inanmıştı da olayın ciddi bir sebebi olabileceğini falan söylemişti.

Away

Dün Yeşim mesaj attı gece 12 de falan. Baktım, "neyin var, merak ettim" yazmış. "birşeyim yok noldu ki" gibisinden bi cevap yazdım ben de.

"Msn'de seni away olarak göremeyince merak ettim" dedi.

Sanırım çok yakınımdaki insanlar arasında bile hala alışamayanlar var genelde msn'i telesekreter gibi kullanıp bilgisayarın başında -hatta evin başında- olmadığım zamanlarda bile açık bırakıyor oluşuma.

Ya da Msn ile fazla bütünleştirmiş beni, kalp atışımdan değil msn'de görünüyor oluşumu hayat belirtisi olarak kabul ediyor.

Çiçek Trafiği

Dün 3.5-4 kilometrelik yolu yarım saatte alabildiğim bir trafiğe yakalandım.

O süreçte yanımdan geçen dokuz tane çiçekçi saydım ve iki tanesi hariç yüzüme bile bakmadılar yanımdan geçerlerken.

Çiçekçinin uzmanı da böyle oluyor sanırım.

Daha yaklaşırken anlıyorlar potansiyel müşterinin hayatında çiçek alacak biri olup olmadığını.

Bir de bir gün sırf bir güzellik olsun diye çiçeğin parasını verip çiçeği önümdeki/arkamdaki hanım/kadın/bayan (niye seçemedim sıfatı?) sürücüye göndermek istiyorum.

Sırf trafikte sinirleri gevşeyen bir insanı gülümsetebilmek adına.

Ama korkuyorum çiçeği gönderdiğim insan evli falan çıkar da başıma iş alırım diye.

Bkz: Elinden geçmek

Dün akşam üzeri kadıköye uğramam gerekti. Yürümem gereken yolu arşınlarken iki kızın yanından geçiyordum ki "Benim de elimden çok erkek geçti ama..." diye başlayan sonunu yakalayamadığım bir cümle duydum kızların birinden.

Gayri ihtiyari dönüp bakmışım kıza. Hani özünde çok iyi insandır belki falan bilemem ama fiziken bakınca ergen çağlarında, hacimsel olarak xl ile xxl arası gidip geldiğini tahmin ettiğim bir insan.

Ona mı acısam, onun elinden geçmek durumunda kalacak kadar çaresiz kalan -ve onun deyimiyle çok sayıdaki- erkeğe mi acısam bilemedim.

20090429

Evli Facebook

Facebook'ta eşi ve kendi adına tek bir kullanıcı hesabı açan evli insanlar görüyorum.

"Ayşe ve Mehmet Bizciddençapsızız" gibisinden.

Ve bu insanların cidden çapsız olduğunu düşünüyorum.

Tamam ne güzel evlenmişsiniz, mutlusunuz, bir yastıkta kocayınız.
Bir ömür birlikte olmayı planlıyorsunuz.

Ben mi facebooku çok ciddiye alıyorum bilmem ama bana karakterinden, bir birey olmaktan ödün vermek gibi geliyor böyle bir durum.

Ne o öyle, kapı ziline isim yazdırır gibi.


Kendime Not: Millet istediğini yapsın diyorum, yaptıklarında da böyle sorguluyorum.

20090428

Küs

Görüşemediğim, ya da yorgunluktan/ o an daha önemli bir işim olduğundan vs. görüşmek istemediğim arkadaşlarımın bazılarının bu görüşmeme durumunu kriz haline getirmeleri canımı sıkıyor.

Krizin küslüğe kadar götürüldüğü durumlarda ise karşı tarafa görüşememizin mantıklı sebeplerini açıklama çabam bir anda sönüp gidiyor.

Eternal Sunshine

Geçen hafta Eternal Sunshine of the Spotless Mind haftasıydı sanırım.

Takip ettiğim blogların ikisinde birer gün arayla filmle ilgili iki post görmemin dışında şimdi hatırlayamadığım bir yerde de söz konusu filmin muhabbeti açıldı.

Hep beraber mi izlediniz naptınız?

20090426

Minilerin En Büyüğü

Hürriyet bugun puzzle vermiş bi tane. Mini puzzle ama büyük boy. Miniklerin büyüğü.

İtalyanca notlarını aldığım kurs arkadaşımın not tutarken önemli yerlere fransızca not düşmüş olması da beni sevindirdi.

Yeşil bi çakmağım daha var artık.




20090425

What's on your mind?

Facebooktaki muhtelif olaylar için kullanılabilen "like" butonu fena bir zımbırtı değil bence.

Yalnız öyle şuursuz insanlar var ki, komik durumlar ortaya çıkarıyor bazen.

Adam status (what are you doing right now?/What's on your mind?/Where did you sleep last night?... burdaki cümle de ayda bir değişiyor mu ne?) kısmına gayet olumsuz bir şey yazıyor yeri geldiğinde.

"Alican is bombok" mesela.


Altına bakıyorsun,

"5 people like this"

Arkadaşım, adam bombok durumdayım diyor, nesi hoşuna gitti. Adamın bombok olması senin hoşuna gidiyorsa o adamla nasıl arkadaşsın/niye senin arkadaş listende?

Diye sorgulayasım geliyor ama yapmıyorum tabi.

Felis Domesticus

Ailenin tek çocuğu olarak yaklaşık on yıldır kendilerinden uzak yaşıyor olmama annemin 32 yıl çalışıp geçen yaz emekli olduktan sonra içine girdiği napacağını bilememe hali de eklenmiş olacak ki, kedi almış bizimkiler.

Ailemle yaşadığım 18 yıl boyunca "köpek" diye inlememe rağmen muhabbet kuşu ve balık dışında bir ev hayvanı beslenememişti bizim evde. (Civciv ve tavşan besleme girişimlerimi saymıyorum)

Gerçi annemin sempatisi vardır ev hayvanlarına karşı. Ananemin papağanına papağanın yıllar önce bacağımı ısırmış olmasına rağmen sempatiyle yaklaşırdı hep.

Babam da hayvan sever, tatil falan dinlemez gider işyerinin bekçi köpeklerini eliyle besler. Ama evde gezinen bir hayvana karşıydı hep.

2 gün önce elinde şu kediyle çıkmış gelmiş. Çok cins bir kedi olduğunu iddia ediyor, ama benim fotoğraflardan anladığım kadarıyla bildiğin tekir. (O da bir cins tabi). Kendisine söyleyemedim tabi hevesi kırılmasın diye.

Şimdi annem günde üç kez arayıp kedinin ne kadar hareketli olduğunu, kediyi teyzemlere gezmeye götürdüğünü falan anlatıyor, babam fotoğraf çekip gönderiyor falan.

Zaten annemin ağzından şu cümle düşmüyor: Tam senlik, bir sürü fotoğrafını çekersin.

Bir de isim bulmak lazım şimdi bu şirine.







20090423

Üşenmek

Belki yazmışımdır, hayatta yapmaya en çok üşendiğim üç şey var. Aslında bir çok şey var da, şu üçü işkence gibi gelenleri;

1. Çamaşır Asmak:
Daha makineden çıkarırken tüm çamaşırlar bir yumak halinde birbirine dolanmış şekilde gelmiyor mu eline, illet oluyorum. Yok onları ayıkla, sonra ütülemesi kolay olsun diye silkele, çamaşır ipine/askısına sığacak mı stresiyle kendince optimizasyon yaparak asmaya başla.

Üşengeçliğim yüzünden çamaşırları 3 gün makinada bıraktığım vakidir. Sonra mecburen bir daha yıka.

2. Benzin Almak:
Özellikle de depoyu dolduruyorsam. Yazmıştım bunu, uzatmayacağım.

3.
Bunun ne olduğunu unuttum. Hatırlayınca bu postu siler yeniden yazarım. Post üste çıksın hesabı.

Felsefe

Yin Yangın kolye ucu,
Karmanın Tarkan'ın ortaya çıkardığı bir düşünce şekli,
Kamasutranın da Japon futbolcu

olduğunu düşünebilecek insanlar var.

20090422

Hubble Yavrusu

Nasrettin Hoca gelip Hubble Teleskobu'nu ödünç istese, geri verirken de yanında şu lensi verip "Hubble doğurdu" dese hiç yadırgamam, inanır alırım lensi.

Lens falan demek de yanlış aslında böyle bir alete.

Fiyatı neymiş? 120.000 $

Hatta 120.000 :$ , söylerken utanıyorum resmen.
Ben 1200$ değerinde l serisi bi lens bile al(a)mıyorken..

O da amerika fiyatı sanırım. Türkiye'deki ötv, kdv vs ekleyince 300.000 falan olur herhalde. Bir şey değil amerikaya gidip gelen arkadaştan da rica edilmez ki, "abi gelirken şundan alsan bana" diye.

Onun bagaj hakkı da belli, yazık adama.

Bi de bunu gören herhangi bir kolluk kuvveti direk kolundan tutar içeri alır, ne iş lan Ergenekon mu falan diye. Bazuka gibi bildiğin.




"no i havent been getting anywhere"

20090421

Yasak Kardeşim

Elimde sigara, dumanı dışarı üflerken gelip "pardon burada sigara içebiliyor muyuz?" diye sorup "Hayır, yasak burda" cevabını aldıktan sonra "hımm ok teşekkürler" diyip giden insanlar var.

Ya adam çok şaşkındı, ya da bazen fazlasıyla ikna edici olabiliyorum konuşurken.

20090419

Slippery When Wet



"it doesn’t make a difference if we make it or not"

20090415

Beyin

Mevcut konumundan daha yukarısını hedefleyen, ancak yukarılara çıkmak için acele etmeyen biriyim.

Zamana bırakırım genelde hedeflerimi, gerçekleşmeyenler için hırs yapıp kendimi parçalamam.

İçinde bulunduğum konumdan, yaşadığım hayattan, yaptığım işten vs. çok nadiren şikayetçi olurum.

Ama şu aralar şikayetçiyim beynimin sürekli dolu olmasından. Hani böyle çok düşünürsün, sınav vardır saatlerce çalışırsın da zihnen çok yorulduğunu hissedersin ya. Hıh öyle bir şey değil işte benimki.

Son bir kaç aydır, sanırım sebebi büyük oranda iş stresi olmak üzere, zihinsel yorgunluktan ziyade beynimde resmen bir ağırlık hissediyorum. Sanki düşüncelerim fiziksel bir ağırlık da ihtiva ediyorlarmış gibi.

Sadece haftaiçi böyle hissediyor olsam neyse diyeceğim ama haftasonları da aynı his. Dinlenmek de fayda etmiyor yani.

Mevcut uğraşlarım da geçirmiyor beynimdeki bu ağırlığı. Hatta mevcut uğraşlarım da engelleniyor bu ağırlık sebebiyle.

Spora gidersem zorla gidiyorum.
Aklıma gelen ve buraya yazmak istediğim şeyleri biryerlere not etmekten öteye gidemiyorum. Yazmaya başlasam da yarıda kesiyorum ki bu postu tamamlamak için de resmen çaba sarfediyorum şu an.
Fotoğraf zaten çekemiyorum.

Normalde mesleğimin de getirisiyle gayet pratik zekalı olan ben şu aralar 4 işlemi kafadan yaparken bile zorlanıyorum bazen.

Zihnimin arınmasını sağlayacak bir yönteme ihtiyacım var ciddi anlamda.

20090414

Çift Simkart

10 yıldır falan cep telefonu kullanıyorsam bunun son 9.5 yılı aynı numara ve tek hat kullanarak geçti.

Hayatta beceremiyorum birden fazla hat kullanmayı. 2 girişimim oldu, bi annem öğretmen hattı aldı diye, bir de eski sevgilim yine ücretsiz konuşabilelim diye yeni bir hat aldı diye.

Annemin aldığı hattı hiç kullanmadım gibi bir şey. Eski sevgilimin aldığı hattın takılı olduğu telefon da hep evde durur, ancak akşamları konuşurken işe yarardı.

Taşıyamıyorum öyle 2 telefon falan.

Asıl önemli olan, sürekli hat değiştiren ve "yeni numaram şu şu..", "yeni hat aldım, diğeri kapalıysa bundan ulaşırsın" gibi mesajlar atmayı adet haline getiren arkadaşlarımı bir süre sonra hiç aramamaya başlıyorum.

1. Muhtemelen bu ikinci hattım diye gönderdikleri numarayı kaydetmiyorum. Nasılolsa digeri var, ordan ulaşırım diye. Aradığımda o kapalı ya da kullanılmıyorsa ümidi kesiyorum

2. "Şimdi bu hattını arasam kesin diğeri takılıdır" diye düşünüp aramaya üşeniyorum.


Sürekli değişen ve birden fazla olan telefon hatlarından hoşlanmıyorum.

ALES

Okulu çok mu özledim nedir, sürekli bi derse girme, sınav geçme isteği var bende ne zamandır.
Geçen yıl açıköğretime başladım, vizelerim gayet iyi olmasına rağmen finallere girmediğim için kaldım ilk yıl. Şimdiye kadar atılmışımdır muhtemelen ki kayıt falan yenilemedim.

İşte şimdi de italyanca öğrenmeye başladım falan.

Bulunsun diye ales'e girmek istiyorum. Lakin bunu son üç yıldır falan istiyorum fakat başvuruları sürekli kaçırıyorum. (Lakin ve fakat aynı cümlede oldu mu?)

Ales başvurularını kaçırma konusunda ihtisas yapmak üzereyim. bi yıl daha kaçırsam 4 yıllık lisans programını tamamlamış gibi olacağım bu konuda.

20090412

Hande Yener

Hande Yener'i izliyorum şimdi okanda.

Hep kendine güvensiz gibi gelir bana. Böyle tutuk falan.

Şimdi bakıyorum da birden kendine bi güven ve onun sonucu olarak da yapmacık bir ukalalık gelmiş kendisine.

Hiç yakıştıramadığım kıyafetine de yansımış sanırım kendine güveni.

Kendine güvenmeyen hali daha iyiymiş.

20090410

Fantastik T-box

T-box bir ürün çıkarmış. Yeni çıkarmadıysa da ben önceki gün farkettim.

Ne işe yaradığını anlatmama gerek yok sanırım. Kimi insanı baya zorlayacak olan kütüphane, asansör, kumsal, uçak tuvaleti, mutfak tezgahı ve araba olarak sıralanan mekanlar var.

Fantastik bünyeler için ideal. Karanlıkta parlıyor bir de.





S Kuralları

x>0 olmak üzere aşka yön veren xS kurallarına yeni bir tane daha eklemek isterim.


3S kuralı;


Sevgi, Saygı, Sadakat.


Daha güzel değil mi? Uygulaması da diğerlerine göre daha kolay.


Bir de S harfi aşkta büyük yer kaplıyor sanırım.
Seni seviyorum derken 2 tane S var mesela.

Sonra bir ters bir düz S harfini tokuşturursanız şekildeki gibi barok tarzı bir kalp elde edebiliyorsunuz.

Evet, baroktan anladığım bu benim.


Bilgisayarım İnsan Yuttu

Bilgisayara usb portundan bir cihaz bağladığımda hep çıkan bir uyarı mıydı bilmiyorum. Sanmıyorum da.

Sanırım bilgisayarımın içine insan kaçtı usb portundan. Hem de başarıyla.




X Olsam

Geçen hafta aklımdan geçiyordu da yazamamıştım. Berraque'ın benzer postunu görünce aklıma geldi yine.
Geçen hafta aklımdan ne geçtiyse takip ettiğim blog yazarları bir bir yazıyor zaten, bilemedim.

"Ben kadın olsam kesin orospu olurdum" cümlesini kurmayan çok az erkek vardır sanırım ülke toprakları üzerinde.

Bu çok sarfedilen cümlenin belirtisiz nesnesini meslek olarak değil de "istediği zaman istediği insanla beraber olabilen" şeklinde algılıyorum ben. Yorumlarım da ona göre olacak.

Ben bunu, mevcut toplum yapısında cinselliği kadınlara göre çok daha rahat yaşamaya (yaşamaya çalışmaya) alışkın olan erkeklerin bir kadın olmaları durumunda da cinselliği aynı rahatlıkta yaşayabileceğini sanmasından ziyade, karşısındaki kadına bilinçaltından verilen "bak bence bunlar normal şeyler, ben senin yerinde olsam çok rahat olurdum. Sevişelim?" mesajı olarak yorumluyorum.

20090408

aty-2

Issız Bir Ada

Soru: Bana ıssız bir ada hediye edersen nolur?
Cevap: Issız adam olur.



"colder, crying over your shoulder "

Dolapta Minimalizme Karşıyım

Şimdi benim minimalizmden anladığım, "tasarım aşamasındayken, işlevselliğe bir şey katmıyorsa kullanma" şeklindedir. Literatürde tam karşılığı bu mu emin değilim.

Tanıma bakınca başlık az sonra yazacağım düşünceleri de tanımlamıyor. Aşağıda minimalizm "minicik" anlamında kullanılıyor.

Pek düzenli bir insan olmadığımdan masadır, dolaptır, bilgisayar harddiskidir... Bu tip yerlere pek sığamayan bir insanım. Harddiske kendimi sığdırmaya çalışmıyorum tabi. Bilgisayarımda aynı dosyalardan birden fazla yerde mevzilenmesinden, indirdiğim filmleri cdye çektiğim halde harddiskten silmeye üşendiğimden bahsediyorum burda.

Neyse. Özellikle dolap konusunda çok sıkıntılıyım. Bülent Ersoy kadar geniş bir kıyafet yelpazem yok elbet, ama tarih boyunca mevcut dolap/gardırop (tdk öyle diyor) gibi istifleme araçlarına kıyafetlerimi bi türlü sığdıramadım.

Sığdıramamaktan ziyade, düzenli sığdıramadım. Yoksa tıkıştırınca gayet sığıyorlar, ama o zaman da her giyişte ütülemek falan gerekiyor kıyafetleri.

Hadi evi geçtim, orası benim alanım sonuçta, daha rahatım.

Ama spor salonuna gidiyorum mesela. Minicik dolap ve o dolaba spor çantasını, montumu, kazağımı, kotumu, ayakkabılarımı, havluları vs. sığdırmam bekleniyor.

Yiyosa sığdır.

Tıkıştırıyorum onları da mecburen. O zaman da giyinip soyunurken sorun oluyor.

"Aa tüh çantayı havlunun üzerine tıkmıştım, duş almak için önce montu kenara itip sonra çantayı çıkarıp sonra havluyu almam gerekecek" falan diye düşünüp beziyorum. Hadi bu da neyse, geçici bi süreç sonuçta.

Askerdeyken durum çok içler acısıydı.

Askerdeki dolaplar da haliyle yeterince minimal tasarlanmış. Dolapların kapaklarında da dolap düzenini anlatır şemalar vardır. Havlu buraya, tıraş takımı buraya, vs. diye gösterir. Bi de öyle güzel göstermişler ki, bakınca senin dolabın da öyle olacak sanırsın.

Ben o kadar uğraştım, bi türlü tutturamadım o düzeni. Bunun çamaşırı var, çorabı var, traş takımı, içliği, havlusu, yiyecek içeceği var. Evimde kullandığım dolap olsa yine sığdıramam o kadar şeyi.

İşin garibi dolabı o şemadaki kadar düzenli insanlar vardı. Ciddi manada hayranlık duyardım kendilerine.

Askerdeyken sanırım iki kez düzenli oldu dolabım. Biri askere ilk gittiğim gün dolabıma yerleşmeden önce, diğeri de askerliğim bittiği gün dolabımı boşalttıktan sonra.

Sonuçta askerdesin. Muhtemelen hayatın boyunca görmediğin bir disiplin içinde yaşamak zorundasın. Dolap düzeni falan da bazen öyle önemli oluyor ki. Çarşının kitlenmesine bile sebep oluyor dolabındaki bir düzensizlik.

Askerde en büyük korkulardan biri çarşı kitlenmesidir. En azından benim açımdan öyleydi.

İki hafta boyunca tamamı erkek olan aynı insanlarla beraber yaşadıktan sonra yarım gün olsun farklı insanlar görmenin değeri konusunda bir reklam filmi çekebilir mesela visa card mıydı master card mıydı hangisiyse.

Benim dolap bırakın düzenli olmayı, taburun kantininde bulunmayan gıda ürünleri ihtiva ediyordu. nescafe üçü bir arada içmediğim için kahvemi dışardan getiriyordum. Tüp tüp bal götürüyordum enerji versin diye falan. Bir aramada dolabımdaki nevalelerin sadece yarısı bulunduğu halde (diğer yarısını arama olduğunu öğrenince başka yere kaçırmıştım) komutanlar arasında "oha buro" gibisinden şaşkınlıklara sebep olmuştum.

Neyse ki çarşım hiç kitlenmedi dolabım yüzünden.

Ama ne stresler çektim bir bilseniz.

Bi de mesleğim gereği alanları en verimli şekilde kullanmak üzere falan eğitildim ben. Ama dolap konusunda imkansız bu. Kusura bakmayın.

Sonuç olarak;

Minimalizm güzel bir şey. Dolaplarda uygulanmadığı sürece.


Yazı da çok dağınık oldu.


"this one world vision turns us into compromise"

Yok Deve

Bizim şirketin önünden üç tane deve geçti az önce.
Bildiğin çölde falan gezen arazi tiplerinden. Kocaman, hörgüçlü falan.

Yeni açılacak bir süpermarketin reklamını yapıyorlarmış meğer.
Develerin ikisinin üzerinde de bugüne kadar kasiyer olarak işe alındıklarını sandıklarını tahmin ettiğim iki bayan oturuyordu.
Develer yalpalaya yalpalaya yürüdükçe onlar da sallanıyordu bir ileri bir geri. İndiklerinde nasıl hissedecekler merak ediyorum.

20090407

Esrarengiz Kızıl

Önceki gün 4 kişi yemek yiyorduk birazdan göreceğiniz salondaki masamızda. Nerden aklına geldiyse içimizden biri tavana bakma isteği hissetti ve esrarengiz kırmızı noktaları farketti. Ki o noktalar da az sonra.

Önce "Ohaaa oraya ketçap mı fışkırtmışız helal"
nidaları yükseldi ben hariç herkesten.

Ben biraz sessiz kalmayı tercih ettim. Küçük bir incelemeden sonra, o lekelerin ketçap lekesi olamayacağı düşünüldü ve gözler bana çevrildi yavaş yavaş. Sessiz kalmakla şüpheleri daha da arttırmıştım sanırım.

Evet, olayın 3-4 gün öncesi parmak boyaları fırça yardımıyla beyaz bant üzerine sürmek gibi ufak boyama çalışmalarım olmuştu aklımdaki fotoğrafları çekebilmek için.

Ama şekilde de görebileceğiniz üzere minicik suç aletinin o kıvamlı boyayı o kadar yükseğe sıçratabilmesinin imkanı yok bence.

İstesem yapamam o mesafeden öylesine bir atış.

Ama buna benim dışımda kimse inanmadığı için kriminal memur kimliğime bürünerek olay yerini tekrar araştırdım, tüm delilleri tekrar değerlendirdim.

Yok ben yapmış olamam.

Ama adalete saygım sonsuz, karar sizin sayın jüri.



Oto Yıkama

Aracınızı yıkattığınız yıkamacının kalitesini gösteren en önemli kriterlerden biri de;
yıkama işlemi sonunda aracınızı teslim aldığınızda radyonuzun frekansını bıraktığınız gibi bulmaktır.

20090405

Italian for Dummies

Aynı başlık formasyonunu 2-3 post önce de kullandığımın farkındayım ancak konu için başka da başlık bulamadım.

Yıllardır italyanca diye sayıklarım, ama bi türlü başlayamamıştım öğrenmeye. Askerdeyken yedi yabancı dil bilen bir arkadaşımın da yardımıyla kendi kendime uğraşmıştım ancak bir iki haftadan öteye gidememişti o da.

3-4 aydır son derece kararlıydım kursa başlamaya. Bu süre "İtalyancayı napcan, işine yaramaz ki. İspanyolcaya başla bari" cümlesini nerden baksan elli kez duyarak geçti.

Ben de biliyorum ispanyolca dünyada daha geçerli bi dil. Bir türlü anlatamadım insanlara yabancı bir dili öğrenmeye de hobi gözüyle bakılabileceğini. Çok işime yaramasa da olur.

Neyse bugün gittim kurs kaydı için İtalyan Kültüre. Anladım ki italyanca konusunda beni en fazla zorlayacak şey sınıflara ulaşmak olacak. 4 kat dimdik merdivenleri çıkana kadar canım çıktı, görevliyle konuşurken nefes nefeseydim kayıt formunu zor doldurdum vs. Sözde spora gidiyoruz, yıllar öncesinden spor geçmişimiz var falan. Ah sigara ah.

Kayıt formunun meslek kısmına da mühendis yazmıştım. Ordaki görevli mühendisi görünce tam bir türk mantığıyla

"Bilgisayardan anlar mısın?" diye sordu.

"Derdimi anlatacak kadar, eki eki" diye dilimin ucuna kadar geldi ama yok dedim bu cümleyi italyanca biliyor musun diye soranlara karşı kullanmam lazım.

Virüs varmış bilgisayarında, tarama yapıyormuş ama bi saattir bitmemiş. Biter biter merak etme dedim gayet kendimden emin bi şekilde. İnandı o da. Bitmiştir umarım. Neyse iyi kötü bi tanışıklık oldu yarın öbürgün adama işimiz düşer falan.

Sonuçta yaptırdım kaydımı, haftaya başlıyor kursumuz umarım.

20090403

Pozitif Ayrımcılık

Sigara, cola vs. günlük alışverişimi migros yavrusu şok'tan yapıyorum genelde.

Şok'tan hiç hazzetmiyorum aslında. Ama yolumun üzerinde daha düzgün market bulunmaması, bünyemde üşengeçlik bulunmasıyla birleşince ortaya çıkan sonuç ŞOK oluyor işte.

Bugün gittim yine şoka. Alışveriş yaparken de ordaki görevlilerin birine elindeki -üzerinde içeriğinin gramajı ve kilogram fiyatı yazan- tavuk pirzola mı artık neyse ona benzer paketi göstererek

"Ayy pardon bunun üzerinde kilosu 5 milyon yazıyor ama ben anlayamadım kilosu mu beş milyon yolsa paketi mi" diye soran gerizekalı bir kadına rasladım.

Kusura bakmayın yani bu soruyu soran insan cidden gerizekalıdır.

Ben elimde 4-5 parça birşeyle kasaya gittim. Baktım arkamdan biri geliyor. Bizim gerizekalı.
İki kasanın sadece bir tanesi çalışıyor zaten. Kasaya bıraktım aldıklarımı. Sonra yan kasanın orda ikamet etmiş sakız türevlerine yöneldim toplasan 10 saniye falan sürdü.

Kasiyer çocuk ondan da gerizekalıymış ki benim 2 sn içinde kasanın başında olacağımı gördüğü halde sıramı o gerzek kadına verdi bana hiç sormadan.

Hep diyorum sakin bir insanım diye. Beni sinirlendiren çok az şeyden biri de bana hiç danışılmadan benim adıma karar verilmesidir.

Ben daha çocukken annem-babam her konuda fikrimi sorardı, o konuyla ilgili fikir yürütemeyecek kadar küçük olsam da. Adıma karar verilmesinin getirdiği tahammülsüzlüğün kaynağı da bu sanırım.

Gerzeğin elinde sadece 2 tane paket olduğu için sesimi çıkarmadım. Ama gerzek kasiyer, gerzek kadına "bugün calgonit bilmemne paketinde indirim var, almak ister misiniz" diyip kadının algılarını zorlayınca bi dellendim. Kadın zaten salak, o kampanyanın karlı olup olmadığını anlaması 2-3 dakika aldı.

Dayanamadım, "Sıramı verdiniz bari oyalamayın calgonit falan" dedim kasiyer gerzeğine.

Neyse sonunda aldı calgonitleri kadın.

Kasiyer bi de kusura bakmayın, diyor utanmadan. Dedim ne kusura bakmayacam, gözümün önünde sıramı verdin. Eminim yapmazdı sıramı alan insan kadın değil de erkek olsaydı.

Ödemeyi yaptım çıktım. Baktım arabamın önündeki araba sinirlerimi hoplatan kadına ait.

Kadın geri geri geliyor üstelik!!

Heh dedim, tamponuma da dokundur, tam olsun. Dokundurmadı neyse ki.

Habertürk alacaktım, onu da unuttum iki gerzek yüzünden.

Pozitif ayrımcılık kötü bir şey.

O da bir ayrımcılık neticede.

Piliç for Dummies

Şen piliç reklamı şu sıralar "üründen soğutan reklamlar" sıralamamda açık ara farkla birinci sırada.

"Reklamın iyisi kötüsü olmaz" diyene bu tezi çürütmek için DANN diye rahatlıkla gösterebileceğiniz reklam.

Şen piliç'in önceki reklamları da zaten berbattı. Anne, baba, babanne, vs. geniş aile fırının başında tavuğun pişmesini bekliyorlardı bi şenlik havasında. Dans ediyorlardı falan.

Bi tanecik tavuğu yanında istediğin kadar garnitür, yan yemek, ara sıcakla falan servis et, yine o aileyi doyurmaz bi kere.

Son reklamsa bildiğin facia.

Evin annesi pilicin/tavuğun pişmesini beklerken tavuk gibi dansetmeye başlıyor falan. Ki o bayanın (adı aklımda değil) oyunculuğunu da beğenmem pek.

O reklamı ortaya çıkaran ekibi bir, reklama onay veren firma yetkililerini iki kez kınıyorum.

Bundan sonra yediğim tavuğun Şenpiliç markası taşıdığını bilsem hayatta yemem sanırım. O tavuk gibi danseden kadın gelir aklıma.

Reklamcılık cidden çok emek isteyen, zor bi meslek benim gözümde.

Ama şunları gördükçe de içimden geçmiyor değil reklamcı olabilirmişim diye.

Hayatın Fragmanı

Uzun süredir olmadığı kadar keyifsiz çıktım bugün işten. Kafam hafif dağınık düştüğüm ev yolunda birden bi plastik top fırladı önüme. Birazcık yavaşlayıp önümden geçmesine izin verirken o topun yola fırlayışını izleyen çocukları düşündüm. Nasıl da stres olmuşlardır, "eyvah ezilip patlayacak" diye.

Ya da olmamışlar mıdır?

Kendi çocukluğum geldi aklıma, biz çok korkardık topumuz yola kaçtığında bir araba ezip topumuzu patlatacak diye.

Bazen ıskalardı araba. Bazen arabanın altından geçer giderdi top. Birşey olmazdı o zaman.

Arabanın tekerleri altında kaldığında çıkan patlama sesini duyunca hepimizin içi cız ederdi.
O ses oyunun muhtemelen bittiğinin işaretçisiydi çünkü.
Bazen de top tekerlerin altında ezilir, yine de patlamazdı. Ölümden dönmüş bir insan gibi.

Şimdi düşünüyorum da kaç paralık plastik bir top alt tarafı. Bazen küçücük şeyler cidden çok önemli olabiliyor insanın gözünde.

Topumuz yola fırladığında patlayacak diye korktuğumuz arkadaşlarımın bir kaç tanesi hala yanımda. 20 yıla yakın bir süredir yani.

Ne kadar şanslıyım bu konuda....


Cd playerda da like a stone çalıyordu aklımdan bunlar geçerken.

Bu kez o şarkıyı ilk kez duyup çok sevdiğim üniversite yıllarım geldi aklıma. Zaten çok sık dinlerim ama normalde pek aklıma gelmez dinlerken.

O sıralar bir arkadaşım arayıp
"gölgedeyim, gelsene sen de" demişti.
"Arkada çalan like a stone mu?" diye sormuştum ben de.

Evet, dedi.
Tamam, geliyorum dedim.

Aramayıp mesaj atmış olsa gitmeyecektim. Çünkü o an gitmemi sağlayan şarkıyı duymamış olacaktım.

Sonra sevgilim oldu o arkadaşım. Bir muhabbet arasında, benim o gün bu şarkı yüzünden gittiğimden habersizken "o gün like a stone çalarken aklıma geldin, yoksa çağırmazdım" demişti o da.

Bir şarkı bazen insanın kaderine etki edebiliyor cidden.

Kısa süren, ama hala hatırladıkça olayın diğer kahramanı arkadaşımla birbirimize anlatıp güldüğümüz minik anılar yaşamamızı sağlayan bir ilişki yaşatmıştı bana.

Trafik ışıklarında beklerken cama yanaşan küçük çingene kızdan da bir demet papatya aldım pek adetim olmadığı halde.

Alsam kime vereceğim düüşncesini aklımdan geçirmeden.

Erman'a veririm en kötü ihtimalle. Gerçi o da gelmedi hala eve.

"and if we're good, we'll lay to rest anywhere we want to go"

Görüntülü Telefon

Son zamanlarda fazlaca gündemde ya telefon dinleme olayları falan. Toplumda önemli bir konumda olduğunu söyleyebileceğimiz insanların neredeyse tamamının telefonu dinleniyor falan. Hatta benim bile dinleniyorsa şaşırmam yani. Neyse ki telefonda çok konuşmuyorum öyle. En fazla napıyosun diye sorana "mayıştım oturuyorum" falan diyorum ki o da şifreli bi mesaj falan değil. Valla.

Neyse. Şu görüntülü telefonlar iyice yaygınlaşınca nolacak halimiz? Telefon izleme diye bir kavram da çıkacak mı ki ortaya.

20090402

Havalar İçin Haftalık Burç Yorumu

Sevgili hava, bu hafta etkisi altına gireceğiniz ikizler sizi kötü etkileyecek.
Bir gün insanları terletecek kadar güneşli, ertesi gün bir önceki gün sergilediğiniz davranışlara güvenerek don paça dışarı çıkan insanları hasta etmeye yetecek kadar soğuk ve mesafeli olacaksınız.

Bu kritik dönemde davranışlarınıza dikkat etmeli, sıcak halinizi sevenleri üzmemeye özen göstermelisiniz.
Kulağınız bol bol çınlayabilir, bilin ki bu onlardan yediğiniz küfürlerin etkisindendir.

20090401

Geldi

Bahar şarkısı


REM imitation of life
Yükleyen Xylantia

20090331

Gen Haritası

Taksi ve dolmuş şoförlerinde selektör yapma ve korna çalma geni mevcut olduğu tespit edildi. İsviçreli bilim adamları tarafından değil bizzat benim tarafımdan.

Taksicilerde selektör yapma geni baskınken dolmuşçularda korna çalma geni daha baskın halde bulunuyor.

Trafik ışıklarında kırmızıda beklerken ışık yeşile döndüğünde 1.3 saniye gecikmeniz, söz konusu genlerin etkinliğini tetiklemekte katalizör rolü oynuyor.

Msn Via Facebook

Millet hakikaten mi saf, yoksa laf olsun diye mi üye oluyor Facebook'un şu "listendeki herkesi davet edersen kuş çıkacak" gruplarına? Ne kadar ütopya varsa facebook sayesinde gerçekleşecek sanıyorsunuz sanırım.

"Msn'de sizi engelleyenleri facebook sayfanızdan görün" gibisinden bir grup kursam,
eminim "bahse girerim ki x yapan y kişi bulurum" gruplarından daha fazla üye toplarım hiç bir şey yapmadan.

E-mail adresinden karakter tahlili

Birçok insan e-mail adresi ihtiyacını ücretsiz servis sağlayan internet sitelerinden birini kullanarak gideriyor doğal olarak.

Gel gör ki servis veren o internet sitelerini kullanan senden başka birçok insan olduğundan kendine bir e-mail adresi seçerken aklına ilk gelen ismin, favori roman karakterin, vs. gibi afilli adreslerin zaten çoktan birileri tarafından alınmış olduğunu görüyorsun.

O zaman napıyoruz? istediğimiz e-mail adresinin başına-sonuna çeşitli eklemeler yapıyoruz di mi?

Farkında değiliz belki ama çok önemli olabiliyor bazen bu eklemeler ki bunları da kategorilere ayırmak mümkün.

Şöyle örnekleyebiliriz;

1. İsmin sonuna o anki yaşını ekleyerek e-mail adresi almak:
Kendini daima genç hissedeceklerin seçimi. Birinden e-mail adresini istiyorsun mesela; adam sana hikmet19@hopmail.com diye adres veriyor. Bakıyorsun adamın tipine, 28 yaşında nerden baksan. Meğer internetle ilk tanıştığı yıllarda almış o adresi ve hala ısrarla kullanıyor.

2. İsmin sonuna içinde bulunduğu yılı ekleyerek e-mail adresi almak:
şebnem2009@h.com. Modayı yakından takip edenlerin, nerdeyse her yıl yeni bir e-mail hesabı edinenlerin tercihi. Hele bir de nisan2009@h.com gibisinden bir adresiyle karşılaşsak feleğimiz şaşar. Adı mı nisan? 2009 Nisan ayında mı açmış bu hesabı?

3. İsmin sonuna doğum yılını ekleyerek e-mail adresi almak:
Mevcut yaşını göstermekten çekinmeyenlerin tercihi. Bayanlar için sakıncalı olabilir.

Coskungencxxl@h.com: Bana biraz kendinden bahseder misin?
ilayda1975@h.com: Ev kızıyım, 29 yaşındayım, kulağıma hoş gelen her müziği dinlerim.
Coskungencxxl@h.com: Hımm 2009-1975=29?
ilayda1975@h.com: Iııı annem çağırıyo gitmem gerek. Kib. Bye. Sçs.

4. Karşısındakini fantezi dünyasına sevk edecek e-mail adresi almak:
Açıklayamayacağım.

Bayanlar için citirkiz19@h.com, lolita20@h.com ve benzeri e-mailler.
Erkekler için mehmetbuyukhoroz@h.com, zencigibiahmet@h.com falan.
Gerçi erkeklerin seçimleri pek işe yaramaz bence. Neyse.

5. Tüm kişiliğim tuttuğum takım üzerine kurulu temalı e-mail adresleri:
çoğu insanın sizin hakkınızda ilk öğreneceği şeyin tuttuğunuz takım olmasına sebep olacak adresler.

alisen1907@h.com, burcugs@h.com

6. O kadar okuduk bari işe yarasın temalı e-mail adresleri:
Genelde o mesleğin sahipleri değil de, meslek sahibi olmak için söz konusu bölümlerde okuyan öğrenciler seçer. Nadiren görülür, görülürse bi doktorlar bir de avukatlarda görülür. Neden çözemedim.

avukatayse@h.com, yasar_dr@h.com

7. Bir film izledim hayatım değişti temalı e-mail adresleri:
Bir film izlemiştir. Zaten uzun süredir izlediği tek film de odur. Hayalindeki kahraman bellidir artık. Diziler için de geçerli olabilir kimi zaman.

keyser_soze_nurettin@h.com , deliyureknecmi@hotmail.com

8. Bilemedim? temalı e-mail adresleri:
Neresinden baksanız bi anlam çıkaramayacaklarınız.

esterabumba@h.com

Şimdilik bu kadar genelleyebildim.

Kısa Bir Aradan Sonra

Türkiye A Milli Futbol Takımı temalı reklamlardan size de gına gelmedi mi?
Yani en azından TV izleyenlerinize? Benim TV izlemesem de günün 12 saati falan açık kaldığı için -ki bence beko televizyonlar çok uzun ömürlü, takdir ediyorum- sıkça raslıyorum muhtelif reklamlara.

- Teknosa'nın reklamı zaten bariz başarısız bence. Gerçi bunda Teknosa'dan kurum olarak hiç hazzetmememin payı büyük sanırım. Büyük konuşmiim, gidip cd bile almam onlardan.

- Telekom'un şu afrikalı cocuklu reklamı fena değildi, o da içimi bayıyor artık.

- "Amansız" kelimesinin anlamlarını sıralayan bir reklam var, o kimindi unuttum. Tdk mı ki?

Yazmaya niyetlendim ya, diğerleri aklıma gelmedi şimdi.

20090330

Be Yourself

Audioslave abilerimiz tarafından yapılan
"To be yourself is all that you can do" önermesi her ne kadar doğru olsa da,
kişiler tarafından yapılan
"Ben buyum, beni böyle kabul et."
savunması bir kaçıştan başka bir şey değildir benim gözümde.

Kliple süsleyelim;



Audioslave - Be Yourself
Yükleyen strange-ghost

Oy Oy

Oyumun rengini pazar sabahından belli etmiştim aslında; sarıydı.

Pikachu'ya verecektim oyumu, o yüzden "Seni seçtim Pikachu" diye geziniyordum ortalarda.

2009 yerel seçimlerinde oy kullanmak için iki büyük engel vardı önümde. Birincisi nüfus cüzdanımda hala TC Kimlik No. bulunmuyor olması. 1996 dan beri mi ne aynı nüfus cüzdanını kullanıyorum resmen. Şimdiye kadar bu no lazım olduğunda ezberden söyleyip kurtuluyordum. İkinci engel de seçmen kartının, ikametgahımı yeni evime aldırmamam sebebiyle, elime ulaşmamış olması.

İlk engele çözüm bulduk, paraportumu kontrol etmek geldi aklıma. Orda yazıyormuş kimlik numaram.

İkinci engel için çözümü de bir ay önce falan bulmuştum. Girdim paşa gibi Ysk'nın web sitesine, baktım bilmemne okulu yazıyor. "İyi yaa belli işte herşey." dedim.

Yalnız o bi aydan bu yana sandık numarasını bırak okulun adı bile kalmadı aklımda. Bu konularda fazlasıyla rahat bir insan olarak hiç telaş etmedim pazar öğlene kadar. Teknoloji var, tekrar açar bakarım diye.

Pazar öğlen oy kullanmak üzere evden çıkmadan önce girdim tekrar siteye.

Açılmadı. Yaklaşık 45 dakika falan sayfayı yenilemek suretiyle denedim ama fayda etmedi. Eski eve gitsem, oralarda posta kutusunda falan bulur muyum ki seçmen kartını dedim ama onu da gözüm yemedi hiç.

Sonuç olarak, oy veremedim sana Pikachu.

20090328

Gözlerim Neden Kahverengi?

Şimdi ben karşı cinste yeşil göz hastasıyım ya. Baktıkça bakasım geliyor falan. Diğer göz renklerini sevmiyor değilim tabii.
(yarın öbür gün yeşil gözlü olmayan birinden hoşlanırım, bu yazıyı okur, "aaaaa" diye cırlarsa falan diye ekleme ihtiyacı hissettim.)

Gayet kahverengi olan kendi gözlerimden de memnunum. Hem renkli göz dediğin kahverengi gözdür aslında, söylerken bile "renk" geçiyor içinde. Di mi?

Yalnız cidden öyleymiş olay. Pigment eksikliği sebebiyle güneş ışınlarını yansıtıp o şekilde görünürmüş yeşil ve mavi gözler.


Neyse, ben bi ara düşünüyordum benim gözlerim neden yeşil değil diye.

Şimdi annemler 4 kardeş ve annem hariç tüm kardeşler renkli gözlü.
Sonuçta annemde illa ki bi tane renkli göz geni olacak çekinik olarak.
Babam zaten bizzat yeşil gözlü, onda iki gen de yeşil üzerine yani.

Üzerinden yıllar geçti ama iyi kötü hatırlıyorum Mendel çaprazlamasını falan.


O hesaba göre yanlış hatırlamıyorsam benim %50 ihtimalle (şimdi tekrar hesaplamaya üşendim) yeşil gözlü olmam gerekiyor mesela. Fena bi oran değil aslında.
Ne bileyim Var mısın yok musun'da biri 10.000 diğeri 500.000 iki kutu kalsa, orda da 500.000 kazanma şansı yüzde elli.
Ben kutuma giderdim.

Zamanında ben olaya böyle bilimsel açıklamalar getirmeye çalışırken annemin konuyla ilgili ve tamamen batıl inanç temelli yorumu tüm hesaplarımı altüst etmişti.


Demişti ki annem;

"Sana hamileyken kime çok bakarsan bebek ona benzer demişlerdi, haliyle ben de babanı izledim durdum.
Gün geçtikçe babana daha çok benziyorsun zaten.

Bir tek göz rengin benzemedi, çünkü babanı en çok uyurken seyrederdim."

Hatırladıkça gülümserim canım annemin bu açıklamasını.

Gummy

Haribo'nunkilerden bunlar. Minik olanlardan. Bu arada gözün aydın pdd, burda da bulunabiliyormuş.

20090327

İnsan İlişkileri

İkili ilişkileri, arkadaşlık, iş arkadaşlığı, sevgili olma durumu gözetmeksizin, mama kabı-evcil hayvan ilişkisine benzetiyorum bazı durumlarda.

Bazı ilişkilerde bir taraf gözle görülür bir biçimde daha fedakar oluyor. Mama kabı olanlar.
Karşısındakini mutlu etmek, onu üzmemek için ellerinden geleni yapanlar. Beslemeye alışmışlardır ve bundan da çok şikayetçi değillerdir.

Karşı taraf da bu fedakarlıkları kullananlar, evcil hayvanlar.
Diğerinin onun için yaptığı fedakarlıkları, gösterdiği çabaları sanki olması gereken oymuş gibi doğal karşılayıp bir teşekkür bile etmeyenler.

Evcil hayvanlardan bazıları var ki,
karınlarını tıka basa doyurdukları bir gün bir daha acıkmayacakları yanılgısıyla dönüp arkalarını giderler mama kaplarına.
Daha kötüsü, midelerini rahatlatmak için bir de pislerler gitmeden önce.

Sonra doğal olarak tekrar acıkırlar.
Ama yemek yedikleri kaba tekrar dönemezler,
gitmeden önce kendi pisliklerini bıraktıkları için.

Bir tek -evcil hayvan olmasa da- domuzlar geri dönüp hiçbir şey olmamış gibi o kaptan yemeye devam edebilirler.
Onların sevdiği şey odur zaten.

Chaotic

"chaotic neutral means never having to say you're sorry."

Bayıldım tanıma. pudra sağolsun, o öğretti farkında olmadan. Tanımın orjinal kaynağı da şurası sanırım.

20090326

Tespit

- Issız bir adaya düşecek olsam yanıma sadece ıs almak isterim. Gerisi kendiliğinden gelir zaten.

- Olta, bir ucunda bir balık; diger ucunda bir alık bulunan sopaya denir.

Hı? Mim?

Mim olgusuna yabancıyım aslında, en azından uygulamada. Mimlere istinaden yazdığım postların da çok başarılı olacağını düşünmüyorum. Konu senin elinde olmuyor sonuçta. İlk kez mimlendim, berraque tarafından ve çok da zorlanmayacağım bir konuda. İnsanlar ne kadar ilgilenir bilmem ama kendimden bahsedeceğim:

- Bi kere ikizler burcuyum. Bunu özellikle baştan belirtiyorum, yol yakınken okumaktan vazgeçip zaman kaybını en aza indirmek isteyenler olacaktır muhtemelen. İkizler burcuna olan şu önyargıyı anlamıyorum (anlamamazlıktan geliyorum). nasıl da renkli insanlarız oysa ki. Hem yükselenim başakmış benim.

- Genel itibariyle sakin bir insanım. Çok nadiren sinirlenir sesimi yükseltirim. Çevremdeki çoğu insan görmemiştir bile o halimi.

- Sonuçlanmasını istediğim konularda sabırsız olmama rağmen bazı konularda fazlaca üşengeç davranıyorum. Doğarken de belli etmişim zaten bunu. Önce 19 Mayısta beklemişler beni, o geçince "yok babasıyla aynı gün doğacak galiba" demişler. Babamın doğum gününü bir hafta geçirince sezaryenle çıkartmışlar beni. O kadar beklemekten mütevellit 5.5 kilo civarı gelmişim dünyaya.

Bir de anne tarafının tarihte ilk, baba tarafının da uzun bir aradan sonra ilk torunu olmam sebebiyle doğduktan hemen sonra başıma toplanıp bana agucuk yapan aile büyüklerimi fıskıye usulüyle sulayıp (e doğar doğmaz bez bağlayamıyorlar tabi) o yaz sıcağını unutturmak istercesine serinletmişim bir güzel. Hepsinden özür dilerim tek tek.

- Eskiden çevremdekilerin "bi sus" demesine sebep olacak kadar çok konuşurdum. Neden bilmiyorum, artık eskisi kadar konuşmayıp daha ziyade gözlemlemeyi tercih ediyorum. Belki de çalışma ortamında yeterince konuşmak zorunda kaldığımdandır. Genelde hızlı konuşurum, o yüzden dinleyenlerin ne dediğimi anlamadığı çok olur.

- Başkalarıyla ortak kullandığım alanlar (tatile çıkıldığında otel odası, arkadaşımla paylaştığım evimin odam dışındaki yerleri, işyerindeki odam, vs) dışında dağınık bir insanım. Herşeyin bir düzen içinde, asker gibi dizilmiş olması falan çok hoşuma gitmiyor. Kaotik bir ortam olsun biraz, yaratıcılığı tetikler bence.

- Dans edemem. Dans etmek eğlenceli gelmediği için mi edemiyorum, yoksa edemediğim için mi eğlenceli gelmiyor emin değilim.

- Coca cola ve kahve favori içeceklerim. Sınır tanımadan içebilirim. Bir ara geceleri yatağımda, uyumadan hemen önce kahve içerdim. Coca colayla ilgili de şöyle bir rekor denemem var zaten daha önce de bahsettiğim üzere.

- Mecbur kalırsam yapabilirim, ama normal şartlarda yemek yapmaktan hiç hoşlanmam. Bana hep 15 dakikalık bir karın doyurma süreci için boşa harcanan en az 30 dakikalık zaman gibi gelir yemek yapmak. Kötü birşey, yemek faslını bir şölen haline getirip yemek yemekten ayrı bir zevk alan insanları takdir ederim hep. Sebze pek sevmem, etçil bir insanım. Bazı yiyecekleri sırf isimleri yüzünden hayatım boyunca tatmamışımdır. Tatmam da.

- Kullandığım parfümler konusunda çok istikrarlıyım. Dokuz ya da on yıldır aynı parfümü kullanırım. Araya 1-2 aylık periyodlarla başka parfümler de girmiştir ama asil parfüm durmuştur yakınlarda biryerlerde.

- Yeşilin hemen her tonuna hastayım. Ağaçtan, yapraktan falan bahsetmiyorum. Yeşil duvarlar, yeşil fincanlar, falan. Beni birazcık tanıyan insanların bile bildiği birşeydir mesela bu. Özellikle yeşil göze karşı büyük bir zaafım vardır. Kitlenir kalırım. Bana has bir özellik midir bilmiyorum, yeşil gözlü insanları çok uzaklardan ayırt edebilirim. Bir de annemin "buro niye yeşil gözlü değil" sorusunu açıklayan bir teorisi var, onu ayrı bir postta yazarım.

- çok uzun süredir aklımda olan iki uğraş var; biri fotoğraf çekmek diğeri de italyanca öğrenmek. Fotoğraf çekmeye 5-6 ay önce başladım, italyancaya da nisanda başlıyorum. Mutluyum.

- İtalya konsunda da bir zaafım var sanırım. Erkekleri hariç tabi.

- Israr etmeyi hiç sevmem.

- Bir çok şey hakkında sadece yetecek kadar bilgi sahibi olmayı tercih ederim. Ne bileyim hayranı olduğum gitaristin favori rengini araştırmam mesela. Belki de herşeyini keşfettiğim bir şeyin çekici gelmemesiyle ilgilidir. Gereken şeyi gerektiğinde öğrenmek hoşuma gidiyor. Kötü birşey bir bakıma. Bilgi birikimi sığ kalabiliyor bazı konularda.

- İzlediğim filmlerin tamamına yakınını -kaç kez izlersem izleyeyim- unuturum. Kimini izlediğimi hatırlarım, ancak anlat desen anlatamam. Bazılarını izlediğimden bile emin olamam. Sinemayla ilgili muhabbet etmeme engel olduğu için kötü, tekrar izlediğim filmleri ilk kez izliyormuş gibi hissetmemi sağladığı için güzel.

- Yazmayı severim. Özellikle aşık olduğum zamanlar (aşk acısı çektiğim zamanlar mı desek) yazmadan duramam. O yazılarım Cezmi Ersöz'ünkileri aratmaz, o yüzden pek az kişiye okuturum.

-Fotoğraf ve İtalyanca dışında çooook uzun süredir istediğim başka bir şey de köpek beslemek. Rottweilerları çok seviyorum. Gereken ilgiyi gösterebileceğimden şüphe duyduğum için bir tane edinemedim henüz.

Kendimi anlatasım varmış. Daha da yazardım ama çok uzattığımı düşünüp bitiriyorum.

Futbolla çok ilgiliyim

Çok ilgili olmasam da, bu kadar ilgisiz de değildim.

Y (16:31):
sstt 1 nisanda mac var
Corpse (16:31):
madagascarda olcam ben
Y (16:31):
kes
iptal ederim dugunu
Corpse (16:31):
hahah
Y (16:32):
bak
ya gidelm yada bi yerde izleyelm
Corpse (16:32):
düğünü mü
Y (16:32):
maci
Corpse (16:32):
kızım
neden özellikle bi nisan
her hafta maç var
Y (16:32):
salak
milli mac
gerzek
bunu blog um olsa koyardim
Corpse (16:34):
aa evet
ben yazayım bari

20090323

Aşk

Aşka mühendis yaklaşımı.

Bacım

İşte Seda Sayan mucizesi. Facebook reklamlarında gördüm. Japon mucizesinden öte sanki.

Bu arada yanlış bilmiyorsam Seda Sayan Türk halkının güvendiği insanlar sıralamasında birinci sırada. İkinci de Uğur Dündar olmalı.

Çok güvenilir olmak için kasımpaşalı olmak yeter şart mı acaba.


Eurovision

Bu yılki Eurovision şarkımızın klibi de çekilmiş, önceki gün göz ucuyla gördüm haberlerde.
Şarkı bence başarılı olur, en kötü ihtimalle ikinci oluruz diye düşünüyorum onlar neyse de...

Klibi görür görmez şey geçti aklımdan Hadise ve kıyafetine dair:

O göbek açık kalmalıydı.

Hani Türk ezgileri, arada yapılan göbek dansına yaklaşır hareketler vs. o yüzden. O açıdan bakınca şarkıyı ilk söylediğinde gördüğümüz kot-tişört kombinasyonu sade kıyafet bile daha başarılı bence. Evet sırf göbeği açıkta bıraktığı için.


Bu arada bir yıl ne çabuk geçmiş.

Geçen yıl bu zamanlar "Bu sene Eurovisionda işimiz zor ve ötesi" geyikleri çeviriyordum.

20090322

Lovesong

Zamanında az mı eşlik ettik kendi çapımızda, bar gruplarının hemen hepsinin setlistinde olan cover manyağı Lovesong'a?

Ben pek sevmem öyle çok sevdiğim şarkılar çalınırken demet akalın şarkılarına eşlik eden kızlar gibi kötü sesimle şarkıya eşlik etmeyi.

Kendimi ortamdan mümkün olduğunca soyutlayıp şarkıyı dinlemeye çalışırım sadece. Yanımda o şarkıyı benim kadar seven bir insan varsa ona bi göz kırparım en fazla.

Bi bu şarkıda, bi de şunda kendim tutamam, ben de söylerim.

Ps. Raindog ne güzel çalardı ikisini de. Gölge falan.

Kral

Disko kıralını izliyorum an itibariyle. Bolca editlerim bu postu muhtemelen;

1. Yılmaz Morgülü şu haliyle yolda görsem "Meraba zombi, ben dostum" derim yemin ederim. Nasıl garip bi insan olmuş fiziken ya. Ben kol damarlarım belirgin falan sanırdım ama pusar kalırım bu insanın boynundaki damarları gördükçe. (pusat vardı bi de, tutmadı sanki pek o?)

Şimdi de Okan'a tripkar pozlar takınmış, pek bi komik.

2. Nalan insanı yeni albüm çıkarmış, adı Demode. "Demode olan ne varsa bu albümde" gibisinden bi laf etti az önce. Psikolojik bi hazırlık bence. Albüm satmayınca "Demodeydi zaten, ehi" diyecek.

3. Oray eğin insanı var, onun hakkında hiçbir şey diyesim yok görüntüsü bile yetiyor sinir bozmaya.

4. Salim diye bi adam şarkı söylüyor şimdi.

Kendisi şimdiye kadar gördüğüm tartışmasız en keko şarkıcı. İsmail yk falan örnek almalı o derece.

Aa Bizi Çekiyo?

Özellikle talk show ve basketbol maçlarında çok rastladığım bi replik bu. Kamera izleyicileri çeker ya hani.

İki tane kanka kızı çekiyor mesela. Kamera onların üzerindeyken biri kendini şarkıya/maça kaptırmış kafasını bi o yana bi bu yana sallıyor falan. Diğeri daha uyanık ve şöhret sevdalısı; kameranın kendilerini çektiğini anlayıp yanındakine "Hişş bizi çekiyooo" gibisinden birşeyler fısıldıyor, triplere giriyor.

Öyle diyen insan sana sesleniyorum, ne kadar komik geliyorsun gözüme anlatamam. Ne bileyim farketmemiş tribi yapsana. Böyle uzaklara dalıp gidiyormuş pozları ver, daha karizmatik. Gerçi şimdi düşündüm öyle de çok yapmacık olur kesin.

Durumu farkettikten sonra el sallamaya falan çalışıyor bi kısmı. Ama kameraya, yani el salladıklarında bana el sallıyormuş gibi olacakları cihaza, değil kendilerini izledikleri monitöre el sallıyorlar. Lan şaşkın daha bi komik görünüyorsun öyle yapınca, haberin yok mu? Şaşkın demeyeyim gerçi. Aynı durumu ben yaşasam ben de monitöre el sallardım sanırım.
Bunun psikolojide bi tanımı vardır kesin.

20090321

Silah Vs. Fotoğraf Makinesi

Savaştaysan, silahını kullanırsın düşmanına karşı. Nişan alır, o meşhur gez-göz-arpacık doğrultusunu tutturursun.

Zamanında basarsan tetiğe, vurursun düşmanını bulunduğu yerden kaçamadan önce.


Zamanla savaştaysan, fotoğraf makineni kullanırsın düşmanın olan zaman karşısında.

Nişangahın vizördür bu kez, tetiğinse deklanşör.

Geç kalmadan deklanşöre basarsan, vurursun zamanı geçmesini istemediğin o anda...
Onu orda hapsedersin sonsuza kadar.


İki savaş uygulamada birbirine bu kadar benzer.
Sıra zaferi yaşamaya geldiğindeyse tamamen farklıdırlar birbirlerinden.


Birinde öldürürsün düşmanını.

Diğerinde ölümsüzleştirirsin.

Asansör

Şuan yaşadığım apartmana taşınalı 5 ay falan oldu, daha ilk kez biriyle asansör kapısında karşılaşıp seyahat süresinin izin verdiği ölçüde muhabbet edebildim.

Asansörde muhabbet etmenin hastası mısın diye sorarsanız hayır değilim diye cevap veririm.

Ama cidden garibime gidiyor. Apartman girişinde biriyle karşılaşıyorum. İki asansörün biri zemin katta, diğeri de onuncu katta falan oluyor mesela. Doğal olarak zemin kattakine yöneliyorum. Bi bakıyorum karşılaştığım insan diğerine yönelmiş. "Buyrun?" falan diyorum. "Yok ben beklerim" diyor.

Hani bu insanların tamamı karşı cinsten olsa, "ulan çok mu asansör fantezitörü bi tipim var" diye kendimden şüphe edeceğim. Zaten yok öyle bir şey. En üst kata çıkman taş çatlasa bir dakika sürer diyelim, napacaksın bir dakikada. Asansörü durdurayım desen kesin birileri kapıya vurup "Asansörü bırakır mısınıız?!" falan diye bağırır. Belki de senin durdurduğun asansör başka bir kattan çağrıldığında tekrar hareket ediyordur falan ayrıca. Neticede gereksiz bir eylem bence.

Zaten sırf kadınlar değil erkekler de aynı tavrı takınıyor. Tamam asansör kişinin özel alanının (böyle mi tabir ediliyordu) en çok ihlal edildiği yer falan ama en fazla otuz-kırk saniye ihlal edicem özel alanını. çok da hevesli değilim ayrıca özel alanına taarruz edip seninle asansörde baş başa kalmaya.

Beklemek istiyorsan beklersin onuncu kattan gelecek asansörü.

Hadi onu geçtim, iyi akşamlar vs. demesem yüzüme bakmayacak apartmanda karşılaştığım insanlar. İyi akşamlar diyince de boynuma sarılmıyorlar zaten. Yarım ağızla bi iyi akşamlar diyorlar en fazla.

Oturduğum muhit dağın başı falan da değil. Merkezi denebilecek bir semt, nezih olarak nitelendirilebilecek bir apartman sonuçta. E ben de öyle yabani bir insan değilim ne fiziken ne ruhen.

Anlamadım yani bi garip.

Apartman görevlisi çöp almaya geliyor; "iyi akşamlar, kolay gelsin" diyorum; "hebelep" gibisinden bir cevap veriyor ki cidden anlamıyorum teşekkür mü ediyor yoksa küfür mü.

Ankara'da yaşarken illa ki iki laf edilirdi apartmanda/asansörde karşılaşılan insanla. Apartman görevlisi çöp almaya geldiğinde kapıyı açmazdım çünkü kapıyı açınca en az yirmi dakika kitler kapının önünde muhabbet ederdi. Rekoru 45 dakika mı ne bu arada. Ev arkadaşım kazara kapıyı açıp bu muhabbete yakalanınca da çocuğu cepten arardım ki "Abi pardon telefon" bahanesiyle kısa kesebilsin bizimki muhabbeti.

Benim gözümde İstanbul insanı (okuyan/iş güç sahibi, senin benim gibi insanlardan bahsediyorum) Ankara insanına göre daha bi medeniydi burada yaşamaya başlamadan önce. Medeni demeyeyim de, şehir hayatı yaşamaya daha bi alışık gibiydi. (E bu da medeni demek zaten bi bakıma?) Neyse.

Zamanında şöyle bir şey yazmıştım biraz abarttığımı düşünerek. Sanırım kısmen doğru bir tespitmiş.

20090319

Anahtar

Elinizde görünüş olarak birbirinin aynı üç anahtar varsa ve bunların bir tanesi açmak istediğiniz kapıya aitse;

şanslı bir insansanız birinci denemede, akşam eve giderken trafik ışıklarında kırmızıya yakanma oranınız yüzde elli civarındaysa ikinci denemede, çölde coca cola olarak gördüğünüz serap aslında coca cola'nın kutup ayısıysa üçüncü denemede kapıyı açarsınız di mi?

En kötü şartta her anahtarı bir kez denemiş olursunuz.

Ben altıncı denemede açtım...

Doğru anahtarı bulana kadar yanlış anahtarlardan birini iki, diğerini üç kez denedim.

20090318

@

- Kimlerin e-mail adreslerinde @ kullanılmaz?
- Vejetaryenlerin

Happy Father's Day

Eski sayılır gerçi. Ama nasıl da keyifli.

20090316

With or Without You

Radyo Eksen'de dönüp duran U2 temalı gencturkcell reklamı acayip keyifli geliyor bana.

Şarkı zaten kaç gündür dilime dolandı, bir de az önce Levent'in kendi çaldığı yorumunu dinleyince orjinalini de dinlemek geldi içimden. (Levent seninki de güzeldi. Valla bak:))

Şu video da nasıl keyifli. Hayatında böyle unutulmaz bir an yaşamamış insanlar biraz eksik yaşıyor sanırım.

"and you give yourself away"

Çakma Masallar Serisi - 1

- Öz Oz Büyücüsü

Yaşasın Akvaryumculuk

Zaman zaman bir çoğu birbiriyle alakasız olan ve yine çoğu benim görevimle bire bir ilişkili olmayan çeşitli işlere koşturduğum orta ölçekli şirketimizde edindiğim tecrübelere bir yenisi daha eklenmek üzere: Akvaryumculuk.

Giriş katındaki ofise kurulan akvaryumdaki balıkların tamamının bir haftada telef olması sebebiyle yönetimsel bir değişikliğe gidildi ve akvaryum benim de bulunduğum ofis katına taşındı.

Söz konusu habitatta yaşanacak bir dahaki soykırıma bir sorumlu bulabilmek amacıyla yapılan araştırmalar sonucu mevcut su birikintisi içindeki çeşitli renk ve ebatlardaki yaklaşık 10 adet japon balığıyla birlikte bana zimmetlendi.

Gerçi bunda akvaryum alt ofise ilk kurulduğunda ilkokul yıllarında benim de akvaryumum olduğundan bahsedip mevcut balık cinsleriyle ilgili yüzeysel bilgiler vermemin de etkisi var.

Ama balıklarımın tamamının -kendilerini koca akvaryumdan dışarı, halının üzerine atarak- toplu intihar eylemi gerçekleştirmeleri sebebiyle akvaryum macerama babam tarafından son verildiğini bilmiyor tabi şirkette kimse.

Gözlerine lazer tutunca yem sanıp bi oraya bir buraya lazerin peşinden koşuyorlardı...

Sanırım balıkları intihara sürükleyen depresyonun başlangıcı bu oldu..

Ya da ne bileyim sürü psikolojisi olabilir, tepeden atlayan koyunu arkasındaki 300 koyunun takip etmesi gibi. Sürü psikolojisinin balıklar üzerindeki etkisini incelemek lazım cidden.

Şimdi düşündüm de, vicdanım rahatladı. Sürü psikolojisindendir o kesin. Salak balığın biri intihar etti diye diğerleri de peşinden gitti. Evet evet lazerle alakası yok bu işin.

Neyse. Az önce yeni balıklarımıza yem verdim. Fazla kaçırmamışımdır umarım.

Bi de o lazerlerden hala satılıyor mudur acaba?

Derdini Anlatacak Kadar

İngilizce'yi -ya da herhangi bir yabancı dili- ne kadar kullanabildiğini tanımlarken "Derdimi anlatacak kadar" şeklinde bir anlatımın ne kadar subjektif olabileceğini örnekleyesim geldi.

Benim nazarımda tek derdi iyi bir performans sergilemek olan Jenna Jameson kişisi birkaç kelimeyle idare edebilir pekala. "Oh yeah" falan dese yeter mesela. Gayet iyi anlatır derdini.

Ama mesela bi ara popstar yarışmalarından acıların çocuğu kıvamında fırlayan Bayhan Gürhan kişisinin derdini anlatacak kadar İngilizce bilmesi, kendisinin anadili (ki burda anadilini çok iyi kullanabildiğini varsayıyoruz) gibi İngilizce biliyor olmasıyla eşdeğerdir sanırım. Shakespeare eserlerini orjinal dilinde şakır şakır okuyabilir falan.

20090315

Kriz Dizi Sektörünü Vurmuş

Şimdi Avrupa Yakası'nın tanıtımını izledim. Binnur Kaya'dan sonra Ata Demirer de ikinci bi rolü, Adanalı amcayı oynamaya başlamış ya. Gülse Birsel'i de yakında bir rus, alman vs. rolünde falan görürüz allah bilir. (Hayır Gülse Birsel, bu bir iltifat değil. Öyle bir şey de yapma lütfen hiç çekilmezsin)

Acaba dizide iki rolü bir kişiye oynatma durumu ekonomik krizden etkilenen şirketlerin eleman çıkarıp kalan elemanlara üç kişinin işini vermesi gibi bir durum mu?

Yoksa ikinci rol için de bir rolün parasını alıyor mu bu insanlar?

20090313

13

Bu düşünceyi aklından geçiren çok insan olmuştur kesin.

Ard arda 2 aydır 13. cuma yaşıyoruz farkındaysanız.

20090312

Kişinin Halleri

İnsanları da katı, sıvı ve gaz olarak sınıflandırmak mümkün mü ki?

Katı: Sürekli bi ciddiyet, hadi onu da geçtim memnuniyetsizlik içinde olan insanlar. Yanında oturunca sen de gerilirsin, ne kadar neşeli olursan ol bi şekilde kaçar keyfin.

Sıvı: Samimiyetin suyunu çıkaranlar. Tanıştığınız günün akşamı sizi kanka ilan eder, konuşurken sürekli dürter, dokunur. 3oo yıllık ilkokul esprilerini "çok komiik" diye anlatır, anlattığına kendi güler.

Gaz: Öyle 2 lafla gaza gelenlerden bahsetmiyorum. İçinde bulunduğu ortamın şeklini alan, ortam "sıcaklığına" göre kendi tavırlarına, muhabbetine yön verebilenler.

20090311

20090310

Videobook

Facebook isimli social utility ilk patladığı zamanlar, 1.5 yıl önce falan, fazlasıyla gına getiren poke modasından sonra ortaya çıkan, "profilinize kimler bakıp iç geçirmiş" sazan grupları modasını tam kazasız belasız atlattık diye düşünürken pörtleyiveren olur olmaz herşeyin videosunu gönderme adetinden hiç hazzetmiyorum. (Ama bi paragraflık cümlelerden hazzediyorum)

Eskiden yoktu di mi facebook'ta video göndermek? son 2 aydır falan var sanırım. Cidden facebook ahalisi, video gönderme olanağınız yokken napıyordunuz siz?

"Fwd:fwd:fwd:ilt:fwd: Çok komiiiiik" tarzı e-maillerden hiç de farkı yok ki bu olayın.

Beğenmiyorsan kapat bildirimleri dersiniz, olabilir.

O yüzden, "Show less from X"

Bir de http://www.faceinhole.com/ mu ne öyle bir site var. Ve cidden şaşırıyorum ki o siteyi kullanan insanlar var arkadaş listemde.

20090309

Dengeli Beslenme

Önemlidir.

E: Hadi yemek söyleyelim
B: Ne yesek?
E: Mc Donalds
B: I ıh Dominos
E: Pizza yoruyor beni, Mc Donalds
B: Daha dün Mc Donalds'dan yedim, dengeli beslenmeliyim
E: Abi sen yanlış anlamışsın dengeli beslenmeyi

USD

Ekonomimizi geçtim, hayatımızı endekslediğimiz ve yükseliş rekoru kıran para birimi Amerikan Doları'na "A.K. Doları" diye hitap edesim var artık.

Kısaltmanın açılımını yaparsınız içinizden.

Çay Kaşığı

Çok iyi anlaşamadığım, mecburiyetten muhatap olduğum insanların ortak özelliklerinden biri de genelde çay, kahve, vs. içecekleri “şakkıdı şukkudu” efektleri eşliğinde kaşığı kupaya/bardağa çarpa çarpa karıştırıyor olmaları sanırım.

Ama genelleme yapmak için biraz daha gözlem yapmalıyım çay-çay kaşığı-insan üçgeninde.

20090308

Tercih meselesi

Hayatımdaki insanların beni direk bu sözlerle olmasa da "Ya ben ya x" durumunda bırakıp seçim yapmaya zorladığı zamanlarda mecburi tercihimi o x'den yana kullandım hep.

Neyse ki çok başıma gelmedi bu tercih meselesi. Bundan sonra tekrarı olursa da seçimlerim yine aynı doğrultuda olur sanırım. Ailem beni böyle bi duruma sokmadıkları sürece ki onlar da sokmaz zaten.

Çünkü böylesine keskin bir tercih vermeye zorluyosa bir insan, kesinlikle anlayışsızdır. En azından bana karşı anlayışsızdır benden böyle bir tercih yapmamı beklediği için. Tüm uzlaşı yollarını kapamıştır.

Şapşal

Yeşimcim, hayatıma renk katıyorsun

Y (12:09):sapsalcim
Y (12:09):orda misin
Y (12:09):ben caddeye gidicem
Y (12:09):gelsene dicektim
Y (12:10):ama bana ulasamazsin ki
Y (12:10):telefonumu unutmusum muzeyyende

20090307

Kıskançlık

Takip ettiğim bloglara eklenen yeni postları okurken postun yazılma zamanı gece yarısından çok sonra, sabaha karşı falansa o blog sahibini kıskanıyorum benim mecburen uykuda olduğum zamanlar kendisi uyanık olma lüksüne sahip olduğu için.

Gece yarısından sonra uyanık kalıp oturmayı çok severim.
Kalabalığı, karmaşayı da severim aslında. Işığı, aydınlığı severim.

Ama neden bilmiyorum, sanırım daha bi bana ait gibi geliyor gece yarısından sabaha kadar geçirdiğim saatler.

İstisna mekanları saymazsak etrafta pek kimse olmaz. Kuş sesi, rüzgar sesi gibi doğaya ait sesler baskın olur sabah duyduğun motorlu taşıt ve insan seslerinin aksine.
O süreyi kendinden başka pek kimseyle paylaş(a)mazsın.

Sanırım o yüzden.

Posta Kodu

Posta kodu gönderinin adrese daha kolay ulaşmasını sağlar vs. denir ya. Sanırım yok öyle birşey. Şirketin posta kodunu bilmiyorum ve bi türlü de öğrenme zahmetine girmiyorum.

Yurtdışından bir gönderi geleceği zaman da kurye şirketleri, ki özellikle DHL, inatla posta kodumuzu sorduruyor. Ben de herseferinde birbirine yakın ama farklı posta kodları atıyorum kafadan. Gecikmesiz, sorunsuz ulaşıyor gönderi bana.

Posta kodunuzu bilmiyorsanız ama yazmanız gerekiyorsa stres olmayın yani. Atın kafadan.

20090306

Batmaya Mahkum Firma İsimleri v. 1.0

- Karga Kılavuz Hizmetleri Ltd. Şti.

Fan Club

Facebook ya da başka bir platformda "xyz fun club" gibisinden gruplar oluşturan şuursuz insanların dünyanın en gerzek insanları kategorisinde çok üst sıralarda yer aldığını düşünüyorum.

Beceremiyorsanız kullanmayın İngilizce falan.

20090304

News Feed

Buro was tagged in a life

20090303

Sultans of Swing

Akşam eve dönerken radyodan kulağıma geliverince ne iş stresi, ne de günün yorgunluğu kaldı eve gidince yüzleşeceğim.

Aklıma Ankara günleri gelince gülümsedim. Bir kısmı -Zodiac'ta olmadıkları zaman- şurda ikamet eden Ankara Tayfası'nın hepsini teker teker özlediğimi farkettim. Daha eskileri düşünmeyeyim bile.

Şarkı çabuk bitti. Yol da.

Yeşil de fena durmadı.

20090302

Telefon

Evdeyken telefonda konuştuğum zamanlar oturduğum yere alabildiğine yayılmama karşın
iş yerinde telefonda konuştuğum zamanlar masamdan kalkıp odada gezindiğimi farkettim.

20090228

Speed test

Sıradaki sitemiz klavye hızını denemek isteyenler için geliyor;

http://speedtest.10-fast-fingers.com/

Futbol Takımı Tutan Kızlar

Sağda solda, arkadaş çevremde vs. gözlemlediğim kadarıyla kızların çoğu takım tutma işini cidden abartıyorlar. Genelde erkeklerin ilgilendiği bi spor ya şimdi futbol. Takım tutan kızlar da o erkek egemen taraftar kitlesi içinde kendilerine yer bulmak, kendilerinin de takım tutup futbol hakkında yorum yapabileceğini göstermek için olsa gerek, takım tuttuklarını belli etmek için ellerinden geleni yapıyorlar.

Çeşitli ortamlarda görüyorum sıkça. Birçok kez tuttuğu takımın formasıyla poz vermiş kızlara rasladım mesela facebookta falan. Onu geçtim, forumlarda vs. Merve1907, GS_Şebnem falan gibi abuk nickler seçen bir çok kız var.

Ki bu şekilde davranan arkadaşlarım da var ne yazık ki. Düşünsene lan ben seni tuttuğun takımla hatırlayacağım, ismin geçtiğinde hemen ardından tuttuğun takım geçecek aklımdan.

Ne kötü bir şey. Bir insanla beraber hatırlanacak özellikler arasında en son sıralarda gelmeli bence tuttuğu takım.

Eminim tuttuğu takımın formasıyla fotoğraf çektiren, nickini takımını belli eder şekilde seçen hatunların oranı takım tutup aynı şeyi yapan erkeklere göre çok daha yüksektir.

Misal 2 gün önce Bordeux'u eledi ya Galatasaray. Msn iletilerine "ooo nası koyduk bordoya", "CİMBOMBOOOM" falan yazan insanlar da hep kızlar.

Gözümde nasıl yapay duruyor anlatamam. Çoğu kızın futbol yorumunun "nasıl koyduk" dan öteye gittiğini görmedim hiç. Sorsan ofsaytın ne olduğunu bilmiyorlardır cidden.

Tamam futbol izlemesi keyif veren bir spor, izleyin tabi ama fenerbahçe ya da galatasarayı hayatınızın aşkı sanmayın lütfen.

Kızlar, futbol bir yaşam biçimi falan değil abartmayın.

20090226

Hamsi

Karadenizlilerin herşeye hamsiyi karıştırma huyları bana baygınlık veriyor. Şimdi bir kanalın ana haber bülteninde "Karadeniz Günü" gibi bir organizasyondan görüntüler var. Hamsi döner yapmış adamlar. Hadi neyse kabullenilebilir birşey bu.

Bu yetmemiş, hamsili tart, hamsili baklava, hamsili ayva tatlısı falan yapmış sevgili karadenizliler. Böyle "Hamsili x" yemeklerini daha önce de duymuştum zaten.

"Hamsi her yiyeceğe adapte edilebilir" gibi bir inatları var sanırım sevgili karadenizlilerin.
E hamsiyi alakalı alakasız herşeyin içine koyabilirsin tabi, adı da "hamsili x" olur. Marifet değil ki bu.

Burda marifet olan sırf kendileri yaptıkları için kendilerini hamsili baklavanın lezzetli olduğuna inandırmaları sanırım.

Afyonlu olarak her yemeğe sucuk koymam gibi birşey sanırım bu.


Sucuk suşisi yaptım, yer misin?

20090224

Ankara'nın En Güzel Yanı

Kişisel ve haliyle tamamen keyfi insan sınıflandırma kriterlerim arasında, tanıdığım bir insanın isminin yanına "Mümkünse bir daha görüşmeyelim" notu düşmeme sebep olacak ender davranışlardan biri de o insanın başlığımızdaki geyiği yapmış olmasıdır. Ayrıca bu cümle düşük mü oldu emin değilim.

Daha önce kesin yazmışımdır biryerlere. Yahya Kemal bu lafının ağızlara bu şekilde sakız olacağını bilse söylemeden önce bir kez daha düşünürdü eminim.

Ve ne yazık ki hala bu geyiği yapabilecek kadar çapsız insanlar var.

-Ayyy daha önce Ankara'da mı yaşıyordun? Bence Ankara'nın en güzel yanı İstanbul'a dönüşü ekiki

Aman ne kadar orjinal bi tespit yaptın.

Hayır Ankara'yı sevmemen Ankara'nın hiç umrunda olmaz muhtemelen. Zaten İstanbul'da yaşayıp Ankara'yı seven sadece 4-5 insan var tanıdığım. Onlar da ben orda yaşadım diye sevmişlerdi zamanında:p

Yani öyle diyerek kendini daha sıradan bi hale sokuyorsun farkında değilsin.

Bu lafı edenler çok büyük olasılıkla "İstanbul yaşanacak şehir değil, ama ben İstanbul'dan vazgeçemiyorum. Bu telaş, kaos olmadan yaşayamam" vs. cümleler de kurmuşlardır daha önce.

Bu cümleleri kuran insanları da hep 25 yaşında ipsiz sapsız serseri çocuğa aşık olan 35 yaşına gelmiş kariyer sahibi hatunlara benzetirim.

"O serseri tavırlarınla tavladın beni" gibisinden.

TSM

Çeşitli TV programlarında, ki bunlar genelde TRT kanallarında yayınlanıyor, toplu halde şarkı söyleyen Türk sanat müziği sanatçılarının etrafa gülücük dağıtma azmini cidden takdir ediyorum. An itibariyle bu insanlar "Kızılcıklar oldu mu, selelere doldu mu?" derken o kadar neşeliler ki sanırsın hepsinin yüzer dönüm kızılcık tarlası/bahçesi var, "Oh oh bu sene kızılcık iyi para yaptı köşeyi döndük" diye geçiriyorlar içlerinden şarkı söylerken.

Hani TRT bünyesindeki sanatçılar fazlasıyla ciddi olur, baston yutmuş gibi dururlardı ya şarkı söylerken. İmaj düzeltme, çağa ayak uydurma çabasından olsa gerek; "Koyverin gitsin" demiş sanırım TRT yönetimi bunlara. Bunlar da şarkı söylemedikleri her an gülüyorlar. Es=Gül olmuş bi nevi. Gerçi şarkı söylerken de gülüyorlar.

Giyimlerine falan da yansımış. Rengarenk giyiniyor bayanlar artık. Güzel birşey tabi.

Yakında aralarından Yıldız Tilbe insanı gibi dansedenleri çıkarsa şaşmam.

Bi de Yıldız Tilbe ütü masası gibi. Kendi üzerine katlanabiliyor dansederken.

Son olarak, şuan izlediğim ve bana bunları yazdıran programın adı Akşam Sefası. Saat şuan 22:05.

ppt

20090216

Yol Tarifi

Birisinin bana yol tarif etmesi hiç hoşuma gitmiyor ama ne yazık ki bu durum sıklıkla başıma geliyor.

Ben zaten bildiğim yolda bile kaptırıp gitmeye meyleden bi insanım. Böyle yol dümdüz devam ederken hiç dikkat etmem, bilsem de kaçırırım bazen dönmem gereken yerleri. Bir de giderken sağa sola dikkat etme alışkanlığım yok. Sanırım Ankara'dan geliyor bu dikkat etmeme alışkanlığı. Orda dikkat etmeye pek gerek kalmaz, çoğu yeri zaten bilirsin.

Ama burda önünden 5 kez geçtiğim halde nerde olduğunu kestiremediğim çok yer var. Ya da önünden 5 kez geçtiğim halde orda olduğunu farketmediğim çok yer var diyelim. Geyşa'yı (GPS Cihazım) edinmemin sebebi de bu zaten.

Her ortamda da dile getiriyorum bu durumu. Hele bana yol tarif etmesi muhtemel biriyse birkaç kez dile getiriyorum ki benden ümidi kessin, yol tarif etmeye falan uğraşmasın.

Ama birisi bana yol tarif edecekse ben bilmiyorum dedikçe başlıyor uzun uzun anlatmaya. Diyorum sen bana cadde ve sokak adı ver. Versin ki Geyşa'ya yazayım, şak diye çıksın. İnatla "yok ama çok kolay" diyorlar. Geyşa'ya net bilgi verince daha kolay olacağına kimseyi inandıramadım şimdiye kadar.

"Nispetiye caddesinde D&R var ya onu geç", "Minibüs Caddesi'nden yukarı doğru çıkarken..." diye başlıyorlar direk. Ya minibüs caddesinin yukarısı hangi taraf oluyor ondan emin değilim ben. Minibüs caddesinin o hep kullandığım cadde olduğunu bile yenilerde öğrenmişim zaten.

-Göztepe benzinliği biliyorsun di mi?
-Hayır
-Bak ona gelmeden hemen önce de Zara var?
-Bilmiyorum ki...

üçüncü bilmiyorumdan sonra baktım muhabbet aynen devam ediyor, biliyorum demeye başlıyorum bilmediğim yerlere bile.
Karşı taraf adresi tarif edip rahatlıyor. Ben o arada "nolur nolmaz sen sokak ismi de ver" diyorum. Karşımdaki adres tarifi vermekten yeterince haz aldıysa sokak adını söylüyor lütfedip. İşim kolaylaşıyor o zaman.
Bazısı onu bile söylemiyor. "Yok sen şuraya (o biliyorum dediğim ama bilmediğim yerlerden biri) geldikten sonra ararsın ordan tekrar tarif ederim" falan diyor. İçimden "Eh, bekler durursun" diyip çıkıyorum ben de yola napayım.

Bizim insanımızda mı büyük bir yol tarif etme aşkı var, yoksa bende mi bi ranger tipi var da insanlar bilmediğimi söylediğim halde yolu bulabileceğimi düşünüyor anlamadım.

Market Arabası

Alışveriş için markete gittiğimde "Nasılolsa cola sigara ekmek falan alırım, alışveriş sepetine gerek yok" diye düşünür elim boş girerim genelde içeri.

Zaten alışveriş sepetlerini çok sevmiyorum. Kimi tam ortadan tek tutacağa sahip oluyor ki bu sepetleri kullanırken aldıklarını sepetin iki tarafına büyük bir özenle dengelemen gerekiyor sepet devrilmesin diye.

"2 Colayla cipsleri bi tarafa yerleştireyim. Hıh meyve suyuyla sodayı da diğer tarafa koyarsam dengelenir. Aah düşüyor"

diye uğraştırıyor insanı. Bi kısmı da ortadan değil de, tutunca ikizkenar üçgen oluşmasını sağlayacak 2 tutacağa sahip oluyor bu sepetlerin. onları da taşıması hiç rahat değil.

Ergonomik alışveriş sepetlerinin sayısı cidden çok az. Sırf bu yüzden bile insan market tercihini değiştirebilir.

Alışveriş arabalarınından daha fazla kaçınıyorum. Nedense market arabasını ittire ittire giderken 2 çocuk sahibi çekirdek aile babası gibi hissediyorum kendimi ki böyle bir konuma gelmeme nerden baksan 10 yıl olduğunu düşünürsek benim açımdan pek hoş bir hissiyat değil şuan bu.

Bir de arabasını raf aralarında tam ortaya bırakıp gözlerini dike dike raflardaki deterjanların fiyat/performans analizini yapan teyzeler falan var. Sende de market arabası varsa hayatta geçemiyorsun ordan. "Pardon geçebilir miyim?" diye sorsan kadının hesabı karışacak yanlışlıkla ace yerine acep çamaşır suyu falan alacak, yazık.
Kadının alışveriş arabasını kendininkiyle ittirip yol açmaya çalışsan kadın birden farkedip atmaca gibi dikiveriyor gözlerini sana. Sanki arabasını alıp kaçmaya çalışıyormuşsun gibi. "Alsam nolcak, sen daha onların parasını bile ödemedin naber" diyesim geliyor ama diyemiyorum. O kadar raf dolaşıp toplamış o ürünleri. Emeğe saygı.

Bi de bu market arabaları otomobillerden sonra en fazla kilometre yapan 4 tekerli araçlar mıymış neymiş. Geçen yıl Discovery'de mi National Geographic'de mi ne dönerdi bu bilgi sürekli. Ne kadar muallak bi bilgi verdim di mi? Ne bilgi kesin ne de kaynağı.

O yüzden en temizi ne sepete ne arabaya bulaşmadan elini kolunu sallaya sallaya girmek markete. Ama işte sadece cola almak için girdiğim marketten sadece colayla çıkamıyorum ne yazık ki. "Aa cips alayım." "A aa meyveli yoğurt da alayım" derken ellerim doldukça doluyor, taşıma kapasitesini aşıyor. Kasaya gidene kadar binbir akrobatik hareket sergilemem gerekiyor. Bi jonglör edasıyla cola şişesini havaya atarken meyve suyu kutusunu yakalayarak yürüyesim geliyor.

Geçen hafta da öyle oldu markette. Birsürü kırtasiye zımbırtısı alınca aldıklarımı taşıyacak yerim kalmadı. Baktım olmayacak bi sepet bulayım dedim ama kasalar da çok uzakta. Zaten genelde marketin girişine, kasaların dışına koyuyorlar sepetleri, arabaları. alışveriş sırasında sepet edinmeye karar verince işim çok zor oluyor.

Neyse işte bakındım sağda solda boş sepet var mı diye ama bi türlü bulamadım. Sonra bi ara gözüme temizlik reyonundaki viledalar ilişti.
Ulan dedim o sepetse bu viledalarınki de kova. Doldurayım elimdekileri kovanın içine. En kötü ihtimalle kasaya geldiğimde viledayı almaktan vazgeçmiş gibi yapar bırakırım bi kenara. Neyse sonra boş bi sepet buldum da gerek kalmadı vileda macerasına.

Yalnız yazıya niye başlamıştım onu hatırlamıyorum şimdi. O yüzden bağlayamayacağım sonucu.